İç Monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İç Monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2013 Cuma

İÇ MONOLOG 24

" Günaydın sevgili tavuklarım, ördeklerim, samanlığım, kerpiçten evciğim.  Hür olduğumda  sizleri yamacımda buluvermek  istedim. Ama Tanrı biliyor, hiçbir şey hazır verilmiyor insanın eline. Önce bir tarla almam gerekti. Kerpiçten harç kardım babam gibi, evimi kurdum. Sonra pazara, sizleri bulmaya çıktım. İnek almaya gücüm yetmedi. Ama kim bilir seneye, alıveririm iki koyun birden... Dile kolay,tam on yıl üç hafta, boncuk dizdim, yün ördüm, kilim dokudum; şimdi sizlerleyim. Öncem yok benim; hep sonram var bundan sonra.Tarlamdaki fasulye sırıkları, biberler, bal kabakları gibi bakan yok bana suçlamasız. Bir de her salı, süt satmaya gelen çocuk  gülüyor yüzüme. İnsan suçlanmadığı bir diyar bulamıyorsa, kendi diyarını kurmalıdır hiç olmazsa."

23 Haziran 2011 Perşembe

İç Monolog 18

“Kıyıya vuran şu dalgalar gibi ruhum:  Gelgit dolu, pır pır eden, serin. Şimdi çocukluğumu geçirdiğim kente çoktan durgun bir akşam serilmiştir; oysa burada öğle güneşi vazgeçmiyor, çirkince gülüyor apaçık. Kiliseyi geçince bir cadde incelirdi koruluğa doğru. Caddenin karşısındaki okulumu değil, karşıya geçerken ancak sekiz yaşındaki bir çocuğun hayata ilişkin bozulmamış dikkatini özlüyorum. Her şeyim dağınık;unutkanlıklarla, tez canlılıkla kotarılmış işlerle bitirilmiş bir günün sonundaki gece yorgunluklarını biriktiriyorum ömür diye. Çocukken gittiğim okulun önünde koruluğa doğru bir caddenin inceldiğini bilirdim, ancak onu bu kadar özleyeceğimi düşünmezdim. Düşünsem, ferah bir gönülle geçer miydim karşıya?  Caddenin üzerindeki arabaları, trafik lambalarını, kaldırımında yürüyen yetişkin insanları silikleştirip şekerci dükkanının vitrinini büyüterek, çocukları küme küme dolaştırıp kalabalıklaştırarak, okul kapısının yanındaki küçücük bankı uzatıp genişleterek devingen bir bellek kaydı oluşturduğumu bilseydim; bu kaydın yıllar sonra Cunda’da içime düşeceğini ve gözlerimden şıpır şıpır yaşlar döktüreceğini kestirseydim ben o caddeyi her gün gönül rahatlığıyla kat edebilir miydim? Cumartesi günleri okul yarım gündü ve Monsieur Phillippe bizi kilisenin hemen ilerisinde, pazarın kurulduğu meydanın kuzeyindeki evine götürüp çocuk algısıyla çok yaşlı sandığımız ama ancak elli beş altmış yaşlarındaki karısının hazırladığı çöreklerden ve portakal suyundan bize ikram ettiğinde ben müdür yardımcısı olan bu sevimli adama, Monsieur Phillippe’e sıkı sıkı sarılmaz mıydım? Oysa ben, o evin bahçesinde koyu bir gölge altında sadece çörek yiyip portakal suyu içen; tüm çocuklar gibi ancak sevilmeyi bilip henüz sevdiğini göstermeyi öğrenmemiş kısa saçlı bencil bir kızdım.  Evet, hepsi olması gerektiği gibiydi; çocukken bilmeden, özensizce yaşıyoruz;  büyüyünce de bu hoyratça geçip giden çocukluğumuzu hatırlıyoruz. Çocukluğumuzun hoyratça geçip gidişinin bizi çaresiz bıraktığı ama  kusursuz bir geçmiş yaşadığımız yanılgısıyla çirkin şimdimizi aydınlattığı  doğru değil mi? Hatalı bulduğumuz hayatla mücadele için tek sığınağımız olan çocukluğumuz ve ondan doğan anılar, nesneleri ve insanları kusursuzlaştırdığımız kesitlerden oluşuyor.  Yine çocukluğumuz onu hangi yoksunluklarla yaşarsak yaşayalım, kusursuzluk yanılgısıyla ruhumuzu sarıyor, başımız bu dünyayla belaya girdikçe bizi onu süreğen biçimde anımsamaya mahkum ediyor. Peki neden şimdi? Neden Cunda’da ben bu özlemi bu kadar derinden hissediyorum? Martılar yüzünden mi? Martılar kulağıma ara ara fısıldadıkları gibi gece olduğunda insanın gözünün gördüğü yerlerden uzak köşelere sığınmayacaklar mı? Dönüp gittikleri gizli yuvalarına saklamayacaklar mı ruhlarını? Ruhumu saklamak mı istiyorum çocukluğumun geçtiği kente? Orada o ruhu yıkayıp tekrar diriltmek mi istiyorum hayata?  Ben Cunda’da, ülkemin en sevdiğim yerindeyim. Ama çocukluğum çok uzakta başka bir ülkede kaldı. İnsanın en büyük ayrıcalıklarından biri çocukluğunun geçtiği kentlere, kasabalara dilediği zaman uzanabilmesidir. Mimarisi değişse de, tanıdığı tüm insanlar o diyardan göçüp gitse de tepesinde duran gök, başına inen yağmur insanı çocukluğuna götürmeye yetecektir. Ben yurtsuzum şimdi. Çünkü insanın yurdu çocukluğudur. Elbet bir gün yine gidilir; ama şimdilik bu uzaklığa tesellim yok. Belki son yudumu içip yerimden kalkarsam; limanın sonundaki salaş kahvehaneye oturup bir çay içersem ilk gençlik yıllarıma yelken açarım. Çocukluğumdan çok başka şeyler vaat eder ilk gençlik yıllarında varettiğim bellek kayıtlarım.  Huzurdan çok ikircik, uyumdan çok ötekilik çağrıştıran bu kayıtlar bana neler eder bilemem. Ama şimdiyi, otuzlarımı unutmak istediğimden eminim. Dünyayı anladığını sanmış, ona tanımlar vermiş, onu sınıflandırmış bir akıl şimdi bana fazla gelir. ”

