roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2020 Cumartesi

AŞK MI ÖZGÜRLÜK MÜ DAHA GÜZEL? AYLA KUTLU/HOŞÇA KAL UMUT

Bu yazı daha önce Roman Kahramanları dergisinin 2020/42. sayısında yayımlanmıştır. 

 Tamar Kvesitadze: Man and Woman (Kinestetik Heykel-Gürcistan-Batum) 


Aşk, olumsuz koşulların geçmesini beklemez, ansızın çıkıp gelebilir. Zorlukların ürettiği aşk genellikle trajik bir öykü halinde yaşanır ve biter. Bu yüzden, çoğu kez sanatsal bir düzlemde anlamak istediğimiz aşkın niteliğini bazen sosyal psikoloji ve tarihsel koşullarla açıklamak zorunda kalabiliriz. Bu yazıda, Ayla Kutlu’nun Hoşça Kal Umut romanını da işte bu açıdan yorumlayacağız. 


12 Eylül 1980 Darbesi ve ardından yaşanan yıllar, Türkiye’de düş kırıklıkları sağanağı altında geçmiştir. Hakikatin peşinde olan roman, bu döneme kayıtsız kalmamıştır. Bu dönemin etkilerini, romanlardan anlamak mümkündür. Aşk umut ister ama 1980’leri anlatan romanlarda bu umudu bulmak kolay değil. Ne de olsa bu yıllarda, çok sayıda insanın ümitleri, kişisel yaşamlarını etkileyecek kadar tükenmiştir. Edebiyatımız da bu iklimden payına düşeni almıştır. Ne Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır”ı ne Bilge Karasu’nun “Gece”si ne de Orhan Pamuk Sessiz Ev’i yüreklerimize su serper. Bu romanların iklimi puslu, hüzünlü ve endişe vericidir. 

1980 Türkiye’sini anlatan sembolik yapıtlardan biri Ayla Kutlu’nun “Hoşça Kal Umut” romanıdır. İyi eğitimli, varlıklı bir kadın olan Aygüz’ün kendinden on yaş küçük devrimci bir genç adama, Oruç’a duyduğu aşkı anlatıyor bu roman. 1971 olayları sırasında, on dokuz yaşındayken müebbet hapse mahkûm edilmiş olan Oruç, sekiz yıl cezaevinde yattıktan sonra infaz yasasından yararlanarak hapisten çıkıyor. Kurumlar arasında çıkan yorum farkı sonucu, mahkumların cezaevlerine geri alınmaları için yakalama kararı çıkarılıyor. Dışarıdaki yaşama alışmaya başlayan Oruç cezaevine dönmek istemiyor. Üstelik o, yaşamak için kendine yeni bir umut bulmuştur: Aygüz. Cezaevinden çıktıktan sonra Aygüz’le aralarında başlayan aşk ilişkisi onu hem korkutur hem onun tek sığınağı olur.

Aygüz’le yolları kesişmeden önce Oruç, ilkin ailesine ve sonra arkadaşlarına gider. Ailesiyle yollarının çoktan ayrıldığını hemen anlar; evdekiler ona saygı duyarlar ama onu anlayamayacak kadar geleneksel bir hayata bağlanmışlardır. Hapisteyken edindiği bazı alışkanlıklar, değişen yaşam koşullarına uyum sağlayamayışı da fakülteden arkadaşlarının Oruç’tan uzaklaşmasına yol açar. Üstelik arkadaşları için sanki o, çoktan arkalarında bıraktıkları bir tarihin beklenmedik misafiri gibidir.  Onu acımasızca eleştirirler, hatta onunla alay ederler. Yirmi yedi yaşındaki Oruç, bir süre için bu hoyrat davranışlara katlanır; çünkü her şeyden önce birilerine başından geçenleri durmaksızın anlatma ihtiyacı içindedir. Ev arkadaşları onu dinlemekten sıkılır. Anlattıklarını dinleyecek yeni birilerini bulmak zorundadır.

Üniversite yıllarından hayal meyal hatırladığı Aygüz’e uğramasıyla Oruç, kendini dinleyecek birini sonunda bulduğunu anlar. Üstelik böylece, beklenmedik bir aşk macerasının içine düşmüş olur. Bundan sonra artık romanın odağı yalnız Oruç’a değil, hayat acemisi olan bu adama âşık bir kadına da yönelir. Aygüz, Ankara’da iyi eğitimli bir iç mimardır. Varlıklı, sanatsever, hiçbir ideolojiye bağlı olmayan, evlenmemiş, kırklarında, güzel bir kadındır. Onun durumundaki bir kadının Oruç’a ilgi duyması beklenir bir şey değildir. Zaten ilişkileri toplum önünde de kabul görmeyecektir. Siyasal nedenlerle Oruç, Aygüz’e yasak edilmek istenir. Böylece, dönem ve koşul gözetmeyen aşk, bir sorun yumağı ve aynı zamanda bir umut olarak önümüze serilir.

Oruç ile Aygüz, sabahlara kadar konuşurlar. Bu ikilinin söyleşilerinden, iki farklı dünya yorumu, iki farklı toplum algısı çarpışıp durur. Oruç, devrimci ve kötümser; Aygüz konformist ve iyimser. Ayrıca, ikisinin de yaşadığı çevreden devşirdiği geleneksel izleri var. Örneğin, Aygüz âşık olduğunu anlar anlamaz evlilik hayalleri kuruyor. Oruç ise onu eski sevgililerinden kıskanıyor. İkili arasında gerilimler doğuyor. Genç adam, yeniden hapse girmeye korktuğundan Aygüz’e hiçbir şey için söz veremeyeceğini söylerken sevgilisinin kalbini kırıyor.  Aygüz onun için her şeyi feda edebileceğini ima ederken Oruç taş kesiliyor. Yalnızlıktan sıkılmış ama kimseye ihtiyacı olmayan güçlü bir kadınla geleceği belirsiz ve tedirgin bir genç adam arasındaki ilişki, roman boyunca iniş çıkışlarla sürüyor. 


