23 Temmuz 2011 Cumartesi

Masal Yaşı Geçenlere Masallar 5

Parmaklarıyla duvarda oynattığı martı gölgesi canlanıvermiş. İki el büyüklüğündeki martı, büyümüş de büyümüş; odasında yalnızlık oyunu oynayan kadını, alıp götürmüş İstanbul Boğazı'na.
Yetişkinlerin oyunları gerçek olur bir gün, çocukların değil.

14 Temmuz 2011 Perşembe

KOLTUKTA ÖYKÜ HATIRLAMAK, ÖYKÜYLE YAŞAMAK


 Yorgunluktan koltuğa düşmüşken yani hayat size yapacağını yapmış; artık dalgasız akıp giderken belleğinize bir dizenin takılabildığı gibi, bir öykünün tümcesi, imgesi, benzetmesi düşebilir. Mesela aç olduğunuzu duyumsarsınız, kalkıp yemek hazırlamaya dermanınız olmaz;  Vüs’ot O. Bener’in Havva öyküsü düşer aklınıza. Açlığı ölmekle ilişkilendirir, kalkıp yemek hazırlamaktan toptan vazgeçip uykuya teslim olursunuz. Ya da tatil derdine düşersiniz, Sait Faik’in Barba’sı dolanır koltuğun tam karşısında. Çocukluğunuza dönmek arzusu bir an sizi canlandıracak sanırsınız; İtalo Calvino’nun Büyülü Bahçesi’ndeki Serenella’nın hiç kaygısız havuzda yüzüşü canlanır gözünüzde. O günleri yeniden yaşamak, hiç olmazsa çocukluktaki bir duyguyu tam tamına hatırlamak sahi mümkün müdür, diye sorgularsınız kendinizi.
Kanepeye sizi yapıştıran bir yalnızlık hali varsa üzerinizde Oğuz Atay’ın Babama Mektup’unu hatırlamanız işten değildir:
“Hani ben sana kızınca ya da belirsiz nedenlerle içimde tanımlayamadığım sıkıntılar duyunca gidip sabahlara kadar içerdim ya, şimdi öyle yapmıyorlar babacığım: Artık içki de iyi gelmediği için böyle durumlarda
koltuklara baykuş gibi tünüyorum.”
Fark edersiniz ki siz de oturduğunuz koltuğa baykuş gibi tünemektesinizdir. Sizi kucaklayıp başka bir yere bıraksalar, oraya da böyle tüneyeceksinizdir. Romanlar için söylenir bu; ama kim demiş öyküler için de geçerli olmadığını bu tartışmanın: Hayat mı öyküleri kurar öyküler mi hayatı? Bence öyküler hayatı, hayat öyküleri kurar durur. Nasıl mı? Yazar birimizden bir şey görür, tarif eder bırakır; gün gelir biz yazarın sunduğu tarifi okur, aklımıza yazarız; vakit eriştiğinde de tarif edileni yaşarız. “Ben bu duyguyu nereden hatırlıyorum?” diye sorarız kendimize. “Neden başka bir şeyi değil de tam da şimdi koltuğa baykuş gibi tünediğimi sanıyorum?”
Öykü okumayanların nasıl yaşadığına şaşar dururum. Onların aslında yaşamadıklarına, yaşadıklarını sandıklarına hükmedebilirim, aklım almaz böyle bir şeyi. Hayat boyu içine düştüğümüz duyguları ayırt etmek boynumuzun borcudur; çünkü yaşamak en büyük ödevimizdir.
Daha çok öykü daha çok hayat!

