
Çok
zayıflamış, saçları uzamış, yorgun ve uykusuz görünüyordu. Sigarayı da ısrarla
içiyordu. İmrendiriciydi içiş biçimi; ama ona uymadım. Yine hayatı bir oyun
gibi yaşadığını anlatıyor ve bu defa yalnız gözleriyle değil diliyle de aslında
onu ne kadar ciddiye alarak yaşadığını bana itiraf ediyordu. Fakat olmuyordu; yaşamı
gereği gibi yaşayamadığını söyledi. Gereğinin ne olduğunu bilmediğini de
ekledi. Bu haliyle bir arayış romanı kahramanına benziyordu. Çok çalışıyormuş,
düşünmemek için. Hiç değişmediğini aslında onun hep böyle olduğunu hatırladım.
O değil ben değişmiştim. Bir zamanlar ona iyimserliği olumlayıp dururdum. Şimdi
giderek ona benzediğimi ve ona benzemekten kaçışımın olmadığını kalbimin
derinliklerinde duydum. Beckhet’in “Aşksız İlişkiler” romanındaki ana kahramanı
lisede nasıl yadsıdığım, otuzumda ise aynı kahramanı nasıl tanıdık ve anlaşılır
bulduğum aklıma düştü. Onu az görüyorum. Fakat yılda belki birkaç kez gördüğüm
arkadaşım Xtvk'nin giderek bir dosta dönüştüğünü anlıyordum. Demek ki süreç
böyle işliyormuş. Arkadaşımızın yadsıdığımız hiçbir yanı kalmayıp, en sert
insanlık halleri bile sıcak bir çikolata kıvamında göz hizamıza yayılıveriyorsa
o artık dostumuz oluyormuş.
Onu
kaç kahramana devşirdiğimi düşündüm. Kendime sorduğum bu soruyu çabucak
yanıtladım. “İki kere. Evet tam iki kere yaptım bunu Xtvk!” dedim. Şaşkındı.
“Sahi mi söylüyorsun? Gönder bana onları, okumak istiyorum!” dedi. Yüzünde
muziplik ama bu işlerin hiç de umurunda olmadığı bir vurdumduymazlık esiyordu. “ Sana güvenmiyorum. Okumazsın bile
göndereceklerimi. O yüzden birini anlatacağım sana. Hemen şimdi, "dedim.
Anlattığım kahramanın kendisine hiç benzemediğini düşündü belki, bilemiyorum.
Zaten hiç önemli değildi. Eğer bir kurgunun içinde kişiliğini devşirdiğim biri
varsa ya da bunu yaptığımı sonradan da olsa anlarsam gidip ona söyleme gereği
duyardım. Bir tür vicdan azabıydı duyumsadığım galiba, belki de bir tür özür ya
da teşekkür etme ihtiyacı. Başka yerlere bakarak dinledi beni. Dinlerken bir
çizgi film kahramanı gibi elleriyle yüzünü ovuşturup durdu. Sanki ellerini yüzünden
çektiğinde bambaşka bir yüzle çıkacaktı karşıma. Ama olmadı. Uzun süre yaptığı
bu hareketin sonunda ellerini masanın üzerine bıraktı ve Xtvk aynı çukur
yanakları ve küçük siyah gözleriyle karşımda belirdi. İçime bir kurt düştü! Ya
bir gün gerçekten hep yaptığı bu numara tutarsa? Bir gün bambaşka biri yaparsa
kendini? Mesela daha olgun, mevki meraklısı, akıl hocası ya da kendine hiç soru
sormadığı için son derece kontrollü yaşayan biri? Düşüncesi bile korkunçtu.
Elinde
hep küçük bir kitap olurdu Xtvk’nin. Bazen kalın bir tane. Haftalarca aynı
kitapla gezdiği zamanları bilirdim. Kimsenin ne düşündüğünü önemsemez, bir
kitabı bir türlü bitiremediği izlenimini çürütecek hiçbir şey yapmazdı. Ondan
öğrenmiş olabilirim bazı kitapları telaşsızca bitirmeyi. Bir kitabı yavaş
okumanın erdemli bir davranış olacağını birilerine öğütleyebilmemin sebebi de
belki odur. Şimdi elinde bir kitap yoktu. Belki de soğuk havalarda yaptığı gibi
montunun cebine koymuştur.
Bundan
sonra ikimizin de yine çok yoğun olacağını ve bu yüzden kısa vadede
görüşülebilecek tek günün bu gün olduğunu kararlaştırmıştık. Şimdi çok önemli
şeyleri konuşmalıydık. Çoğu diğer insan gibi konuşacak önemli hayat
gailelerimiz yoktu. Ya da yeterince
önemli bulmuyorduk onları. Başka birileri için oldukça trajik ya da komik
olabilecek bir dolu ‘önemli’ yaşanmış şey vardı hayatımızda. Bunların hepsini
atladık; başkalarına da anlatılabilirdik. Şimdi daha önemli şeyleri
konuşmalıydık, sadece ikimiz için önemli
olabilecek şeyleri.
Yazmak
için neyi beklediğini sordum. “Bilmiyorum.” dedi. Bu da onun için önemli
değildi. Ben bu işe kafa yorduğum için benimle hep alay ederdi. Yıllardır
yazdığını, ama kimselere okutmadığını oracıkta öğrendim; biraz anlattı. Öyle
dudağının ucundan dökerek anlattı; telaşlı değildi benim gibi. Anlattıklarını
fil kulağıyla dinliyordum. Çünkü anlatıcı solgun, puslu, kısık, yorgun bir sesi
kullanıyordu, dikkatim dağılmamalıydı. Kalabalık caddenin gürültüsünde dalga
dalga yayılan Xtvk’nin kurgu parçacıkları beni heyecanlandırdı. Çok ilginçti duyduklarım.
Onu daha sık görmek istediğimi düşündüm.
Birden çok kurgu kahramanına dönüşebilen
üstelik kahraman yaratabilen çok kişi yoktu etrafımda. Bu yersiz bir istekti. Asla sık
görüşemeyecektik. Biz kendi
defterlerimizi kendi kendimize doldurup aklımıza düştüğünde buluşup birbirimize
defterlerimizden alıntılar yaparak birkaç saat geçirecektik, hepsi bu.
Xtvk
gitti. Ben onun gittiği yönün ters istikametindeki kalabalık bir caddeye
yürüdüm. Her yanda arabalar ve onların korna sesleri, motor sesleri vardı. Güzel
bir kalabalık değildi kulağımda çınlayan! Sonra benden başka kimsenin olmadığı
bir kaldırımda yürüdüm. Ayak seslerimi dinledim. Usulca baharın geldiğini
sezdim.
Xtvk
şimdi çoktan gitmesi gereken yere gitmiş ve düşünmemek için çalışmaya
başlamıştır bile. Eve yorgun dönecek ve belki tam da istediği biçimde, insan
ruhunu karmakarışık eden yerli yersiz şeyleri ‘düşünmeden’ bir gün geçirmeyi
başaracaktı. Bense eve vardığımda o gün
kendimi unutacak kadar çalışmayı bir kenara bırakıp insan ruhunu karmakarışık
eden yerli yersiz şeyleri düşünmeyi seçecektim. Ne de olsa bir arkadaşlığı
dostluğa çevirmiş, kendi ayak seslerimi genişçe bir kaldırımda duyabilmenin
coşkusunu nefesimde taşımıştım.
Resim: Van Gogh "Terrasse-de Cafe"