Aygüz’ün Oruç’a aşık olduğunu söyleyebilsek de tersini söylememiz aslında çok zor. Sığınacak başka bir yeri olmayan Oruç, sevdiği kadında güveni, ilgiyi ve koşulsuz sevilmeyi buluyor. Öte yandan Aygüz onu nedensiz seviyor. Tıpkı Descartes’ın söylediği gibi: Aşk, sebebi olan öznenin iyi ya da kötü olduğunu hiçbir şekilde algılamaksızın içimizde doğabilecek bir tutkudur.  Oruç’a âşık olduğundan içi kıpır kıpır oluyor, heyecandan ve mutluktan gözleri doluyor. Bu açıdan Aygüz’ün aşkı Spinoza’nın tarifine de uyuyor: Aşk, dışsal bir nedenin eşlik ettiği sevinçten başka bir şey değildir. 

Peki biz niçin Oruç’un Aygüz’e âşık olduğunu hiç anlamıyoruz? Ayla Kutlu, aşkın özgürlükle bir ilgisi olduğunu, özgürlüğünü kaybedenlerin onu tekrar elde edene dek aşkta bağlanma sorunları yaşayacaklarını ima ediyor olabilir mi?

Dükkanlar, kitapçılar, siyasal nedenlerle Oruç’un gelip gitmesinden tedirgin oluyorlar. Kimse başına bir bela almak istemiyor. Eş dost aracılığıyla büfede zar zor bir iş bulsa da aynı gerekçelerle alelacele işten çıkarılıyor. Engellerle başa çıkmaya çalışan onurlu bir genç adam olarak Oruç’un sevgilisine aşkını açıkça gösterdiği bir sahneye belki de bu dertler yüzünden rastlamıyoruz. Bu sevgiyi sezebiliyor, olsa olsa yakıştırıyoruz. Oruç’un aşka varıncaya dek çok daha hayati bazı sorunları var: Özgür olmak, iş bulmak, güvenli bir yaşam kurmak…

Schopenhauer aşkı “türü sürdürmek için bir tuzak” olarak niteleyerek onu tensel olana ve içgüdüye indirger. Bu bakış, edebiyat metinlerini yorumlarken yeterince işlevsel bir bakış açısı sunmasa gerektir. Edebiyat metinleri aşkı, çok daha derin birtakım insanlık durumlarını betimlemek için kurgular. Romanın ana karakterlerinden Aygüz sevgilisiyle evlenip çocuk sahibi olmayı düşlese de aşkının tek gerekçesi çoğalmak değildir. O hem bir başkasını kollayıp gözetmeyi hem de biri tarafından sevilip değer görmeyi arzular. 
Rubin 1970’lerde aşkın, sosyal psikolojideki karşılığını üç aşamada sınamayı önerir: a- Kişinin kendi iyilik ve mutluluk ihtiyaçlarını karşılamak için bir başkasına bağlanma ihtiyacı b- Bir başkası için endişelenerek kendi kendine yetme ve ilişkiyi sürdürme taahhüdü c- Başkalarına karşı ayrıcalıklı hissetme arzusu. Bunlardan birinin eksikliğinin aşkı kusurlu kılacağı varsayılırsa Aygüz ideal, Oruç kusurlu bir aşıktır. 

 “Bağlanma” aşamasında bile Oruç geri düşer. Günün birinde cezaevine geri döneceğini sezdiğinden hiçbir söz vermek istemez, kendisi bile bu aşkın geleceğine ilişkin bir düş kurmaz. Aygüz ise Oruç’la yalnızlığına bir son verebileceğine, yıllardır aradığı mutluluğu sevgilisiyle yakalayabileceğine inanır. “Bir başkası için endişelenme” bakımından Oruç neredeyse kördür. Aygüz’ün ona olan ihtiyacının farkında bile değildir. Kendi derdine düşmüş olan bu adamın özgüveni yüksek, hoş bir kadın için endişelenecek bir şeyi doğrusu yoktur. Oysa Aygüz, onun bir işi, bir geleceği, güvenli bir yaşamı olsun diye elinden geleni yapmak ister. Ne yazık ki bu aşk Oruç’un kendini “ayrıcalıklı hissetme”sini de sağlamaz. O hep tetiktedir ve sevgilisini başkalarından saklanarak sever. Öte yandan Aygüz, tüm eleştirilere, uyarılara rağmen Oruç’la yan yana durur. Siyasi suçlu olması, kendinden yaşça küçük olması gibi nedenler, ondan utanmak şöyle dursun ona büsbütün şefkat duymasını sağlar. Onun tüm acılarını dindirmek, hiçbir karşılık görmeyeceğini bile bile onun için kendini feda etmek ister. 

Aşk üzerine düşünen Steinberg ideal aşkı üç sözcükle özetler: samimiyet, tutku ve bağlılık. Bunların herhangi birinin eksik olmasının aşkı romantik, takıntılı, zayıf vs. kılabildiğini söylüyor. Yani aşk hastalıklı da iyileştirici de olabilir. Hoşça Kal Umut’un odağındaki aşk ilişkisi, takıntı ya da histeri gibi etkilerle yıpratılmış görünmüyor. Yalnızca Oruç’un örselenmiş kişiliği ve hapishane hayatının izleri nedeniyle bu aşk hakkıyla yaşanamamış, yarım kalmıştır. Aygüz, Oruç’a içtenlikle bağlanmıştır. Merhametle, gururla, merakla izlediği Oruç’un kafasında ise sürekli gelecek endişesi vardır. Gencecik yaşında kapanıp kaldığı hapishane hayatına geri dönme tehdidiyle burun burunadır. Oysa yaşamdan beklediği şey kendi ayakları üzerinde duran bir insan olmayı başarmaktır. Fakülteyi bitirmek, işe girmek, ailesine destek olmak ister. Ne yazık ki insanlar ona bu şansı vermeyecektir. Aygüz’ün maddi desteğiyle kurulacak bir iş onun gurunu inciteceğinden, kabul etmez. Öte yandan sevgilisine karşı tutkuları olsa da bunu söylemek, belli etmek yerine içinde taşımayı yeğler. Sevgi dolu sözler söylerse zayıf görünmekten ve bir gün yeniden hapse girerse bu aşkın ona daha büyük bir acı vermesinden korkar. Bu zor denklem karşısında, kim olsa zorlanmaz mı? Aygüz bu aşkı üstlenir. Oruç’u anlar, affeder ve tüm olanaksızlıkları sineye çeker. Büyük bir aşkı yalnız başına yaşar gibidir. Savruluşu, toparlanışı, yeniden dağılışı ve nihayet yok oluşu yüreğimizi kedere boğar. 