25 Mayıs 2011 Çarşamba

İç Monolog 17

" Dişçiye gidiyorsun. Dönmeni bekliyor olacağım. Elimde "Özgürlük Aşıkları" var;  Sartre-Beauvoir aşkını anlatan bir kitap. Sen çoktan okumuşsundur bu kitabı. Senin daha önceden okuduğun kitapları okumayı sevmiyorum; heyecansız gözlerle bakarak dinliyorsun çünkü beni. Bilmediğin bir kitabı okuyorsam, soruyorsun ne okuyorum diye. Seni meraklandırmayı seviyorum. Dönene kadar sen, kafenin penceresinden bulvara bakarım. Gelip geçen insanları, yağmur sonrası güneşi, ıslak asfaltta kırılan ışıkları, yaprak açmaya hevesli ağaçları izlerim.  Güneş, defterime vuruyor; yer yer üşüyen tenime sızan güneşin sıcaklığı seni andırıyor. Havanın durgunluğuna kanmıyorum; birazdan yine patlar gök. Nisan havası bu. (...) Birazdan gelirsin ve dünyanın en iyi insanı benmişim gibi bakarsın yüzüme. Sana inanırım, dünyanın en iyi insanı olduğumu düşünürüm. Oysa bugün dedikodumu etmişler sevgilim. Serap'a gidip yeterince iyi biri olmadığımı düşündüklerini, bunu bilmemin de iyi olacağını söylemişler. Neden bana değil de ona söylemişler? Serap'a bu itirazımdan başka şey söyleyemedim: ona neden bana değil de sana söylemişler, diye sordum.  Serap'a aslında benim değil onların iyi olmadıklarını kanıtlamaya çalışmadım. Dedikodu etmeyi bilmiyorum sevgilim. Dedikoducularım hakkında atıp tutmaya tam ısınıyorken,  birden laf döndü dolaştı şiire, müziğe, romanlara, varoluşçuluğa vs. geldi. Serap "Kızım senle konuşulmuyor," dedi. Gülüştük. Sonra seninle buluştuk. Dişçiden dönmeni beklyorum. Sana yeterince iyi biri olup olmadığımı soracağım, unutmazsam. Çünkü aklımda sana anlatacak başka şeyler var..."

