5 Eylül 2012 Çarşamba

EZEL AKAY SİNEMASI:MASAL SİNEMASI



"Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar Kaf Dağı'nın ardında bir ülkede herkesin çok ama çok korktuğu peri padişahının, Nurbanu adında güzeller güzeli bir kızı varmış. Peri padişahının kızı Nurbanu, babasının kıskançlığı yüzünden kimselerle görüştürülmüyormuş. Nurbanu, yalnızlığı canına tak dediği bir gün saraydan kaçmaya karar vermiş..."
 Masalları önce dinleyerek, okuma yazmayı öğrenince de okuyarak büyüyen bir kuşaktan olduğum için şanslı duyarım kendimi. Çünkü masallar, dünyada her şeyin mümkün olabileceğini, iyilerin daima kazanacağını, kötülerin cezalarını bulacağını fısıladı bu kuşağın kulağına...
Bu yazıda masalcı bir yönetmenin, Ezop'un, Ezel Akay'ın filmlerinden söz edeceğim: Neredesin Firuze, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? ve Yedi Kocalı Hürmüz.

Neredesin Firuze, şarkıcı olmak için büyük düşleri olan bir delikanlının (Özcan Deniz) hikayesidir. Delikanlı, İstanbul'a geldiğinde kaybetmeye alışkın ama köşeyi dönmek için çok hevesli bir plak yapımcısına (Haluk Bilginer) kendini teslim eder. Bu sırada reklam afişlerinden gördüğü güzel kıza (Şebnem Dönmez) aşık olur. Hiç beklenmedik bir anda delikanlıyı televizyonda gören zengin bir kadın (Demet Akbağ) ona arka çıkmak ister Olasılıklar, hayaller, kaybedişler, iyiler ve kötüler bir çocuğa bile kolaylıkla anlatılabilecek saflık ve açıklıkla sergilenir Ezop'un perdesinde. Ezel Akay, bugünü anlatan bir hikayeyle seyirci karşısına çıksa da gerçeği dönüştürür Neredein Firuze'de. Örneğin plak yapımcısından mafya babasına herkes takım elbise giyer ama gökkuşağının renklerinde. Bu takım elbiseler bile birer tasarım harikasıdır. Filmin dekorları incecik ayrıntılarla dolu nesnelerle yüklüdür. Tek kare dahi küçümsenmeden mekanlar Dali'nin tabloları gibi renklendirilmiş, hacim verilmiş ve esnekleştirilmiştir. Neredesin Firuze'yi izlerken modern bir masalı dinlemekle kalmaz, bir yandan gösterişli bir tiyatro, neşeli bir kumpanya izler gibi olursunuz. Her masal gibi Ezel Akay'ın filmlerinde de yaşam gülümseyerek eleştirilir. Adaletsizlikler, aksilikler, zorbalıklar kör gözüne parmaktır ama hiç bunaltmaz bunlar sizi. Çünkü Ezop bir ağlatır, hemen güldürür, kıyamaz seyircisine.  Canınız sıkkınsa, ya da yaşama sırtınızı dönmüşseniz sizi teselli eder. Şöyle der size onun filmleri: Herkesin bir derdi var, hatta kahrımızdan ölüyoruz sevgili seyirci! Ama yaşamak çok güzel. Ne demiş şair, Düşmana inat bir gün fazla yaşamak.