Oruç’un kördüğüm olmuş yaşamı, Aygüz kadar okuru da çaresiz bırakıyor. Onun korkuları, dargınlıkları, öfkeleri ve yılgınlıklarıyla tanışmak sarsıcı bir yüzleşmeye yol açıyor. Hem onu anlıyoruz hem de Aygüz’e yeterince yakınlık ve bağlılık duymuyor diye ona güceniyoruz. Ayla Kutlu, Oruç’un yalnızlığını, okuru bile ona yabancılaştırarak öylesine somutlaştırıyor ki böylelikle o dönemin genç kuşağının psikolojik olarak nasıl bir yalnızlığa maruz kaldığını sezebiliyoruz. Anlaşılmayan, istenmeyen, itilen, korkulan gençler… Hapse düşmüş, işkence görmüş gençler, özgürce bir yaşam kurmayı maalesef ertelemişlerdir. Kopan aile bağları, yarım kalan okullar, boğazda düğümlenen düşler, geride kalan ve ne yapacağını bilemeyen aileler, sevgililer ertelenen bu yaşamların koyu gölgeleri olmuştur…

 İyilik dolu duygular barışçıl bir toplumda dallanıp budaklanır. Korku, endişe ve yasaklamalar ekseninde yaşanan tüm güzel duygular buruk yaşamaktan kurtulamazlar. Tıpkı Oruç ve Aygüz aşkının başına gelenler gibi… 1980 dönemi romanları, şarkıları, şiirleri, filmleri ve onların içerdiği aşklar işte bu yüzden hep bir hayli kırık, eksik, yetim ve öksüzdürler. 

15 Haziran 2015 Pazartesi

ADI RAZUMİKHİN OLMAYAN ARKADAŞLARIMIZ



Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okuyan herkes Razumikhin ve Raskolnikov'un arkadaşlığını kıskandığını itiraf etsin önce. Sonra da Raskolnikov'la değil Razumikhin'le arkadaş olmak istediğini. Çünkü Razumikhin aklın, vefanın ve iyimserliğin timsalidir. Oysa onu ne kadar sevsek de anlasak da Raskolnikov güçsüzlüğün, uyumsuzluğun, karamsarlığın temsili... İnsanın arkadaşında akıl, vefa ve iyimserlik  erdemlerinin olması ne büyük lütuftur!  Böylesini bulmak pek kolay olmasa da kuşkusuz aramızda böyle arkadaşları olan şanslılar da vardır. Şanslılardan mısınız değil misiniz öğrenmek ister misiniz?  İsteyenler, en yakın arkadaşlarının Razumikin'in ruhunu taşıyıp taşımadığını test etmek için aşağıdaki üç belirlemeyi kullanabilirler.

12 Kasım 2013 Salı

FELSEFEDEN EDEBİYATA BAKMAK: VAROLUŞ VE ROMAN

Yapı Kredi Kitap-lık dergisinin Kasım-Aralık 2013 sayısında    Varoluş ve Roman'la ilgili bir yazı yayımlandı. Ulaş Bager Aldemir'e yazısından dolayı teşekkür ederim.   Camus'nün 100. yaşını kapağa taşıyan  Kitap-lık dergisinde "Camus, varoluşçu roman yazarı değildir"i savlayan Varoluş ve Roman'ın tanıtılması da pek güzel denk gelmiş. İyi okumalar...
FELSEFEDEN EDEBİYATA BAKMAK: 
VAROLUŞ VE ROMAN
                                                                                         Ulaş Bager Aldemir[*]
   İnsan otantik varlığını yitirip makineleştikçe Varoluşçuluk tartışmasına ihtiyaç duyulacaktır. Çünkü Heidegger’in Dasein’ı (otantik insanı) günümüzde artık makineleşmenin ötesinde siber insana dönüşmüştür ve bu teknokratik çağ üstümüze kapanmıştır. Böylece Dasein’ın en ayrıcalıklı görüngüsü olan sanat da endüstriyel çağın ağır baskısından payına düşeni almıştır; sanatçı bir filozof olarak değil, sanatsal düzlemde ilerleyerek bu baskıdan kurtulmak zorundadır. Eleştiri ancak böyle bir çabayı gözlemleyebilir: Tuğba Çelik, Varoluş ve Roman adlı incelemesinde bu gözlemle yetinmemiş, okuyucusuna yeni ufuklar açmıştır.

5 Kasım 2013 Salı

FELSEFE İLE ROMANIN KARDEŞLİĞİ: VAROLUŞ VE ROMAN

Ekim ayında yayımlanan kitabım Varoluş ve Roman üzerine Kaan Mercan Ateş, Sözcükler dergisinin Kasım- Aralık 2013 sayısında bir yazı yazmış. Yazıyı çok beğendim ve Ateş'in yazısına blogda yer vermek istedim. 

FELSEFE İLE ROMANIN KARDEŞLİĞİ: VAROLUŞ VE ROMAN

Tuğba Çelik, Varoluş ve Roman adlı inceleme kitabıyla romanlar okuyarak dünyadaki konumunu anlamaya çalışan eleştirel okura yeni bir kapı aralar: Felsefenin kapılarını...
Roman Cervantes’in Don Kişot’uyla başlamış, aslında felsefeyle kardeş doğmuştur. Felsefe, akılcı ve ısrarcı büyük kardeş iken; büyük soruları sormaktan çekinmeyen ve onlara kesin yanıtlar vermeyen roman ise küçük kardeştir. 
Roman, aydınlanma çağındaki insanın ‘biz’den ‘ben’e dönüşme savaşımının ürünüdür. Şövalye hikayelerinde, destanlarda, masallarda boy gösteren karton kahramanlar, romanlarda özgün ben’lere evrilir.  Don Kişot, ne ailesinden, ne arkadaşlarından kimselere benzer. O yel değirmenleriyle savaşmayı göze almış,  akıl almaz, mükemmel bir roman karakteridir.