6 Mayıs 2011 Cuma

İç Monolog 16

"Şeker pembesi doğum günü pastanın üstüne kondurulmuş otuz yaşını ima eden üç mumu üflerken beni dile İlkay. Vallahi gerçek olacak dileğin, billahi gerçek olacak. Seni tam da istediğin gibi özene bezene seveceğim. Haftada bir sinemaya gideceğiz, modern dans topluluklarının kentimize geldiği günleri hiç kaçırmayacağız, parmaklarını yediğin akdeniz mutfağı yemeklerimden sık sık yapacağım sana, en sevdiğin romancıların müze haline getirilmiş evlerini gezeceğimiz yurt dışı seyahatleri planlayacağız birlikte. Yanında gezdirdiğin çok bilmiş, kazık gibi gülen, vejeteryan, gözlüklü, ölü balık gibi bakan herifi bırak. Her ne anlatırsa parmağının ucuyla havaya bir şeyler çizmesi,senin de sinirini bozmuyor mu? Bu adam önüne her ne yığıp duruyorsa kendi ufkunu da kapatmış demiyor musun içinden İlkaycığım?  Yengeç gibi arkandan seni takip ediyor, kolluyor. Kaptırmayacak aklı sıra seni. Güdülüyorsun, sana güvenilmiyor haberin yok! Bu mumları ben seçtim pastanede. İçeriye de tembihledim, sakın ben gelmeden dizmeyin, dedim. Sarı mum senin platin sarısı kısacık saçlarını, mavi olan deb-i derya gözlerini, kırmızı olan çok içtiğin bir gece beni öpüp sonra özür dileyerek beni kahrettiğin kor dudaklarını; üçünün üzerinde süzülen, çakmağımla yarattığım  alevler ise sana olan aşkımı ima eder. Sen mumları üfleyince,sana olan  aşkım sönmeyecek elbette ama dinginleşmiş bir ilişkiye dönüşecek tanışıklığımız. Ben senin "üstadım" diye seslenerek tatlılıkla derinlik kazandırdığın arkadaşın değil, yıllardır gözden kaçırdığın  ruh ikizin, biricik sevgilin olacağım.  Ah İlkaycığım. Uzak durma da beni sevdiğini itiraf et, beni de bu mumlarla yorma mı diyorsun? Sen bana bir aç kalbini, sonrasını düşünürüz mü diyorsun? Neler geçiyor aklından bilmem ki! Beni görünce ya Freud'dan açıyorsun muhabbeti ya Marx'tan. Lafı oralara getiremiyorum ki! İlkaycığım, en iyisi sen üfle şu mumları. Beni dile. Vallahi gerçek olacak dileğin, billahi gerçek olacak. Önce Dostoyevski'nin evini görmeye gideriz sonra da Kafka. Şu yengeç kılıklı yarı aydın züppeyi bırak yeter ki.  Beni dile İlkay, beni dile. Bir, ik,i üç. Oh!  Üfledin işte. Bak bakayım bana! Beni diledin mi sahi?"

19 Mart 2011 Cumartesi

İç Monolog 15

İÇ MONOLOG 15


"Kitaba hürmet etmediğimden değil, onun en çok hangi yönlerini sevdiğimi kitap da bilsin istediğimden kıvırıyorum sayfalarını. Nesnelerle ilişki kurmayı abartmıyorum. Hem, bir kitapla kurulan hangi ilişkiye abartılmış denebilir ki?

BAHÇE

Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden

Bu kış bu bahçe s.399

Kitap anlamıştır bu dizeleri sevdiğini, ama bana yetmiyor bu bilgi. Ben bu sayfayı neden kıvırdığını merak ediyorum. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Nazan’la Barış daha yeni nişanlanmışlardı. Yankıladılar sözlerini coşkulu bir ses ve neşeyle: Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Garson bu işe alışkın elleriyle getirdi çayları. Elindeki koca kitabı karıştırdıkça sen, kitap bir kuş gibi yaprak yaprak açıyordu kanatlarını. Garsonun yüzünde bozkır çocuğuna yeter bir gülümseyiş vardı. Sana göre şiiri hak eden biri gibi görünüyor olmalıydı bu genç adam. Gel, sana da bir şiir okuyayım dedin ona. Şaşırdı.

KEÇİ YOLU

Keçi yoluyum

Sana

Tam

a

k

ş

a

m



o

l

u

r

k

e

n

s. 1114.

