Suyun, taşın, pencerenin, kuşun, masanın, annenin sesi...
Dünya seslerle dolu! Yerden göğe
uzananan ve büyüyen, gökten yere dökülmeye ve düşmeye eğilimli nesneleri,
canlıları taşımaya devam ediyor dünya.
Mevsimlerin nasıl değiştiğini, kıtaların ne büyük bir gürültüyle ayrıldığını bir şelalenin yanında durduğumuzda
ya da gök gürlediğinde anlayabiliyoruz.
Gürültülüdür yerkabuğu!

“Bu duvarın arkasındaki ses de
ne?”
“Kim o kapıdaki?”
“Kutunun içinde ne tıkırdıyor?”
Kulağımızı dayarız duvara, kapıya, kutuya; sesi duymak için... Gelen, garip bir ses ise korkup heyecanlanırız. Tanıdık gelirse rahatlarız.
Hiç ses gelmezse, o zaman fena!
Çocukken arkasını açtığınız radyoları düşünün. Pilli bebeğin sırtındaki
kapağı zorlamayanınız yoktur!
İnsan meraklıdır; her sesin ardından büyülenmiş gibi gider:
“O da ne?”
“O ses de neydi öyle?”
Anish Kapoor bize büyülü nesneler yapmış. Seslerin ardına düşme
tutkumuzu büyütmüş... Doğrusu, insanın meraklı oluşu kendisinin pek işine yaradı. Bilimde dünyanın
sırları yer kabuğunun homurtularıyla, başlara düşen elmaların sesiyle,
deliklerden gelen çıtırtıların ilhamıyla çözülüyor hala.