11 Mart 2013 Pazartesi

TANPINAR ROMANCILIĞI: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ




Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet sonrası edebiyat tarihçiliğimizin kurucusudur diyebiliriz. Özellikle divan edebiyatı; Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi edebiyatımızın şair ve yazarlarına nesnel bir gözle bakabilmemiz adına önemli  bakış açıları geliştirmiştir. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, akademik bakımdan henüz aşılamamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar her şeyden önce ufuk açıcı bir akademisyendir. Bence en önemli yanı da budur. Ne şiiri ne romanı ne de öyküsü bu yönünün önüne çıkabilmiştir. Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde olup bitenleri, gerçekleşen sanat hareketlerini derin bir edebiyat, toplumbilim ve güzel sanatlar bilgisiyle yorumlamıştır.

Tanpınar’ın şairliği, istediği ölçüde gelişememiştir. Bunun nedenini onun günlüklerinde bulabiliriz. Hilmi Yavuz “Okuma Biçimleri”nde Tanpınar’ın Yahya Kemal’i bir baba olarak gördüğünden söz eder. Oysa her şair babası gibi gördüğü “büyük şair”i aşmak için onun gölgesinden çıkmalıdır. Tanpınar, bu gölgeden çıkamamış; şiirde dilediği sıçrayışı yakalayamamıştır. Şairliğin doğasında, rakip kabul etmeme vardır; hatta divan şiirinde “rakip” meselesi her zaman gündemdeki yerini korur. Şair ne diğer şairleri ne de aşık olduğu sevgiliye aşık diğer kişileri hoş görür. Tanpınar, Yahya Kemal’i hem baba hem aşılmaz bir rakip olarak algılamıştır.

Tanpınar, akademisyenliğinin yanı sıra öykü ve roman yazarıdır. Ben öykücülüğünün, romancılığından daha değerli olduğunu düşünürüm. Bunun temel nedeni Tanpınar’ın romanlarında bir takım “teknik” eksikler olmasıdır .
 Roman türünden beklediğimiz birtakım öğeler vardır. Bu öğelerden ilki karakterdir. Romanda, tiyatroda olmasını yadırgamadığımız tip kavramının romanda olmaması gerekir. En azından baş kişiler karakter düzeyinde olmalıdır. Tanpınar ise kişilerini tipleştirir. Örneğin Huzur romanındaki kişiler belirli düşünceleri üstlenmiş insanlardır: Doğucu, Batıcı, liberal, sosyalist, materyalist gibi… Romanda aradığımız bir diğer öğe yine karaktere bağlı olarak geliştirilen nesnel, yani evrensel bakış açısıdır. Ne de olsa romanlar, tüm insanlar insan için yazılır. Bu nedenle Balzac’ı, Kafka’yı ya da Woolf’u yadırgamayız. Bu tür yazarların romanlarındaki karakterler, her kültürdeki insanın kendine benzer yanlar bulabileceği nitelikler taşır. Oğuz Atay’ın Tutunamanlar romanındaki ana kişiler karakter düzeyindedir. Turgut Özben'in neden değiştiğinin yanıtı da Selim Işık’ın neden intihar ettiğinin yanıtı da romanda gizlidir. Onlar yaşayan, gerçek insanlara benzerler. Huzur’da ise kişiler sürekli dünya meselelerini düşünen, ülkenin ya da dünyanın kurtulması için tezler üreten ve bu tezleri tartışan insanlardır. Üstelik bu kişiler genellikle erkektir. Tanpınar’ın romanındaki kadınlar çoğunlukla aşık olunan, ulaşılmaz tiplerdir. Saattleri Ayarlama Enstitüsü romanı da Huzur’dan farklı değildir; hatta Huzur romanında olduğundan çok daha fazla tip yaratılmıştır bu romanda. Romanın baş kişileri Hayri İrdal ve Halit Ayarcı, toplumun, farklı ekonomik koşulların yahut politik güçlerin yönlendirdiği insanlardır. Kişilerden biri güçlü, öteki zayıftır. Her ikisi de kapalı karakterdir. Tesadüflere, yönlendirmelere çabuk teslim olurlar.  Yazgı onlar için neyi öngörüyorsa onu yaşarlar; yaşamlarında yarattıkları değişikler okura inandırıcı gelmez.
Tanpınar romanlarında Doğu-Batı çatışması üzerine tezler geliştirir. Oysa roman tez taşımamalıdır. Bizim edebiyatımızda Doğu-Batı çatışmanın niçin bu kadar çok ele alındığından çok bunun nasıl gerçekleştirildiğinden söz etmeliyiz. Rus edebiyatında da aynı çatışma  ele alınır; ama bu çatışmaya genellikle insan hikayeleri üzerinden açıklık getirilir. Örneğin Anna Karenina romanında sanayileşme devriminden uzak duramayan Rusya anlatılsa da biz en çok Anna’yı tanırız ve bizi en çok o ilgilendirir. Dostoyevski’nin 1800’lerde yazdığı Yeraltından Notlar’da da aynı durum söz konusudur. Batı tipi yaşantının sızdığı Rusya’da yalnızlaşan ve açmazlara düşen bir aydın anlatılır Yeraltından Notlar’da; fakat biz tezden çok romanın ana karakterinin yaşadığı sıkıntılara dikkat kesiliriz. Ne yeyip içtiği, kimlerle görüştüğü, gündelik yaşamını nelerin çevrelediğine odaklanırız.

Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bürokrasiyi, kurumsallaşmayı anlayamayan insanlarımızı anlatır.Yolsuzluğa, adam kayırmacılığa dikkat çeker ancak ortada gündelik yaşamını gördüğümüz karakterler yoktur. Onun kişileri sanki yemek yemez, uyumaz,hiç aylaklık etmezler. Onun kişileri dünya meselelerinden başka bir şey düşünemeyen; aşkı bile bir ödev gibi yaşarlar.
Edebiyat yararcı, eğitici ya da yönlendirici olarak betimlenmemelidir. Edebiyat tıpkı resmi gibi müzik gibi bir sanattır. Romanda tez olmaz bu yüzden. Saatleri Ayarlama Enstitüsü; aydın, edebiyatı ve toplumu çok iyi bilen Tanpınar’ın romanıdır. Fakat bu nitelikleri bile onu, gerçeğe yakın insan hikayesi yazan bir yazar yapmaya yetmez.