“Tam akşam olurken” dizelerini okurken işaret parmağın yukarıdan aşağı kayıyordu. Garson çocuğun küçük ölçekli gülümsemesi yüzüne yayıldı; gözlerine bir şeyi keşfetmenin ışıltısı yerleşti. Daha bir güzel adam oldu garson çocuk. Bitmez tükenmez İlhan Berk anılarımızdan biriydi işte… Pekala, neden Bahçe şiirinin olduğu bu sayfayı kıvırdın? Açıkla bana! BAHÇE Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden/Bu kış bu bahçe s.399. Birkaç gün sonra geri döneceğini bildiğim, seyahatteki sevgilim! Sen benim haberim olmadan yalnızlıklar mı çekiyorsun? Niçin? Bu soruya yanıt bulmak umuduyla son okuduğun romanlardan birini elime alıyorum: Zaman Yeli. Kitap savaş alanı gibi darma duman. Satırların altını çizip çizip atmışsın. Yalnız başına bir kırlangıç s.132. Sen yalnız başına bir kırlangıç mısın da bu satırın altını çizdin? Kendi kendini zehirleyen öz varlık. İnsanın tanımı. Şeytanın, insanın ta kendisi olduğu gibi s.136. Kendi kendini zehirlediğini mi düşünüyorsun? Yalnız kırlangıç’ım birkaç gün sonra geri döneceksin değil mi yanıma? İlhan Berk sevgine dönelim yine. Romanlar şiiri açıklamaz her zaman. Neydi? Şiir şiirin kurdudur. İşte bir sayfayı daha kıvırmışsın!

SENİ İLK GÖRÜYORDUM


Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.


Yeni bir aşk adınaydı gövden s. 538.

İyiyim şimdi. Anladım ki ruhunda benim bilmediğim kederler, yalnızlıklar olsa da sen neşeyi en sonunda bulup çıkarıyorsun. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Ona neden sığındığını şimdi şimdi anlıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim."

20 Ocak 2011 Perşembe

İç Monolog 14

"Bu son sigarayı içip gideceğim. Sana kırgınlığım hiç geçmeyecek olsa da bugünlük sana sitem etme  hakkımı doldurmuş sayacağım. Arabesk şarkıların içime değmediğini söylediğim zamanlara gülesim var. Herşeyin zamanı varmış diyesim var. Bileti masaya koyup ben gidiyorum dedin ya inanmadım önce. Daha iyi bir adam olmam için geliştirdiğin tehditlerden birini savuruyor, blöf yapıyorsun  sandım. Gülüp geçtim. Nereye gidiyormuşsun, ne işin varmış İstanbul'da, sen buraları bırakıp bir yerlere gidemezmişsin aklımca. Çocukluk arkadaşların, her şeyden önce ailen sonra ben  vardık burada. Sen hepimize düşkündün, bizsiz eksik kalırdın, gidemezdin ki! Öksürür gibi ağlıyorum, böyle tuhaf bir şey yaptığın için, bileti masaya koyup gidecek olmana kanıt sunduğun için. Kimse başkası için yaşamamalı öyle mi? Ben senin için yaşamıyorsam sen ne için benim hayatıma göre hayatını biçimlendirecekmişsin? Reklam işinin merkezi İstanbul'muş öyle ya daha ne kadar sana yapılan iş tekliflerini reddedebilirmişsin? Zaten yürümüyormuş öyle mi buralar, herkes kendi hayatını yaşıyormuş, ben kendi hayatımı yaşıyormuşum öyle mi? Daha iyi bir adam olsaymışım belki hiç aklına gelmezmiş bu gitmeler? Daha iyi bir adam olmak ne demek Yasemin? Söyle nasıl daha iyi bir adam olunuyor, olayım Yasemin! Söndürdüğün sigaranın üzerine basmaya kıyamıyorum izmaritimi, hemen yanına bastırıyorum tüm gücümle. İçim zehir gibi Yasemin. Mutluluklar dilerim dedin ya şaka gibi. Ne mutluluğu Yasemin? Daha iyi adam olurum madem deyince tıslayarak gülerken istihzalı sana artık çok geç zaten önceden çok denedin olmadı işte, senin daha iyiye yürüme yolların tıkanmış deyiverdin. Öldüm mü ben Yasemin? Sen gidince, beni terk edince ben asla iflah olmayacak adamlar rafına mı kaldırılacağım? Bir daha kendimi yenileyemeyecek miyim, kimsenin gözüne giremeyecek miyim? Bundan sonra yaşayacağım hayatta kimsenin beni yeterince sevemeyeceğine inanmam için bir işaret misin sen? Boş ver. Değmezsin üzülmeye Yasemin. Her işlek caddede en az iki tane dikilmiş birörnek kafede mi söyleyecektin bana son sözlerini? Bari  daha seyrek gittiğimiz, kendimi daha değerli hissedebileceğim bir yerde söylesedin benimle güzel yıllar geçirdiğini ama bu kentin ve benim sana artık yük gibi geldiğimizi. Söylediğin acı sözleri bu kafenin uğultusunda eriteyim diye burayı seçtin? Yasemin beni ince olmamakla suçluyorsun, sen çok mu incesin Yasemin? Bileti masaya yayıp bak işte biletimi aldım, işimi gücümü her şeyimi hazırladım evimi kiraladım zaten bir aydır ayrıyız bu işleri kendimce sessiz sedasız yapmak istedim böylesi daha iyi şimdi burada konuştuklarımızdan sonra artık görüşmeyelim ama sen mutlu ol ve unutma ki ihtiyacın olduğu her zaman ben senin yanında olurum dedin. İhtiyacım var sana şimdi Yasemin, hani neredesin? İşbilir yalancı Yasemin. Bir aydır ben ne zaman barışırız acaba diye hesap yaparken ettiğine bak! Aferin Yasemin. Sigaram bitti çoktan ama ben ahmaklar gibi burada oturup duruyorum  Sana kırgınlığım hiç geçmeyecek olsa da bugünlük sana sitem etme  hakkımı doldurmuş saymalıyım kendimi. Bu kadar üzülmeye alışkın değilim ben, alışacak mıyım yoksa!  Arabesk şarkıların içime değmediğini söylediğim zamanlara gülesim var. Herşeyin zamanı varmış diyesim var."

