Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2013 Pazartesi

TANPINAR ROMANCILIĞI: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ




Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet sonrası edebiyat tarihçiliğimizin kurucusudur diyebiliriz. Özellikle divan edebiyatı; Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi edebiyatımızın şair ve yazarlarına nesnel bir gözle bakabilmemiz adına önemli  bakış açıları geliştirmiştir. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, akademik bakımdan henüz aşılamamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar her şeyden önce ufuk açıcı bir akademisyendir. Bence en önemli yanı da budur. Ne şiiri ne romanı ne de öyküsü bu yönünün önüne çıkabilmiştir. Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde olup bitenleri, gerçekleşen sanat hareketlerini derin bir edebiyat, toplumbilim ve güzel sanatlar bilgisiyle yorumlamıştır.

Tanpınar’ın şairliği, istediği ölçüde gelişememiştir. Bunun nedenini onun günlüklerinde bulabiliriz. Hilmi Yavuz “Okuma Biçimleri”nde Tanpınar’ın Yahya Kemal’i bir baba olarak gördüğünden söz eder. Oysa her şair babası gibi gördüğü “büyük şair”i aşmak için onun gölgesinden çıkmalıdır. Tanpınar, bu gölgeden çıkamamış; şiirde dilediği sıçrayışı yakalayamamıştır. Şairliğin doğasında, rakip kabul etmeme vardır; hatta divan şiirinde “rakip” meselesi her zaman gündemdeki yerini korur. Şair ne diğer şairleri ne de aşık olduğu sevgiliye aşık diğer kişileri hoş görür. Tanpınar, Yahya Kemal’i hem baba hem aşılmaz bir rakip olarak algılamıştır.

Tanpınar, akademisyenliğinin yanı sıra öykü ve roman yazarıdır. Ben öykücülüğünün, romancılığından daha değerli olduğunu düşünürüm. Bunun temel nedeni Tanpınar’ın romanlarında bir takım “teknik” eksikler olmasıdır .
 Roman türünden beklediğimiz birtakım öğeler vardır. Bu öğelerden ilki karakterdir. Romanda, tiyatroda olmasını yadırgamadığımız tip kavramının romanda olmaması gerekir. En azından baş kişiler karakter düzeyinde olmalıdır. Tanpınar ise kişilerini tipleştirir. Örneğin Huzur romanındaki kişiler belirli düşünceleri üstlenmiş insanlardır: Doğucu, Batıcı, liberal, sosyalist, materyalist gibi… Romanda aradığımız bir diğer öğe yine karaktere bağlı olarak geliştirilen nesnel, yani evrensel bakış açısıdır. Ne de olsa romanlar, tüm insanlar insan için yazılır. Bu nedenle Balzac’ı, Kafka’yı ya da Woolf’u yadırgamayız. Bu tür yazarların romanlarındaki karakterler, her kültürdeki insanın kendine benzer yanlar bulabileceği nitelikler taşır. Oğuz Atay’ın Tutunamanlar romanındaki ana kişiler karakter düzeyindedir. Turgut Özben'in neden değiştiğinin yanıtı da Selim Işık’ın neden intihar ettiğinin yanıtı da romanda gizlidir. Onlar yaşayan, gerçek insanlara benzerler. Huzur’da ise kişiler sürekli dünya meselelerini düşünen, ülkenin ya da dünyanın kurtulması için tezler üreten ve bu tezleri tartışan insanlardır. Üstelik bu kişiler genellikle erkektir. Tanpınar’ın romanındaki kadınlar çoğunlukla aşık olunan, ulaşılmaz tiplerdir. Saattleri Ayarlama Enstitüsü romanı da Huzur’dan farklı değildir; hatta Huzur romanında olduğundan çok daha fazla tip yaratılmıştır bu romanda. Romanın baş kişileri Hayri İrdal ve Halit Ayarcı, toplumun, farklı ekonomik koşulların yahut politik güçlerin yönlendirdiği insanlardır. Kişilerden biri güçlü, öteki zayıftır. Her ikisi de kapalı karakterdir. Tesadüflere, yönlendirmelere çabuk teslim olurlar.  Yazgı onlar için neyi öngörüyorsa onu yaşarlar; yaşamlarında yarattıkları değişikler okura inandırıcı gelmez.
Tanpınar romanlarında Doğu-Batı çatışması üzerine tezler geliştirir. Oysa roman tez taşımamalıdır. Bizim edebiyatımızda Doğu-Batı çatışmanın niçin bu kadar çok ele alındığından çok bunun nasıl gerçekleştirildiğinden söz etmeliyiz. Rus edebiyatında da aynı çatışma  ele alınır; ama bu çatışmaya genellikle insan hikayeleri üzerinden açıklık getirilir. Örneğin Anna Karenina romanında sanayileşme devriminden uzak duramayan Rusya anlatılsa da biz en çok Anna’yı tanırız ve bizi en çok o ilgilendirir. Dostoyevski’nin 1800’lerde yazdığı Yeraltından Notlar’da da aynı durum söz konusudur. Batı tipi yaşantının sızdığı Rusya’da yalnızlaşan ve açmazlara düşen bir aydın anlatılır Yeraltından Notlar’da; fakat biz tezden çok romanın ana karakterinin yaşadığı sıkıntılara dikkat kesiliriz. Ne yeyip içtiği, kimlerle görüştüğü, gündelik yaşamını nelerin çevrelediğine odaklanırız.

Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bürokrasiyi, kurumsallaşmayı anlayamayan insanlarımızı anlatır.Yolsuzluğa, adam kayırmacılığa dikkat çeker ancak ortada gündelik yaşamını gördüğümüz karakterler yoktur. Onun kişileri sanki yemek yemez, uyumaz,hiç aylaklık etmezler. Onun kişileri dünya meselelerinden başka bir şey düşünemeyen; aşkı bile bir ödev gibi yaşarlar.
Edebiyat yararcı, eğitici ya da yönlendirici olarak betimlenmemelidir. Edebiyat tıpkı resmi gibi müzik gibi bir sanattır. Romanda tez olmaz bu yüzden. Saatleri Ayarlama Enstitüsü; aydın, edebiyatı ve toplumu çok iyi bilen Tanpınar’ın romanıdır. Fakat bu nitelikleri bile onu, gerçeğe yakın insan hikayesi yazan bir yazar yapmaya yetmez.

Not. Bu yazı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerine gerçekleştirilen bir proje için benimle gerçekleştirilen bir video röportaj kaydından derlenmiştir.



31 Ocak 2010 Pazar

Tanpınar'ı yıllar sonra dinlerken...


Üniversite yıllarında hocalarımızdan en sık duyduğumuz değerlendirmelerden biri Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çağdaş Türk edebiyatının ruhu olduğudur. Edebiyatı büyük bir aşkla sevdiğini ve bütün öğrenmelerini ona çevirdiğini öğrenmiştik. Resmi, müziği, tarihi, sosyolojiyi, doğabilimlerini, her şeyi...Üniversite yılları bitip de kendi okumalarımı özgürce yapabilme şansını elde ettiğimde bambaşka adlarla tanışacağımı, kim bilir daha ne kadar "deli" ne kadar "çalışkan" ne kadar "derin" ve ne kadar "mütevazı" yazar tanıyabileceğimi düşlemiştim. Türk edebiyatının ve Dünya edebiyatının elbette onun kadar değerli bir çok yazarını kendi iz sürmelerimle bulup tanıdım ve sevdim. FakatTanpınar'ın, o insanı hiç rahatsız etmeyen "her şeyi bilen ve duyan adam" halini hiçbir yazar veya şairde bulamadım. Bu son derece kişiye özgü kararımın hiç değişmeyeceğini de dün anladım.
Mustafa Şerif Onaran ve Rüştü Asyalı'nın hazırlayıp sunduğu Milli Kütüphane binasında yapılan "Şiir Günleri" ne olabildiğince katılırım. Asla çok fazla kalabalık olmayan, "şiir sevmeyen insanlar"ın çoğu kez arka sıraların ıssız bıraktığı bir salonda "Doğumunun 109. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar"ı dinlemeye gittim.  Şiir konuşan insanların daima ilgili,özenli ve saygılı tutumuyla bir saat Tanpınar konuşuldu. Konuklar arasında onu tanıyanlar da vardı. Onu tanıma şansına erişenler, onunla ilgili anılarını anlattılar. Beni sarsan, tam da bu anılardı. Hiçbir kitabın kolay kolay izini sürüp yazamayacağı sahicilikteki anılar. Neler mi gizliydi bu anılarda? Roman ve şiirlerindeki düzen duygusunun onun yaşamında hiç olamayışı; kendisinden övgüyle söz edenlere gösterdiği tevazu, çalışmak ve okumaktan yaşamla bağını pamuk ipliğine bağlayışı; dünyayla sanki ilgisiz sandığınız bu adamın zamana, ölüme ve yaşamın güzelliğine ilişkin hayret verici derinlikteki kanıları...
Bir şey daha: Yazarlık ya da şairlik, statüye dönüşmüyor Tanpınar gibilerde. Yüzyüze tanışamadığımız bu sivri adamların kitaplarını okuyunca biz onları zamanının en ulaşımaz adamları sanıyoruz. Oysa Dostoyevski, Kafka, Sartre gibi Tanpınar da aslında ulaşılmaz bir statü uğruna yazı yazmış değil. Yazmaktan başka çareleri olmadığı için yazdılar onlar, bir tür var oluştu yazma halleri. Ve var oluşlarını öylesine ciddiye alıyorlardı ki tek satırlık sözlerine bile özensizliği koymadılar.
Herkes yazıyor herkes yazarım şairim diye geziyor, diye sesleniyordu bir köşe yazarı! İtirazım yok bu duruma! Çağ iletişim çağı; yazı da en güzel iletişim yolu. Ama iyi kitaplar okunmadan iyi kitaplar yazılamayacağı unutullmamalı... Tanpınar'ın bu şiir gününde bana uzanan bir anısını aktarark yazımı bitiriyorum:
Tanpınar'ı çok seven bir üniversite öğrencisi, Tanpınar'la tanışır; onu evinde ziyarete gelir. Genç adam, Aile dergisinde yayımlandığı günden beri defalarca okuduğu ve etkisinden kurtulamadığı ve epeyce uzun (100 dize) bir şiir olan "Eşik" şiirini, Tanpınar'a ezberden okumaya başlar. Şair, yazar ve üniversite hocası Ahmet Hamdi, hayretle öğrenciyi dinler. Şiirin okunması bittiğinde genç öğrenciye şöyle söyler:
"Beni bırak. Bırak beni. Git Rilke'yi oku."
Not:Ahmet Hamdi Tanpınar, kendi şiirini Fransız şiirinden özellikle Rilke'den etkilenerek oluşturduğunu yazılarında ve mektuplarında da sık sık söyler.

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...