Not. Bu yazı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerine gerçekleştirilen bir proje için benimle gerçekleştirilen bir video röportaj kaydından derlenmiştir.



4 Mart 2013 Pazartesi

Düşlerimiz Bizim mi Morel'in mi?


Jorge Luis Borges'in önsözüyle açılan Morel'in Buluşu, Adolfo Bioy Casares'in edebiyat çevrelerinde hala hararetle tartışılan bir romanı. Hem içerik hem biçim bakımından bu tartışmaları hak ettiğini hemen söylemeliyim. Nevzat Yılmaz'ın dilimize çevirdiği bu roman fantastik, romantik ve bilgecedir.
Fantastik edebiyata mesafeliydim bir zamanlar. Ne zaman ki yıllar önce Borges'le tanıştım, bu tavrım değişti.
Borges, düş dediğimiz kavramın pek de hafife alınır yanı olmadığını ortaya koyar. O bir düş mühendisidir.Mevki sahibi olmayı, sevgiliye kavuşmayı, iktidarı düşlemeyi  yavan bulur. İnsanın dünyayla ilişkisini alt üst eder öykülerinde. Bildiğimiz dünya gerçeklerine burun kıvırır. Pek çok yazarı kıskandıracak zekasıyla başka dünya gerçeklikleri kurar. Okurları bilir ki Borges'ten  iyi düş kuran yoktur.  Arjantinli yazar Casares, Borges'ten sonra ikinci bir düş mühendisi olmaya aday gibidir. Romanını Borges'e adamasından anlayabiliriz bunu.
Romantizm en zayıf roman akımıdır. Bunun nedeni, roman türünün olmazsa olmazı olan nedenlemenin (argumantation) bu akımın doğasındaki yoğun duygu akışları nedeniyle  zayıflamasıdır. Casares'in romanına romantik deyişim, yazarın bu akımla ilişkisinden değil, romantik sözcüğünün bildiğimiz anlamda "aşk"ı çağrıştırıyor olmasıdır. Çünkü Morel'in Buluşu, tuhaf da olsa, basbayağı bir aşk romanıdır.
Gerilim dolu bu sarsıcı roman ilk başlarda hiç de vaadkar değildir. Uzun uzun, ıssız bir ada tarif edilir.  "Issız ada metaforu yüzlerce kez kullanılmadı mı?" sorusu düşer belleğimize. Sonrasında beklenmedik bir hızla,  okur bu ıssız adaya tutsak edilir. Bir kaçak olan ana karakterimizin gizlice izlediği, umutsuzca aşık olduğu Faustine'i tanırız. Zaman kaybetmeden bu gizli aşkın bir ilişkiye dönmesini arzularız. Oysa Faustine'e kavuşmak hiç de kolay değildir. Ne de olsa bu ikilinin arasında Faustine'in yakından tanıdığı, oturup konuşabildiği, gizli değil apaçık bir aşık olan Morel vardır. Anlarız ki bu romana adını veren, romanın yazılış nedeni olan kişi, ana karakterimiz değil Morel'dir.  Faustine, Morel'in aşkını baştan beri kabul etmemiştir. Reddedilmeyi bir türlü hazmedemeyen Morel, sevdiği kadına sonsuza dek yakın olmak amacıyla bir makine tasarlar, daha doğrusu bir sistem. Bu sistem, adadaki insanların görüntülerini, kokularını, hatta hislerini kaydeder; bu kayıtlar serbest salınıma bırakıldığında,çok boyutlu, kopya yeni insanlar oluşur. Kopyaların asılları ise ölürler, elbette Faustine de. Dolayısıyla Morel,  Faustine'in yanı başında sonsuza dek yaşamayı başarmış olur.  Bir aşk için ne büyük bir yıkım! Düşlerimiz gerçek olsun diye tüm dünyanın düşlerini elinden almak ne büyük gaf!
Morel'in hesaplayamadığı bir şey vardır: adadaki kaçak adam. Faustine'nin aşkını elde etmek için yanıp tutuşan ana karakterimiz makineyi kullanmayı başarır ve kendisini de bu sonsuzluğa ekler. Bedenine veda ederken gerçek bir yaşama veda ettiğini bilerek konuşur:
"Ruhum daha görüntüye geçmedi; bu gerçekleşseydi ölmüş olurdum ve hiç kimsenin elde edemeyeceği bir görüntü içinde birlikte kalmak üzere Faustine'i görmem sona ererdi.
Bu anlatıya dayanarak dağılmış varoluşları bir araya toplayabilen bir makineyi icat edecek kimseden rica ediyorum; beni ve Faustine'i bulun ve benim Faustine'in bilincinin gök kubbesine girmemi sağlayın. Merhametli bir davranış olacaktır bu."
Morel'in düşü yalnızca kendisine yaramamıştır; bir başkasına da umut olmuştur.  Faustine'i arzulayan bu iki adam, Faustine'in yaşamına göz dikmişlerdir. Faustine başına geleni öğrendiğinde çılgına döner.  Akşam üstleri güneşin batışını izlemeyi seven, kitap sayfalarını karıştırarak yaşamayı kendine  iş edinen, güzel gülüşlü bir kadın olarak "gerçekten" yaşayan bir kadın olmaktan memnundur o. Üstelik adadaki diğer insanlar da bu düşün ortağı değildir; onlar bir düş  uğruna yaşamları ellerinden alınmış insanlardır.
Bu roman bilgecedir. Casares, düş kurmanın bireysel bir iş olduğunu fakat gerçekleştiğinde bireyi aştığını vurgular. Hitler'i, Cengiz Han'ı ve diğer tüm kıyıcıları düşünürsek yazarın bize ne söylemek istediğini daha iyi anlarız. Soru şudur:  Düşlerimiz gerçek olduğunda sonuçlarının yalnızca bizi bağlayacağından emin miyiz?
Bilimin ve iktidarın düşleriyle yaşıyoruz; dünya düşlerle biçimleniyor. Sanıyorum ki en masum düşleri ve karabasanları hala sanatla kuruyoruz. Sanat en masum yanımız. Casares belli ki bir düş mühendisi olmuştur; öyle ki  bizim düş dünyamızı sorgulamamıza neden olacak kadar.
Casares 1940'ta yazığı bu romanında, kaydedilebilir bir hayatın olabilirliğini tartışırken aslında çok sıradan bulduğumuz yaşamın ne kadar ilham verici, ne kadar büyüleyici ve ne kadar vazgeçilmez olduğunu ima eder. Basit gördüğümüz günlük yaşantımıza bir övgüdür bu roman. Romanda geçen "Durmadan yinelenen bir yaşama alıştığım için kendiminkini onarılmaz biçimde rastlantının yönettiğine inanıyorum." tümcesi yaşadığımız hayatı ne kadar hafife aldığımızın bir kanıtı gibidir. Bir başka yönden düşündüğümüzde ise bu "tekrar" ve "tekdüze" yaşantıdan başka elimizde bir şey bulunmadığını anlarız. Bu aşamadan sonra okura düşen ya yaşamdan vazgeçmek ya da onu övmektir.
CASARES. Adolfo Bioy. Morel'in Buluşu. Çev: Nevzat Yılmaz. Helikopter Yayınevi. 2008.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Sevgilinin Geciken Ölümü