31 Aralık 2010 Cuma

İç Monolog 13

"Duydunuz mu kuşların nasıl kanat çırptığını Mihriban Hanımcığım? Birdenbire pencerenin pervazından  bahçenin ortasındaki yaprakları dökülmüş kiraz ağacına doğru havalandılar. Prrrrrprrrrprrrrr... Prrrrrrprrrrrr....Yağmurun birazdan yağacağını sezdiler de ondan böyle apansız hareketlendiler, öyle ya! Birkaç tohum, birkaç tane kırıntı bulmak ümidiyle bahçeye son bir çıkarma yapıp dönecekler pencerenin pervazına. Yan odadakiler istemiyorlarmış güvercileri, hastalık taşıyorlarmış. Hrant Dink'in son yazısı aklıma geldiydi onlar böyle söyleyince. Avrupalıların güvercinler gelip konmasınlar diye pencere önlerine, çatılara çivi çaktıklarını hatırladıydım... Biz yufka yürekliyiz canım demiştim hiç öyle şey yapar mıyız Hrant Bey oğlum? Ama eskisi gibi değil hiçbir şey. Olmayacak işler olduruluyor. Şu güzelim kuşlarda hastalık ne gezer, diyemiyorum Mihriban Hanımcığım, siz benim gözlerimden anlıyorsunuz ama ne düşündüğümü. Geçenlerde bana 'Kuşları gördükçe yüzünüz gülüyor Kadriye Hanım,'demiştiniz. Ben de gözlerimle onaylamıştım sizi. 'Ama kış geldi mi onlarcası üşüşüyor hastanenin bahçesine diyorlar, gitsinler diye ağaç dallarına, pervazlara CD asacaklarmış,' diye eklemiştiniz. Ne çok üzülmüştüm bilseniz. Az kalsın ağlayacaktım. yaşlılık işte tutamıyorum muslukları, öyle söylüyor hastabakıcı Musa Efendi. Sonra konuyu kapatıp bir gün önce gelen gelinizle torunuza getirdiniz sözü. Torununuz kreşe alışamamış, gelininiz bir an evvel iyileşip eve dönmenizi bekliyor ve torununuza yeniden sizin bakmanızı istiyormuş. Ne güzel, siz de zaten böyle olsun istiyorsunuz değil mi Mihriban Hanımcığım? Daha dört yaşında Mert, bir yıl daha evde kalabilir diyorsunuz, emekli bir eğitimci olarak haklısınızdır kuşkusuz. Prrrrrrrrrprrr.... Prrrrrrrrprrr.... Bakın işte, geldiler. Söylemiştim size Mihriban Hanımcığım geri gelecekler diye! Konuşamıyorum ben Mihriban Hanımcığım, çenem kıpırdamamaya ant içmiş, gözlerimden anlayınız lütfen de söyleyiniz CD filan asmasınlar pervazımıza. Onlardan başka gelenim gidenim yok. Hem siz yakında taburcu olacaksınız, ben daha uzun süre buradayım, kuşlarımı kovalamasınlar. Prrrrrrrrrrrrrprrr... Evde uzun süre kapalı kalmaktan, yalnızlıktan diyorlar, konuşmayı unutmuş diyorlar, konuşmayı reddediyor diyorlar. Bilemiyorum Mihriban Hanımcığım, bildiğim şu ki artık konuşmak istemiyorum. Lütfen gözlerimden anlayınız, CD filan asmasınlar pervazımıza. Prrrrrrprrr....Bakın yine uçup gittiler. Geri dönecek yeri olsun kuşlarımın, lütfen Mihriban Hanımcığım..."