4 Temmuz 2011 Pazartesi

İç Monolog 19

"Annemlere her geldiğimde bu odada sönüveriyor yetişkinliğim. Hep on yedimdeyim bu odada. Hep günlük yazıyorum, hep Sartre okuyorum, hep sıkılıyorum, hep yan komşunun bulaşık yıkama sesiyle hiçliğin ne çok yer tuttuğuna hayret ediyorum, hep pencereden dışarı bakarken başka kentlere gitmenin düşünü kuruyorum. Gençliğime duyduğum belirgin bir özlemim yok benim. Daima ileri adım atanım ama yeni adımında eskisini unutmayanım. Bugünüm dünümden, dünüm bugünümden iyi değil. Hayat bu; nasıl başlarsan öyle gidiyor. Söyle Sartre, neden böyle oldu? Hani hayat akıp giderken varedecektik kendimizi? Düşündükçe değişeceğimi sanırken özüme dönüyorum büsbütün. Özüm ne benim peki, bliyor muyum? Gidecek kentlerim çoğaldıkça, kalabalıklaştıkça insanlarım kapanıyorum kendime büsbütün.  On yedi yaşımda barıştığım yalnızlığım yıllar geçse de hiç eksilmeyecek. Bu odaya kimbilir neleri yaşayıp neleri eskiterek  gelip gideceğim, kahverengi kanepeye uzanıp huzursuz bir uykuya dalacağım. Uyanınca aslında hiçbir şeyin değişmediğini, değişenin yanı başımda akıp giden hayat olduğunu, benim ona salt izleyici kaldığımı anlayacağım. Hayat üstüne düşünüp düşünüp atmosfere tabelalar yazacağım; ama hayatım koşturarak eriyecek sıfır noktasına dek."

28 Haziran 2011 Salı

Yaz Mevsimi İçin Kitap Listesi

“Bana bu yaz okuyabilmem için bir kitap listesi verebilir misin/iz?"

Yaz geldi ve insanlar gözlerini aça aça bu soruyu sorarak karşıma çıkıyorlar. İtiraf etmeliyim ki kendimi en çaresiz duyumsadığım anlardan birini yaşıyor olurum bu soruya yanıt ararken. Neden mi? Açıklayayım:

Yaz mevsiminin üç ay olduğu aklıma gelir; şimdi ben öyle kitap adları saymalıyımdır ki bu üç ayın sonunda benden liste isteyenin feleği şaşmalı, eylül ayı geldiğinde bir devrimi ardında bırakmış olmalı, diye düşünürüm. Neden kitap okumayı devrim yaşamak olarak saydığımı uzun uzun anlatmak niyetinde değilim. Şu kadarını söyleyebilirim ki bana göre okuduğumuz kitaplar bizi alt üst etmelidir; aklımızı bulandırmalı, ruhumuzu darmaduman etmelidir. Bu sınıfın dışında kalan kitaplar kimse kusura bakmasın laf-ı güzaftır. İnsanı bildiğinden şaştıran kitapları okuyup da hiç değişmeyen insan yok mudur? Olmaz mı, hatta pek çoktur. Onlara "nasipsiz" derim ben. Üzülürüm nasipsizlere, bir şey de yapamam yazgılarını bozmak için.

Defterimden kopardığım bir sayfaya, olmadı uzatılan kağıda yazarak oluşturmaya başlarım benden istenen listeyi.

Sartre, Camus, Dostoyevski, Proust, Beckett, Woolf, Kafka, Kundera, Gonçarov, Balzac geliveririr hemen aklıma. Biraz düşününce Faulkner, Cervantes, Homeros, Calvino, Borges, Joyce düşer belleğime. Kalem marifetiyle kafamı kaşıdığımda Shakespeare, Moliere, Brecht; burnuma dokunduğumda Tolstoy, Hardy, Mussil, Orwell “beni de yaz” diye fısıldarlar kulağıma. Listeye gözlerimi kısarak ciddiyetle uzaktan bakar, memnun olur, kağıdı uzatırım. Bendeniz işe yaramış, muhatabım ereğine ulaşmış bir insanın rahatlığıyla gideriz artık kendi yollarımıza.

Yolda bir anda aklıma Gogol gelir; kahrolurum. Art arda Beauvoir, Nietzsche, Ajar vicdanımı sızlatır. Eve yaklaşırken listeye hiç Türkçe edebiyattan isim yazmadığımı fark ederim. Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Kemal, Füruzan, Orhan Pamuk, Sabahattin Ali, Sait Faik üşüşür başıma. Çok utanırım.