İki yaz önce Foça'ya giderken yanıma Murat Gülsoy'un birkaç kitabını almıştım: Büyübozumu, Binbir Gece Mektupları, Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul ve Sevgilinin Geciken Ölümü. Tatile giderken yanınızda götürebileceğiniz sınırlı kitap sayısının çoğunu aynı yazara ayırmak büyük bir risktir fakat iyi okur, riski sever.

Akademik ruhuma yenik düşerek ilk önce Büyübozumu'nu okudum. Bir günde notlarımı alıp kitabı valize attım. Tatilden döndükten kısa bir süre sonra yazdığım bir yazıda, aldığım bu notlar işime yaradı.  Murat Gülsoy'un belleğime yer edişi Büyübozumu ile olmadı.  Foça öncesinden bildiğim Bu Kitabı Çalın kitabı,orada okuduğum Binbir Gece Mektupları ve Herkes Kendisiyle Meşgul, sonrasında okuduğum Tanrı Beni Görüyor mu? da değildi bunu sağlayan. Bunu sağlayan Sevgilinin Geciken Ölümü oldu.  Nedeni şu: Bu romanın zamanı, romanın tüm karakterlerini ve uzamlarını içine alarak havada bir yerde asılı kalmıştır. Ben başı sonu belirsiz olan bu dünyada, belirsizliği güzel tarif edilmiş her şeyi çok severim. Ufuk çizgisini, güneş ışığının düştüğü bir odanın halısını, çarşamba günlerini, mektup zarflarını...

Zaman kavramını geleneksel bakıştan çıkararak farklı yönleriyle romana indirgemeyi mahir biçimde başlatan Proust'tur. Zaman Proust'la  uzaktan izlediğimiz bir şey olmaktan çıkıp bizimle birlikte devinen, duran, sıçrayan, silinen bir kavrama dönüşür.  Murat Gülsoy'un Sevgilinin Geciken Ölümü  romanı, zamanı biçimlendirenin insan olduğunu vurgular. İnsan, dış gerçeklikte varolan zamanı reddedip salt kendi belirlediği bir geçmişi şimdi olarak yaşayabilir. Örneğin romandaki gibi yitirilen bir sevgilinin bir türlü içimizden gidemeyişi dış dünyada kabul görülen zaman dilimini yadsımamıza neden olabilir. Sahi dış dünyada kabul gören zaman dilimi diye bir şey var mıdır? Her birimiz geçmişimizde durup duran insanlarla, olaylarla, uzamlarla birlikte yaşayıp durmuyor muyuz? Kim oluşturur dış dünyanın ortak zaman dilimini? Gündelik yaşamımızda şimdi ve gelecek, geçmişten çok daha az yer tutuyor. Sevgilinin Geciken Ölümü benimsenmeyen bir şimdiyi, vazgeçilmek istemeyen ya da kurtulunamayan bir geçmişin içinde dönenip duran biz insanları anlatır. Romanın sonunda bu tavrın delilik sivriliğinde tarif edilişi, insanın zaman karşısındaki tutarsızlığını sıradışı bir olguya indirgese de roman zamana ilişkin sunduğu ilginç bakış açısının gücünden  bir şey yitirmiyor. Sevgilinin Geciken Ölümü, romanın tüm karakterlerini ve uzamını içine alarak benim belleğimde bir yerde asılı kalmıştır.

Sevgilinin Geciken Ölümü benim gözümde Murat Gülsoy'un en iyi kitabıdır.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

KAFKA SEN NORMAL DEĞİLSİN.

 Sanat  yapıtının değeri  çevresine verdiği esinle ölçülür.  Mimarlar, yontucular, ressamlar ve nihayet yazarlar, esinlendi Kafka'dan.  Kafka'nın biçemine dudağı uçuklayan eleştirmelerin, bu biçemden neler alabilirim diyen yazarların dışındaki okurlar Kafka'dan  yazınsal değil yaşamsal esinler bulur. Onu bulduğunda eline reçete tutuşturulmuş sanır. Yüzünde şaşkınlık, alaycı bir gülüş... Yazara  "Nasıl yazdın bunu?" diye sorar, "Sen normal değilsin,"der. Kime nasıl anlatacağını bilemediği bir yaşam tarifi bulduğu için sevinçten havalara uçmaktadır okur.
Kafka'nın romanları ve öyküleri birleştiğinde oluşan tarif hiç de sevimli değildir oysa:
Dünya adil olmayan, bir puslu diyardır.
Dava romanı , insanın ölene dek, fırlatıldığı dünyada başıboş dolanıp durduğunu anlatır.
Şato, dünyadan başka gidecek yerimiz  olmadığını kulağımıza fısıldar.
Dönüşüm, düzendeki yalnızlığımızı kabullenmemizi sağlar.
Amerika, sıkışıp kaldığımız dünyada zalimin eline düştüğümüz gerçeğini söyler.
Kafka'nın tarifleri bu kadar karanlıksa okur neden sevinçten havalara uçar? Çünkü "anlamak" mutluluk getirir. Yaşam tarifi, nasıl yaşayacağımız  değil yaşamın ne olduğu bilgisini içerir. Uyanık okur, yaşamın nasıl yaşanması gerektiğini değil yaşamın ne olduğunu anlatan yazarları bulup okur. Bulunca, o yüzden böyle sevinir.






