Yabancıdan
zarar gelmez , buralı olan bitirir dünyayı.
Tezer
Özlü’den Bilge Karasu’ya, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a kadar neredeyse tüm
modernist yazarlarımız “yabancılaşma” kavramıyla etiketlenmişlerdir. Bu
yazarlar, sözde “halktan kopuk, yaşamdan
kopuk kurgu karakterleriyle” açlık,
yoksulluk gibi “gerçek” sorunlardan uzaklaşmışlardır. Toplumsal kurallarla
dertleri olduğu için “öteki” sayılmışlardır. Onlarla ilgili yazılan kimi edebiyat
eleştirisi yazılarında “Aslında toplumsal değerlerimizle barışsalardı, bizim gibi
ne de güzel mutlu olurlardı,” düşüncesinin gizil olarak okuyucuya verildiğini
düşünürüz. Bu bakış açısıyla yazılan eleştirilerde, yabancılaşmış yazarlarımız
bu duruma kendileri de düşmemiştir. Yabancılaşmayı konu edinen yazarlarımız, başta
Virginia Woolf ve James Joyse olmak üzere “Batıılılara özenerek” onların
yitirdiği manevi değerleri sanki biz de yitirmişiz gibi davranmışlar ve topluma
sırtlarını dönmüşlerdir. Halbuki değerlerimiz yerli yerinde duruyordur. Sanki toplumsal değerlerle barışmak isteğe
bağlıymış gibi toplumsal dayatmalara gözü kapatmak sanki iyi bir şeymiş gibi...
Ki değer diye adlandırdığımız kavram toplumdan öte kişiden kişiye değişir; bana
değerli gelen size gelmeyebilir.
Yaşama
yabancılık, insanlara yabancılık sahiden kötü müdür? Yeniden düşünelim.