Şimdiye dek yazdığım hiçbir kitap listesi  mükemmel olamadı. Çünkü “kişisel devrim” yollarının taşlarını oluşturduğunu düşündüğüm ama sonradan aklıma düşen bir kitap yakamdan tuttu; onu unuttuğum için beni deli etti. Neyse ki “İnsan daima unutur. Yapabildiği tek tanrısal eylem hatırlamaktır.” Listelerdeki eksiklikleri, ardından yaşadığım vicdan azapları belleğimden silinir gider.

Benden haziran ayı  itibariyle kitap listesi isteyen ama kendilerine bu listeyi bir türlü ulaştıramadığım kişilere aşağıdaki listeyi sunmak isterim. Tahmin edebileceğiniz gibi bu liste de eksik kalacak, ben günler sonra ya da aylar bu listedeki eksiklere yazıklanacağım.

Homeros İlyada ve Odessa

Cervantes Don Kişot

Dante İlahi Komedya

Virgillius Aeneas

James Joyse Ulysses

Franz Kafka Dava, Amerika, Dönüşüm

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Kimlik

William Faulkner Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken

Jean Paul Sartre Bulantı, Edebiyat Nedir?, Sözcükler

Fredrich Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt

Theodor Adorno Minima Moralia

Honore de Balzac Madam Bowary

Fyodor Dostoyevski Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar, Beyaz Geceler

Tolstoy Anna Karenina, Diriliş

Ivan Gonçarov Oblomov

Charles Dickens İki Şehrin Hikayesi

Virginia Woolf Mrs. Dalloway, Kendine Ait Bir Oda

George Orwell 1984, Hayvan Çiftliği

Thomas Hardy Adsız Sansız Bir Judge

Italo Calvino Kozmokomik Öyküler, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

Jorge Luis Borges Kum Kitabı, Alef

Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde

Robert Mussil Niteliksiz Adam

Albert Camus Yabancı, Sisifos Söyleni

William Shakespeare Othello, Hamlet, Kral Lear

Jean Baptiste Moliere Cimri, Hastalık Hastası

Bertold Brecht Üç Kuruşluk Opera

Max Frisch Homo Faber

Emile Ajar Onca Yoksulluk Varken, Yalan Roman

Simone de Beauvoir Mandarinler

Anton Çehov Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi

Emile Zola Nana, Germinal

Maksim Gorki Ana, Benim Üniversitelerim

Nikolay Vasilyeviç Gogol Bir Delinin Hatıra Dafteri, Müfettiş

Johann von Goethe Genç Wertherin Acıları

Victor Hugo Sefiller, Notre Dame’ın Kamburu

Alexandre Dumas Monte Cristo Kontu

Samuel Beckett Aşksız İlişkiler

Andre Morea İklimler

Thomas Mann Büyülü Dağ

George Perec Uyuyan Adam

John Fowles Mantissa

Paul Auster Görünmeyen

Ursula Le Guin Mülksüzler, Atuan Mezarları

Cengiz Aytmatov Cemile, Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Oğuz Atay Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken

Nazım Hikmet Ran Şeyh Bedrettin Destanı

Yaşar Kemal İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Karıncanın Su İçtiği

Orhan Kemal Murtaza, Cemile, Baba Evi

Saahattin Ali Değirmen, Kürk Mantolu Madonna

Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Yusuf Atılgan   Aylak Adam, Anayurt Oteli

Gürsel Korat Zaman Yeli, Güvercine Ağıt, Kalenderiye

Orhan Pamuk Sessiz Ev, İstanbul, Beyaz Kale

Füruzan Parasız Yatılı

Hasan Ali Toptaş Gölgesizler

Adalet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi

Sait Faik Abasıyanık Lüzumsuz Adam, Son Kuşlar, Semaver

Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm, Berci Kristin Çöp Masalları

Cemil Kavukçu Gemiler de Ağlarmış

İhsan Oktay Anar Puslu Kıtalar Atlası

Alev Alatlı Yaseminler Tüter mi Hala?



Altmış iki yazarın adı geçmiş listede. Eminim ki blog okuru bu listeye başka isimlerin de yazılmasını isterdi; ancak yaz tatili için altmış iki yazar seçenekli bu liste hiç de dar kapsamlı sayılmaz. Umarım ki benden okuma listesi isteyenlere bir yanıt verebilmişimdir. Bol okumalı bir yaz diliyorum.