21 Ekim 2011 Cuma

Zola'nın Natüralizmi Rahip Mauret'nin Günahı

Edebiyat inceleme kitaplarında sık sık "biçemsiz" "kuru"  "laboratuar" gibi yüzeysel nitelemelerle burun kıvırılan Zola ve onun natüralizmi aslında şiirsel ve felsefidir. Zola, çağdaş yazarların elde etmeye çalıştığı  derinlikli insan betimini doğal, içtenlikli ve güler yüzle sunar.
Örnekse duygusal bir adam olan Rahip Mauret bir gün aşka düşer. Genç adam skolastik düşünme biçiminin aşka ve arayışa küsmüş, insanı ahlak kuralları altında ezip değersizleştirmiş tavrına sırt çevirmiştir; sevgilisiyle gezdiği büyülü bahçede bütün bir dünyayı, doğayı ve onun kurallarını sorgulamıştır: Yaşam tüm değişkenleriyle sır dolu, eğlenceli ve esin vericidir. İnsan mutlu olmak istiyorsa, parçası olduğu doğadan uzaklaşıp kendine başka yasalar yaratmamalıdır.
Gelelim Zola'nın "biçemsiz" ve "kuru" tanımlı kötü şöhretine... Rengarenk çiçekleri, çiğ  düşmüş yapraklarıyla taptaze, yağmur sonrası milleşmiş toprak kokusuyla diri bir bahçe; yüzünden kan fışkıran ergenler, neşeyle hayvan yetiştiren genç kızlar nasıl sıkıcı olabilir? Zola, kötü şöhretinin tam tersine umulmadığı kadar iyi bir gözlemci ve neşelidir.
Sahi kim diyordu bilimle harmanlanmış  edebiyatın edebiyat olmadığını?Yazarın ilhamını aklın dışında arayanlar; edebiyatı duygu hezeyanı sanıp yazarı sarih düşünme yetisinden azade görenler, edebiyatı felsefeye ve bilime küstürenler kimlerdi?
Tolstoy'un  romanlarında Rusya'nın adalet sistemi eleştirilir, Balzac burjuva ahlakını yerden yere vurur, Kafka modern dünyanın değerlerine yüz çevirir. Büyük yazarların tamamı tarihle, toplumbilimle, davranışbilimle, biyolojiyle; yaşadıkları dönemin politik, sanatsal, düşünsel, bilimsel konularıyla yakından ilgilidirler çünkü onlar  bilimi ve sanatı kardeş görürler.
Mehmet Kaplan ekolüyle yazılmış lise ve üniversite edebiyat tarihi, edebiyat incelemesi kitaplarında pozitivizm, rasyonalizm  yerden yere vurulur. Doğrusu bu ülkenin okurları olarak biz ondan böyle olduk.  "Doğu- batı sentezi" adı altında yapılan sahte ve eksik aydınlanma,  edebiyat yapıtını  milli manevi değerlere bağlı, ilhamını doğa üstü güçlerden alan, ahlaki değerleri yeni nesillere aktaran metinler olarak tanımlar.  Edebiyat öğretiminin ülkemizdeki algılanış biçimi yaygın olarak  halen böyledir. İşte bu yüzden Zola bazılarına itici gelir. O, geleneği, ahlakı, kültürü bir yana bırakıp insanın değerinin ancak doğa kanunlarından devşirilmesi gerektiğini vurgular. Yerelliği bir kenara bırakıp evrensel insanın ne olduğunu tartışmaya açar; bu yüzden Zola'nın insan türüne ilişkin sınırsız bir düşünme bahçesi vardır.
Rahip Mauret'nin cesareti ve yenilgisi Zola'nın romanında sağlam bir zeminde işlenir. Ağaçlar, patika yollar, küçük kuşlar, doğup batan güneş ekseninde insanın iradesi ve yaşam amacı sorgulanır. Okur hem doğayı keşfeder hem kendini...
Zola'nın natüralizmi zihinsel devrim yaşamayı sevenler için denemeye değerdir. Kırmızı Yayınları Emile Zola'nın "Rahip Mouret'nin Günahı" romanını  yeni bir solukla, 2011'de İsmail Yerguz'un özenli çevirisiyle Fransızca'dan dilimize kazandırdı. Zola, yaklaşan kış için iyi bir tercih diye düşünürüm. Bu kış, bahara daha derin nefeslerle girebilmek için edebiyat algınızı biraz açın; zaten yeterince özgür bir edebiyat okuruysanız, bu yeni çevirinin tadını çıkarın. Bizden söylemesi!

15 Ekim 2011 Cumartesi

Stepançikovo Köyü'nde Bir Züppe

Hava limanlarında, otobüs terminallerinde, dolmuş duraklarında başlanıp  bitirilen kitapların belleğimize bir yolculuk devingenliğiyle serpildiğini, giderek serpilenlerin  koyulaşıp anlam evrenimize saplanıp kaldığını düşünürüm. Sanki yollarda okunan kitaplar her durakta, her kilometre taşında ya da  her bulut kümesinde mikro organizmalarına ayrılıyordur; nerede olduğumuzu anlamak için kaldırdığımız başımızla kesip biçiyoruzdur olay örgüsünü, kahramanların iç dünyalarını...
Stepançikovo Köyü, Albay Yegor İlyiç Rostanev'in mülkiyetindedir ve tatlı bir 19. yüzyıl Rusya sabahına uyanır. Yegor İlyiç'in yeğeni Seryoja, dayısını bir büyüye kapıldığına onu ikna etmek için Stepançikovo Köyü'ne gelmiştir.  Her şeyi bilen adam olarak kabul gören  Foma Fomiç'in kibirli buyruklarına boyun eğen Yegor İlyiç, yeğeni de dahil olmak üzere sevgili dostları ve çalışanları tarafından defalarca uyarılsa da biricik yaşamını kendisinin yönlendirebileceğine ikna olmaz: Foma ne derse o olacaktır. Aşık olmasından tutulsun, uşağına ve çocuklarına nasıl davranması gerektiğine Foma karar verecektir. 