Neredesin Firuze gibi senaryosunu Levent Kazak'ın yazdığı Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü? filmi bir söylenceden doğar. Karagöz ve Hacivat gölge oyununun kaynak kişileri üzerine edebiyat tarihçileri çok sayıda rivayetten söz etse de bu kişilerin yaşamları birer muammadır. Filmde, Karagöz (Haluk Bilginer) ve Hacivat'ın (Beyazıt Öztürk) yaşadığı 1300'lü yıllar Anadolu'nun dinsel, geleneksel, tarihsel bakımdan çokkültürlülüğününün zirvede olduğu bir dönemdir. Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar, Yahudiler kardeşlik içinde yaşayıp gitmektedirler. Filmin hazırlanması aşamasında tarihsel kaynaklara ne kadar dalınıp çıkıldığı çok açıktır. Bunun en önemli kanıtlarından biri filmdeki karakterlerin konuşma dilleridir. Eski Anadolu Türkçesi, seyircinin yabancılık çekmeyeceği biçimde yumuşatılmış ve film için neredeyse yeni bir Türkçe yaratılmıştır. Neredesin Firuze gibi Karagöz Hacivat Nasıl Öldürüldü filmi de masal diyarından seyirciye uzanır. Yine gösterişli makyajlar, rengarenk kostümler ve ışıl ışıl dekorlar, mekanlar göz doldurur. Ezel Akay idam sahnesinde bile bizi güldürür. Karakterlerin hazin sonları için üzülürken bir yandan Karagöz ve Hacivat'ın ne kadar güzel bir akadaşlıkları olduğuna imreniriz.  İktidarların düşünen,özgür ve sanatçı insanlara neler yaptığına hayıflanırken onların varlığına ve hep var kalacaklarına inanıp şükrederiz.

Sadık Şendil'in aynı adlı oyunundan uyarlanarak, senaryosunu Gürsel Korat'ın yazdığı Yedi Kocalı Hürmüz Ezel Akay'ın son filmidir. Aşağı inenler, yukarı çıkanlar, nara atanlar, yangın söndürenler, koca bekleyenler, koca kaçıranlar, aşk çekenler, göz süzenler, dil dökenler, örtünenler, açılanlar saçılanlar... Yedi Kocalı Hürmüz, bir kadın hikayesidir. Feminist sinema gün geçtikçe güç kazanıyor. Yalnız sinemada değil sanatın her dalında kadın sorunlarını  gülerek anlatamıyoruz; çünkü bu yapıtlarda şiddeti, baskıyı, suskunluğu, haksızlığı gizleyemiyoruz. Bir taraftan filmlerde kadın karakterler hala genellikle erkek karakterlerin yanında ikincil konumda ; baş rolünü bir kadının oynadığı film sayısı hala çok az. Sözü getirelim yeniden Yedi Kocalı Hürmüz'e. Ülkemizde hatta dünyada kadınları bu kadar sakınımsız savunan, erkek egemen bir topluma kadınlar için bu kadar dil çıkaran başka film var mıdır acaba? Kahkahayla, neşeyle, güle oynaya yedi kocasını idare eden Hürmüz (Nurgül Yeşilçay) erkeklere ders verir gibidir. Çapkınlıklarıyla sevimli göründüğünü zanneden erkeklere hallerini ifşa eder. Yedi Kocalı Hürmüz, bir anın boşa harcanmadığı, yüksek tempolu bir filmdir.  Hürmüz ve onun yedi birbirinden farklı kocası  arasındaki dolantılar, tiyatroya yaklaşan yüksek bir mizah diliyle örülmüştür. Yine bu filmde Ezel Akay'ın rengarenk kumaşları, şapkaları, nesneleri, mekanları seyircinin ruhunu açar. İnsan Yedi Kocalı Hürmüz'ün yaşadığı mahalleye sinema perdesinin önünden sıçramak, orada sonsuza dek mutlu yaşamak ister.  
Ezel Akay'ın üç filminin müziklerinde Ender Akay ve Sunay Özgür'ün imzası var. Üç filmin müzikleri de Türkiye'nin en iyi film müzikleri arasına girer.  Kimi yönetmen filmlerinde sessizliği seçse de benim gibi müziği yaşamının arka planında daima görmek isteyenler için müziksiz sinema eksiktir.
İçinde yaşadığımız dünyanın dertleri eksilmiyor, gün geçtikçe boyumuzu aşıyor. Fakat iyi ki edebiyat var, iyi ki masallar var, iyi ki masalsı filmleriyle Ezel Akay var. Çünkü  tesellisiz hayat, yaşamaya değmiyor.  






3 Eylül 2012 Pazartesi

Sevgilinin Geciken Ölümü


İki yaz önce Foça'ya giderken yanıma Murat Gülsoy'un birkaç kitabını almıştım: Büyübozumu, Binbir Gece Mektupları, Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul ve Sevgilinin Geciken Ölümü. Tatile giderken yanınızda götürebileceğiniz sınırlı kitap sayısının çoğunu aynı yazara ayırmak büyük bir risktir fakat iyi okur, riski sever.