6 Aralık 2010 Pazartesi

İç Monolog 12

"Parmağımı yaktım. Musluğu açıp altına tutuyorum şimdi. Arada çekip ovuşturuyorum, üflüyorum. Herşey birbirinin nedeni olarak yaşanıyor bu lavabonun kıyısında.
Nedensiz yaptığım bir edim var mı dersin? Rasyonalizme inanmıyor değilim ne yazık! Serde kaderci olmak da vardı. Ancak bugünlerde bizim rasyoya inanmak istemiyorum.
 Fazlasıyla ortaya koyarak seviyorum seni. Seni  ayan beyan sevdiğim için beni sevmiyorsun. Sululuklardan hoşlanmadığın için... İçinler yüzünden.
 Rasyonalizm, aşk gibi akıl dışı olgularda zaten işlemez mi diyorsun? Peki ya bu keder neden?  Aşk nedeniyle kederlilik hali. Hadi cevap ver bana bilgiç sevgili? Nedenler yüzünden. Korkma şu durumda kaderciliği seçmeyeceğim. O kadar kötü değilim. Başka şeye, başka şeye dayandıracağım durumumu...."

Dış Ses: Üffffff,üffffff,üfffffff.

"Bir içgörü  bendeki. İçgörüme göre giderek daha mutsuz olacağım.  Sevmeyeceksin beni, seni böyle uluorta sevdiğim için. Bir de sululuklardan hoşlanmadığın için. İçinler yüzünden."

30 Kasım 2010 Salı

İç Monolog 11

"Bugün bir iç monolog yazmalıyım. Bir adam düşünmeliyim. Kadın olmasın; çok içerden yazarım diye endişeleniyorum. Öyle hassasım ki şu sıra, fire vermekten korkarım...Adam, diyordum. Bir işi olsun her gün sabah 9'da gittiği...

17 Kasım 2010 Çarşamba

İÇ MONOLOG 10

"Çoktan unutmuşsun beni.  Bu gülüşler, bu iltifatlar, bu vaatler hiç tanımadığım yeni arkadaşlarına mı? Artık şu kıvırcık saçlı kıza mı anlatıyorsun son zamanlarda neden kilo aldığını?  Sürekli eli saçlarında gezen çukur yüzlü adama mı dert yanıyorsun benzin fiyatları yükseldi diye? Bir gün gelecek çaprazında oturan uzun parmaklı, öğretmen kılıklı kadına bir sırrını  mı vereceksin kimseye daha önce vermediğin? Tutacak mı sırrını, peki?  Niçin tutmasın, öyle ya? İnsan yerimi kimse tutmaz sanır; yanılır. Gülmekten sarsılırlen sen nasıl da sıvazlıyor sırtını kıvırcıklı saçlı kız? Hani şu neden kilo aldığını anlattığın... Gözün değmeden bana, kaçırmadan tadını kalkmalı senin "karşı masa"ndan.  Çoktan ayrı masalarda olduğumuzun ayırdına varıp şu muhakemenin aynını yapma diye buhar olup uçmalı bu benim artık pek uğramadığım ama senin belli ki yeni arkadaşlarınla epey sık geldiğiniz kafeden. Baksana bu bana da tanıdık gelen garson nasıl da biliyor seninle nasıl konuşulacağını? İçten ama saygılı?.."