Züppe kollayıcılığı... Çağ hastalığı demeyeceğim; sanırım mülk ve erk sahiplerinin her devirde en çok sevdiği işlerden biridir bu. Kendi okumaz, yazmaz, merak etmez ama okuyan, yazan, merak edeni yanında tutmak ister. Böylece kendi payına düşeni  alır aydınlanma yolundan. Erk ve mülk sahiplerinin yanında yer alan okuyan, yazan ve merak edenlerin tümü züppe midir?  Okumaz yazmazlara burun kıvırdığı halde erk ve mülk sahiplerinin okumaz yazmazlıklarını hoşgörüyle karşılayarak onlara sözde destek olana, erk ve mülk yetersizliğini gidermeye çalışana züppe denmez mi? Denmez denirse de itiraz etmemeli, Foma Fomiç böyledir ve o bir züppedir denmeli. Neden mi? Çünkü Foma, Yegor İlyiç’e Avrupa’dan dergi getirtir ama onları okumaz, biriktirir. Köyde çalışan tarla işçilerine, uşağa, aşçıya Fransızca öğretmek ister. Kendisine generalllere nasıl davranılıyorsa öyle davranılmasını ister; yine kendisine “ekselans” diye hitap edilmesini buyurur. Aksi takdirde küser, evi terk eder, ne de olsa sanatçı bir ruha sahip duygusal biridir o. 
Okumak, yazmak, meraklı olmak, düşünmek, duygulu olmak, yorumlamak erk ve mülkün ırağında kaldığında üç durum ortaya çıkar.
1-   *Okuyup yazanlar yalnız kalırlar.  
2-   *Okuyup yazdığı sanılan kimi insanlar erk ve mülk sahiplerine sığınıp gerçekten okuyup yazanların yalnızlıklarına dil çıkarırlar.
3-   .*Dil çıkaranlar züppe; yalnız kalanlar,  aydın unvanı alırlar.

Stepançikovo Köyü, tipik bir Dostoyevski romanıdır. Çünkü:
a- Romandaki hiçkimse yeterince iyi değildir; herkes fazlasıyla doğaldır.
b- Roman bittiğinde günlerdir aralıksız  ulusal gazete okuduğunuzu sanırsınız; bugünü ve bu ülkeyi çok iyi anlatır.
 Züppelerin ve erk-mülk sahibi dengesinin anlatıldığı nefis bir romanı, Stepançikovo Köyü'nü yolculuk ederken  okuyabilirsiniz. Elbette rahat koltuklarınızda otururken de… Yeter ki belleğinize saplanıp kalacak yeni düşünceleriniz ve tanımlarınız olsun! 

27 Mayıs 2011 Cuma

Romana İhanet

Romana nasıl ihanet edilir?
1- Şiiri daha çok sevmeye başlamakla,
2- Her önüne gelen heyecanlı anlatıyı beğenen bir okur olmakla,
3- Roman uyarlaması filmleri alkışlamakla; hatta bu filmleri izlemekle yetinip romanın aslını okumaya yeltenmemekle,
4- Romanı bir haftadan uzun bir sürede okumakla,
5- Romanı bir günde atlaya zıplaya okumakla,
6- Bitirmeden birine ödünç vermekle,
7-En sevdiğiniz roman adlarını olur olmaz  yerde, okumaz yazmaz kimselere söylemekle,
8- Yazarını, romanlarından daha çok sevmekle,
9- Romanın yeni baskısını görünce eskisini birine hediye etmekle,
10- İşten güçten zaman ayırıp gençliğinizdeki gibi roman okumaya vakit bulamadığınızı söylemekle,
11- Wolf, Sartre, Beckett, Joyse, Faulkner, Kundera'yı hiç okumamış olmakla,
12- Balzac, Dostoyevski, Flaubert, Dickens, Jane Austen, Tolstoy, Turgenyev, Gonçarov ve Hugo'nun  yalnıca bir romanını okumakla,
13- Romanları yerli ve yabancı olmak üzere ikiye ayırmakla; romanın milliyeti olduğunu düşünmekle,
14- Takıntılı olduğunuz yazarların dışındaki yazarların romanlarıını okumaya kallkışmamakla,
15- Yalnızca tavsiye edilen romanları okumakla, kendi gayretinizle yeni romanlar keşfedememekle,
16- Aradığınız romancıların sadece kitap eklerinde tanıtıldığına ilişkin batıl bir inanca sahip olmakla,
17- Rus ve Fransız romanının dışındakilerin beş para etmez olduğunu söylemekle,
18- Amerikan romanının yabancılaşmadan başka bir şeyden söz etmediğini iddia etmekle,
19- İlk Türkçe romanın Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adıyla Şemsettin Sami tarafındna yazıldığını sanmakla,
20- Romanın sonunu merak edip satıraralarında betimlenen dağın başındaki karı, su şıkırtısını, hasta kadının zorlanarak alıp verdiği nefesi, yerdeki çamuru atlayıp canımın içi romanın alt metnini kaçırmakla,
21- Okuduğu romandan tek satır alıntı ezberlememekle, not almamakla; eş dost ortamında tam da denk geldiği bir an bu alıntıyı kullanamamakla,
22- Roman olmadan da yaşanabileceğini ama ekmek olmadan yaşanamayacağını son derece doğal biçimde savunmakla,
23-Öykü okumanın şekerli tadını alıp artık romanların çok uzun ve çok karmaşık olduğunu düşünmekle.

Romansız bir dünya iyi bir dünya olmayacaktır. Romansevenler başka türlüsünü düşünemezler;biz birbirimizi biliriz.

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...