Akademik ruhuma yenik düşerek ilk önce Büyübozumu'nu okudum. Bir günde notlarımı alıp kitabı valize attım. Tatilden döndükten kısa bir süre sonra yazdığım bir yazıda, aldığım bu notlar işime yaradı.  Murat Gülsoy'un belleğime yer edişi Büyübozumu ile olmadı.  Foça öncesinden bildiğim Bu Kitabı Çalın kitabı,orada okuduğum Binbir Gece Mektupları ve Herkes Kendisiyle Meşgul, sonrasında okuduğum Tanrı Beni Görüyor mu? da değildi bunu sağlayan. Bunu sağlayan Sevgilinin Geciken Ölümü oldu.  Nedeni şu: Bu romanın zamanı, romanın tüm karakterlerini ve uzamlarını içine alarak havada bir yerde asılı kalmıştır. Ben başı sonu belirsiz olan bu dünyada, belirsizliği güzel tarif edilmiş her şeyi çok severim. Ufuk çizgisini, güneş ışığının düştüğü bir odanın halısını, çarşamba günlerini, mektup zarflarını...

Zaman kavramını geleneksel bakıştan çıkararak farklı yönleriyle romana indirgemeyi mahir biçimde başlatan Proust'tur. Zaman Proust'la  uzaktan izlediğimiz bir şey olmaktan çıkıp bizimle birlikte devinen, duran, sıçrayan, silinen bir kavrama dönüşür.  Murat Gülsoy'un Sevgilinin Geciken Ölümü  romanı, zamanı biçimlendirenin insan olduğunu vurgular. İnsan, dış gerçeklikte varolan zamanı reddedip salt kendi belirlediği bir geçmişi şimdi olarak yaşayabilir. Örneğin romandaki gibi yitirilen bir sevgilinin bir türlü içimizden gidemeyişi dış dünyada kabul görülen zaman dilimini yadsımamıza neden olabilir. Sahi dış dünyada kabul gören zaman dilimi diye bir şey var mıdır? Her birimiz geçmişimizde durup duran insanlarla, olaylarla, uzamlarla birlikte yaşayıp durmuyor muyuz? Kim oluşturur dış dünyanın ortak zaman dilimini? Gündelik yaşamımızda şimdi ve gelecek, geçmişten çok daha az yer tutuyor. Sevgilinin Geciken Ölümü benimsenmeyen bir şimdiyi, vazgeçilmek istemeyen ya da kurtulunamayan bir geçmişin içinde dönenip duran biz insanları anlatır. Romanın sonunda bu tavrın delilik sivriliğinde tarif edilişi, insanın zaman karşısındaki tutarsızlığını sıradışı bir olguya indirgese de roman zamana ilişkin sunduğu ilginç bakış açısının gücünden  bir şey yitirmiyor. Sevgilinin Geciken Ölümü, romanın tüm karakterlerini ve uzamını içine alarak benim belleğimde bir yerde asılı kalmıştır.

Sevgilinin Geciken Ölümü benim gözümde Murat Gülsoy'un en iyi kitabıdır.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Düşünüyorum Öyleyse Rahat Bırak