Not: Şiiri unutmuşuz; bana hatırlatıldı. "Yazın şiir okunmaz mı?" sorusuna sıkı bir şair listesiyle yanıt verelim o zaman:

Seyyid Nesimi, Fuzuli, Şeyh Galib, Charles Baudelaire, Friedrich Hölderlin, Rainer Maria Rilke, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Louis Aragon, Nâzım Hikmet, Pablo Neruda, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Paul Celan, Odisseas Elitis, Edip Cansever, Cemal Süreya, Gülten Akın, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Ahmet Telli, Enis Batur, Aydın Afacan, Ali Günvar, Hüseyin Ferhad, Vural Bahadır Bayrıl.

23 Haziran 2011 Perşembe

İç Monolog 18

“Kıyıya vuran şu dalgalar gibi ruhum:  Gelgit dolu, pır pır eden, serin. Şimdi çocukluğumu geçirdiğim kente çoktan durgun bir akşam serilmiştir; oysa burada öğle güneşi vazgeçmiyor, çirkince gülüyor apaçık. Kiliseyi geçince bir cadde incelirdi koruluğa doğru. Caddenin karşısındaki okulumu değil, karşıya geçerken ancak sekiz yaşındaki bir çocuğun hayata ilişkin bozulmamış dikkatini özlüyorum. Her şeyim dağınık;unutkanlıklarla, tez canlılıkla kotarılmış işlerle bitirilmiş bir günün sonundaki gece yorgunluklarını biriktiriyorum ömür diye. Çocukken gittiğim okulun önünde koruluğa doğru bir caddenin inceldiğini bilirdim, ancak onu bu kadar özleyeceğimi düşünmezdim. Düşünsem, ferah bir gönülle geçer miydim karşıya?  Caddenin üzerindeki arabaları, trafik lambalarını, kaldırımında yürüyen yetişkin insanları silikleştirip şekerci dükkanının vitrinini büyüterek, çocukları küme küme dolaştırıp kalabalıklaştırarak, okul kapısının yanındaki küçücük bankı uzatıp genişleterek devingen bir bellek kaydı oluşturduğumu bilseydim; bu kaydın yıllar sonra Cunda’da içime düşeceğini ve gözlerimden şıpır şıpır yaşlar döktüreceğini kestirseydim ben o caddeyi her gün gönül rahatlığıyla kat edebilir miydim? Cumartesi günleri okul yarım gündü ve Monsieur Phillippe bizi kilisenin hemen ilerisinde, pazarın kurulduğu meydanın kuzeyindeki evine götürüp çocuk algısıyla çok yaşlı sandığımız ama ancak elli beş altmış yaşlarındaki karısının hazırladığı çöreklerden ve portakal suyundan bize ikram ettiğinde ben müdür yardımcısı olan bu sevimli adama, Monsieur Phillippe’e sıkı sıkı sarılmaz mıydım? Oysa ben, o evin bahçesinde koyu bir gölge altında sadece çörek yiyip portakal suyu içen; tüm çocuklar gibi ancak sevilmeyi bilip henüz sevdiğini göstermeyi öğrenmemiş kısa saçlı bencil bir kızdım.  Evet, hepsi olması gerektiği gibiydi; çocukken bilmeden, özensizce yaşıyoruz;  büyüyünce de bu hoyratça geçip giden çocukluğumuzu hatırlıyoruz. Çocukluğumuzun hoyratça geçip gidişinin bizi çaresiz bıraktığı ama  kusursuz bir geçmiş yaşadığımız yanılgısıyla çirkin şimdimizi aydınlattığı  doğru değil mi? Hatalı bulduğumuz hayatla mücadele için tek sığınağımız olan çocukluğumuz ve ondan doğan anılar, nesneleri ve insanları kusursuzlaştırdığımız kesitlerden oluşuyor.  Yine çocukluğumuz onu hangi yoksunluklarla yaşarsak yaşayalım, kusursuzluk yanılgısıyla ruhumuzu sarıyor, başımız bu dünyayla belaya girdikçe bizi onu süreğen biçimde anımsamaya mahkum ediyor. Peki neden şimdi? Neden Cunda’da ben bu özlemi bu kadar derinden hissediyorum? Martılar yüzünden mi? Martılar kulağıma ara ara fısıldadıkları gibi gece olduğunda insanın gözünün gördüğü yerlerden uzak köşelere sığınmayacaklar mı? Dönüp gittikleri gizli yuvalarına saklamayacaklar mı ruhlarını? Ruhumu saklamak mı istiyorum çocukluğumun geçtiği kente? Orada o ruhu yıkayıp tekrar diriltmek mi istiyorum hayata?  Ben Cunda’da, ülkemin en sevdiğim yerindeyim. Ama çocukluğum çok uzakta başka bir ülkede kaldı. İnsanın en büyük ayrıcalıklarından biri çocukluğunun geçtiği kentlere, kasabalara dilediği zaman uzanabilmesidir. Mimarisi değişse de, tanıdığı tüm insanlar o diyardan göçüp gitse de tepesinde duran gök, başına inen yağmur insanı çocukluğuna götürmeye yetecektir. Ben yurtsuzum şimdi. Çünkü insanın yurdu çocukluğudur. Elbet bir gün yine gidilir; ama şimdilik bu uzaklığa tesellim yok. Belki son yudumu içip yerimden kalkarsam; limanın sonundaki salaş kahvehaneye oturup bir çay içersem ilk gençlik yıllarıma yelken açarım. Çocukluğumdan çok başka şeyler vaat eder ilk gençlik yıllarında varettiğim bellek kayıtlarım.  Huzurdan çok ikircik, uyumdan çok ötekilik çağrıştıran bu kayıtlar bana neler eder bilemem. Ama şimdiyi, otuzlarımı unutmak istediğimden eminim. Dünyayı anladığını sanmış, ona tanımlar vermiş, onu sınıflandırmış bir akıl şimdi bana fazla gelir. ”