29 Eylül 2010 Çarşamba

İç Monolog 9

"Seni özlemek duygusunun adını koyamadığım bir duyguya tam olarak ne zaman ve nasıl dönüştüğünü  bilemiyorum. Sait Faik'in Son Kuşları'ndaki anlatıcı, özlediği kuşların adaya gelmelerini beklemekten öteye geçerek iklimin, mevsimlerin, insanların değiştiğine yormuştu ya aklını hani aniden. Olga Oblomov'dan ümidini kesince anlaşılır biçimde ama ansızın Stolz'a açmıştı yüreğini. Ya da Giovannino ve Serenella kurutulmuş kelebek koleksiyonuna dalıp gitmiş varlıklı çocuğa yaramazlık yapmayı aklından bile geçirmediği için bir süre acıdıktan sonra hoplaya zıplaya evlerine dönmüşlerdi. Aysel, ölmeye yattığı yataktan doğrulup yaşamaya gitmişti. Bir duygudan ötekine mi geçeriz  yoksa süreğen biçimde bir başlangıç duygusunu mu dönüştürür dururuz? Bir kurgunun yoğunluğunda değil de  bir gerçekliğin yavaşlığında salındığımdan ancak bir geçiş evresinde olabilirim. Kuşların gelmeyeceğini anlamak, Oblomov'un asla değişmeyeceğine aymak,  varlıklı çocuğun  yerinden kalkmayacağını kabullenmek, yaşamanın dürtüsel bir ödev olduğunu kavramak anındayım. "

28 Ağustos 2010 Cumartesi

İÇ MONOLOG 8

"bir şeyleri unutmamışımdır umarım saati kurdum pencereleri kapattım dosyayı ayakkabılığa koydum annemi aradım endişelenme dedim gittiği gibi geri gelir başka nereye gidecek bu adam kırk yıllık kocan hep aynı şey bahar gelince babam çekiyor restini ben ayvalık'a yerleşeceğim diyor sen de inanıyorsun üzülüp ağlıyorsun ben konu komşumu eşimi dostumu çoluğumu çocuğumu bırakıp bir yere gidemem diyorsun kavga ediyorsunuz dedim sen ağladın yine beni dinlemedin yaşlanınca ben sana öğüt vermeye başladım diye düşündüm ama bunu sana söylemek istemedim sabırsızsın sabırlı olmalısın erkekler böyledir arada cesaret gösterisi yapmaktan hoşlanırlar sen bir kadın olarak onun söylediklerine kulak asmamalısın altmış beş yaşından sonra yeni bir hayata nasıl başlayacak sence mümkün mü böyle bir şey hem olursa da ne olur ki bırak gidip yerleşsin oraya sen de benimle yaşarsın sen ben kibrit birlikte yaşarız

23 Ağustos 2010 Pazartesi

İÇ MONOLOG 7


Salon
Nerdeden çıktı şimdi bu kuş sesi? Gece kuş ötmez ki!
Gece mi? Saat 4.00. Sabah oldu neredeyse.
"Şu alaycı yüzün. Her şeyi bilmişliğin."
Üstelik gece öten kuşlar da var.
"Hep daha fazlasını gerçekten bilmişliğin ya da çocukluğumdan beri senin  hep böyle olduğuna inanmışlığım. Hepsi saçmalık. Hepsi aldatmaca."
....
Bahçe
Ah bunca Ağustos sıcağından sonra yüzüme yüzüme vuruyor rüzgar. Bak Ayla, sonbahar gelmiş. Hoş geldin sonbahar!
"Üşüteceksin abla! İçeri  girsene!"
 Bu hava bana yeni bir beste bile yaptırabilir. Getirir misin gitarı odadan!
"Alacak yine hırsını ondan. Yeni gelen mevsimi, insanları, kaybettiklerini sığdıracak içine tıkış tıkış .  Sonra da  boğulup kalacak hepsinin içinde. Güç bela çıkacak bu yığıntının arasından. En son yaptığı üç şarkının sonunda olduğu gibi, ağlayacak. "

9 Ağustos 2010 Pazartesi

İÇ MONOLOG 6

"Sevdiklerimin hiçbiri anlamadılar beni."
"Acımasana kendine!"
" Anlamış olsalardı beni şimdi bu sıcak gecede, bu dolmuşta, bu içler acısı parasızlıkta yapayalnız bırakmazlardı."
"Sen öyle kolay anlaşılacak biri değilsin ki! Vallahi ben bile anlamıyorum seni."
"Kapıyı çarpıp çıktım da birisi arayıp sormadı, nereye gidiyorsun, diye."
"Gitmenin sebebi onlardan kurtulmak isteğin değil miydi?"
"Onlardan nefret etmiyordum ki, beni anlamalarını istiyordum."
"  Sen öyle kolay anlaşılacak biri değilsin... Vallahi!"