20 Haziran 2011 Pazartesi

İnziva/Yalnızlık-Güncelleme

Şöyle sessizce köşemde, kendi kitaplarımı okuyarak, yazılarımı yazarak geçireyim günlerimi diyordum kaç zamandır. Blog yazılarına ara vermenin ötesinde dışarıda akan hayata sırtımı döndüğüm de söylenebilir bu süre zarfında. Blog okuru endişeye kapılmasın, blog yazarı depresyonda değil ama yörünge değiştiriyor olabilir.
İnziva ya da yalnızlık hem okur hem yazar için bir beslenme yoludur. Çünkü insan yalnızlığında kendini anlar; gereksindiklerini sezer; vermek istediklerini, almak istediklerini belirler. Yalnızken öğreniriz hataya düştüğümüzü, birini özlediğimizi, tebdil i mekan eylemenin gerektiğini, yeni arkadaşlıklara yelken açmak zamanının geldiğini hatta birine aşık olduğumuzu… Kalabalıklar içinde yüksek sesle konuşmak neşeyi çağrıştırsa da çoklukla tüketmenin, eteğimizdeki taşları birbirimize göstermenin, eski bilgilerimizin şimdide ışıldamasının eylemidir.
Hepimiz derin yalnızlıklara batmış ve bu bir daha başımıza gelmesin der gibiyiz. Sanki yalnızlık sevilmeyen insanların yazgısı gibidir; neşeyle yaşama sarılan insanlar yalnızlığı istemezler, isteseler de yalnız kalmazlar gibi gelir. Oysa ben, neşeli insanların kendi varlıklarından hoşnut olan insanlar olduğunu; bu yüzden yalnızlığın tadını da en çok onların çıkardığını düşünürüm hep. Sait Faik’in öykülerinin günlük yaşayan balıkçı kahramanlarını düşünün ya da Salinger’ın Holden Caulfield’ını. Neşe kendini bilmekten, kendinden haberdar olmaktan, dünyanın ve diğer insanların özünde yatan sırları keşfetmekten doğar. Yalnızlık, içe dönüş derinleşmeyi, yeni keşifler yapmayı getirir. Elbette sözünü ettiğim yalnızlık, bilerek istenmiş bir yalnızlıktır. Güç bela güzel insanlara rastladığımız şu dünyada dost ve sevgilinin eksikliğinden doğan yalnızlıkları yüceltiyor değilim.
Sözün özü şudur: Blog yazarı içine döndü; kendini ve dünyayı keşfe daldı. Dış aleme dönüp blog yazılarımı güncellemem konusunda zarif uyarılarda bulunan incelikli okurlarımı daha fazla bekletmemek için yazıverdim bu yazıyı. Bir de şunu ekleyeyim yalnızlık çok uzun sürerse tat kaçırır; kısa süre zarfında yine yüksek sesle konuşmaya başlarım gibi geliyor, eteğimdeki taşları dökmek isterim blog okurlarına. Hem de yaz geldi; geniş zamanlar bırakıldı kucağıma. Yalnız kalmak, yüksek sesle konuşmak için yaz mevsimi, blog yazarına ve okuruna iyi gelecektir diye umuyorum.