4 Ağustos 2010 Çarşamba

DİYALOG İÇİ MONOLOGLAR

"İyi niyetli... Yetmez.
 Ödün? Bedel?
 Samimiyetle kaygılanıyorsa, canhıraş bağırışları ikna içinse, kalsın!...
Bütün bunları sonra düşünelim..."
"Ne düşünüyorsun. Hadi yaz!" diyorum.  Defterime işte bunları, yukarıdakileri yazıyor.

30 Temmuz 2010 Cuma

İÇ MONOLOG 5

Şıpır şıpır terliyor. Takside camlar açık ama faydasız. İçeri sıcacık rüzgarlar giriyor. Elleri terler en çok, bir de yüzü. Çantasından kağıt mendil çıkardı.   Makyajı erimiş yüzünü sildi, sonra ellerini. Sol elinin ayasına tükenmez kalemle yazdığı notu gördü: Ecco Homo.
"Ödünç kitap vermeyi sevmiyorum. Yıpratıyorlar, bir yerde yitiriyorlar, unutuyorlar, başkasına ödünç veriyorlar... Ağzımdan çıkmış bulundu bir kere,  darmadağınık raflarımda bir eski kitap daha arayacağım. Ecco Homo'u bu kez. Mavi  beyazdı kapağı sanırım. İçinde kısa bir armağan yazısı...Bir dosttan, uzun yıllardır görmediğim."

25 Temmuz 2010 Pazar

İÇ MONOLG 4

"Bana boş yere kızıyorlar... Geçmişi anarken Selim İleri'nin romanlarının, denemelerinin ruhuna büründüğümü bilmiyorlar çünkü. Ne kin ne öfke ne de ağır hiçbir duyguya yer olmaksızın geçmiş hep güzel bir ülkedir benim alemimde. Manolyalar, kasımpatılar, menekşeler, sardunyalar... Sonra gökyüzü, deniz, sıcak asfalt yollar, serin balkonlar, kıpırtısız duru bahçeler...  İnsanların en güzelleri, allanıp pullanıp kondular geçmişin mecrasına: Başka kentlerde kalanlar, başka ülkelere göç edenler, bu dünyayı bırakıp gidenler...

22 Temmuz 2010 Perşembe

İÇ MONOLG 3

"Mesela bugün öğle üstü ancak şnorkelle görebildiğim ve 30 cm den fazla yaklaşamadığım küçük gri, yeşil balıklarla denizin derinliklerinde bir gün geçirmek mümkün müdür? Alsalar ya karada biriktirdiğim tüm kaygıları üstümden, silseler ya yolunda gitmeyenlerin ağzımda bıraktığı ekşi tadı...Ben de uçuşsam onlar gibi oradan oraya, buruşturmasam yüzümü de hep biraz hayret dolu hep ferah feza bir ifadeyle seyreylesem alemi..Olmaz mı?"

16 Temmuz 2010 Cuma

İÇ MONOLOG 2

"Sen gittiğinde de böyle olmuştum. Gizli bahçemde bir ağaç devrilmişti. Demek duygular birbirini andırıyormuş, öyle mi? Ya da biz devşiriyormuşuz onları halden hale. Katmerleniyorlarmış, derinleşiyorlarmış,dallanıp budaklanıp daha başka türlü acılar veriyorlarmış her yeniden hissedildiklerinde. Mesela şimdi veda ettiğim  bir başkası. Ama ben hem onun hem senin hem tüm kaybettiklerimin yasını birden tutuyorum. "

15 Temmuz 2010 Perşembe

İÇ MONOLOG 1

 Kırmızı- turuncu renkli, uzun, dayanıklı yapraklarıyla pıt diye düştü başına bir acemborusu. Sonra sekti, masaya inişe geçti bu civelek çiçek.
 "Neredeyse çay bardağımın içine düşecekti!"
Gülüverdi insan sesiyle dolu sokakta yalnız oturan.
Birazdan bir kişi daha gelecek yalnız oturanın masasına, ardından biri daha... Masaya davetli üçüncü kişi biraz gecikeceğini önceden haber verdi ama ikinci davetlinin gelmesi an meselesi.
 Pıt diye bir acemborusu daha düştü masaya taptaze, dipdiri. 

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...