27 Mayıs 2011 Cuma

Romana İhanet

Romana nasıl ihanet edilir?
1- Şiiri daha çok sevmeye başlamakla,
2- Her önüne gelen heyecanlı anlatıyı beğenen bir okur olmakla,
3- Roman uyarlaması filmleri alkışlamakla; hatta bu filmleri izlemekle yetinip romanın aslını okumaya yeltenmemekle,
4- Romanı bir haftadan uzun bir sürede okumakla,
5- Romanı bir günde atlaya zıplaya okumakla,
6- Bitirmeden birine ödünç vermekle,
7-En sevdiğiniz roman adlarını olur olmaz  yerde, okumaz yazmaz kimselere söylemekle,
8- Yazarını, romanlarından daha çok sevmekle,
9- Romanın yeni baskısını görünce eskisini birine hediye etmekle,
10- İşten güçten zaman ayırıp gençliğinizdeki gibi roman okumaya vakit bulamadığınızı söylemekle,
11- Wolf, Sartre, Beckett, Joyse, Faulkner, Kundera'yı hiç okumamış olmakla,
12- Balzac, Dostoyevski, Flaubert, Dickens, Jane Austen, Tolstoy, Turgenyev, Gonçarov ve Hugo'nun  yalnıca bir romanını okumakla,
13- Romanları yerli ve yabancı olmak üzere ikiye ayırmakla; romanın milliyeti olduğunu düşünmekle,
14- Takıntılı olduğunuz yazarların dışındaki yazarların romanlarıını okumaya kallkışmamakla,
15- Yalnızca tavsiye edilen romanları okumakla, kendi gayretinizle yeni romanlar keşfedememekle,
16- Aradığınız romancıların sadece kitap eklerinde tanıtıldığına ilişkin batıl bir inanca sahip olmakla,
17- Rus ve Fransız romanının dışındakilerin beş para etmez olduğunu söylemekle,
18- Amerikan romanının yabancılaşmadan başka bir şeyden söz etmediğini iddia etmekle,
19- İlk Türkçe romanın Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adıyla Şemsettin Sami tarafındna yazıldığını sanmakla,
20- Romanın sonunu merak edip satıraralarında betimlenen dağın başındaki karı, su şıkırtısını, hasta kadının zorlanarak alıp verdiği nefesi, yerdeki çamuru atlayıp canımın içi romanın alt metnini kaçırmakla,
21- Okuduğu romandan tek satır alıntı ezberlememekle, not almamakla; eş dost ortamında tam da denk geldiği bir an bu alıntıyı kullanamamakla,
22- Roman olmadan da yaşanabileceğini ama ekmek olmadan yaşanamayacağını son derece doğal biçimde savunmakla,
23-Öykü okumanın şekerli tadını alıp artık romanların çok uzun ve çok karmaşık olduğunu düşünmekle.

Romansız bir dünya iyi bir dünya olmayacaktır. Romansevenler başka türlüsünü düşünemezler;biz birbirimizi biliriz.

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...