Virginia Woolf, kadın hareketinin öncülerinden sayılır. Kendine Ait Bir Oda'da bu konuda ne kadar yalnız olduğunu hemen anlıyoruz. Kendisi gibi düşünmeyen kadınları ve adamları dışlaştırarak neredeyse bir fanusun içinden konuşuyordu. "Kendine ait bir oda" istiyordu kadınlar için.  O devirler geride kaldı....Hepimizin odaları var artık, kadınların da erkeklerin de... O odalarda düşünmekle başlar her şey.  Odadan çıkıp düşündüklerini anlatmak ister insan ve sorun orada başlar. Düşündüklerimiz kimseleri mutlu etmeyebilir, "çok bilen çoğunluk"un huzurunu kaçırabilir ve sonunda  bizi yalnızlaştırabilirler. Woolf, okurlarını çok üzen bir ölümle bırakıp gitmişti ötekileştirildiği bu dünyayı.
Karl Marx büyük bir düş kurmuştu. Marx'tan çok onun yazdıklarını düşünenlerin başına gelmedik iş kalmadı. Freud, sapıklıkla suçlanmıştı, Nietzsche delilikle... "Çok bilen çoğunluk"" öyle acımasız  bir kalabalıktır ki sadece "kendine ait bir oda"da düşünmenize izin verir.  Dışarı çıkıp düşündüklerinizi başkalarına anlatırsanız başınız derde girer. Daha da fenası dışarı çıkmasanız da evde ne düşündüğünüz bir biçimde öğrenilmişse sizi evinizden alıp götürürler bilinmez diyarlara. Zamanla unutulur adınız, ne  düşündüğünüz kimseyi ilgilendirmez olur.  "Çok bilen çoğunluk"un içi rahatlar.
Virginia Woolf'tan aldığımız düş kurma mirasıyla "hepimize ait bir dünya" istiyoruz. Yargılanma,  iteklenme korkusu yaşamadan odalarımızda düşündüklerimizi cafelerde, sokaklarda, okullarda, iş yerlerimizde anlatmak istiyoruz. Her yer hepimizin olsun istiyoruz. Bu çok uzak bir düş.  Bir gün, belki yüzlerce yıl sonra, Melih Cevdet Anday'ın Gelecek Mutlu İnsan'ı şimdi uğraştığımız bu özgürlük sorununa sadece güler.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Magosa'nın Armağanları

Magosa'da yüksek binalar yoktur. Bu yüzden gökyüzü açıktır. Başını kaldırdığında insan, koca bir bulutu burnunun dibinde salınır bulur; elini kaldırsa tutarım  sanır. Geceler yıldızlıdır; büyük kentlerde yaşamaya alışmış olan için, Magosa'nın tavanı, bir yıldız bahçesi olarak imgeleşir. Artık geçmişte kalan Magosa, içime bir yıldız bahçesi bir de kocaman bulutlar bıraktı: Yazı işçisi için ne büyük armağanlar bunlar!

Bankaların, iş yerlerinin, evlerin arasında ya da gölgesinde kalan bataklıklar irkiltmişti beni ilk önceleri... Zamanla bataklıkların varlığını unuttum ve kulağıma gelen kurbağa seslerini işitmeye koyuldum günler, aylar boyu. Sokak lambası yok denecek kadar azdır kentte. Hava alanından döndüğüm akşamlar, tepemdeki yıldızlar ışığım olup evime kadar götürürdüler beni. Karanlıktan korkmaz oldum yıldızlar ve kurbağa sesleri sayesinde. Namık Kemal'in illallah ettiği sivrisinekler, yazın beni perişan etse de benim için bataklık, artık yalnızca güzel sesli kurbağalardır. Geceler  güvenli bir anne kucağıdır: Yazı işçisi için ne büyük armağanlar bunlar.

Nisan ayı geldiğinde kış boyu altında yürüdüğüm solgun okaliptüs ağaçlarının yanında bucağında papatyalar doğup boyum kadar oldular müthiş bir hızla. Başka çiçekler ve otlar da  değme Fransız parfümlerini gölgede bırakacak kadar yerleştiler burnuma.  Magosa'nın koca yapraklı küçücük ağaçları, ağaç dediğimiz canlının rengarenk büyük bir bitki olabildiğini öğretti bana.  Geçmişte bilgisayarımın yanında radyasyonu alsın diye koyduğum parmak kadar kaktüsüslere dil çıkarırdı dev gibi kaktüsler. Kaktüsler tepelerinde mor, mavi, pembe, kırmızı, sarı şapkalı kadınlara döndüler bahara evrildiğinde mevsim. Ankara'yı içine işlemiş ben, kokuya doydum Magosa'da. Doğaya yabancılığım geçti, ruhum soyundu çiçeklere, ağaçlara, kaktüslere: Yazı işçisi için ne büyük armağanlar bunlar.

Magosa sahillerinde ayağıma değen yumuşacık kumu Türkiye'nin hiçbir yerinde bulamazdım. Yaz geldiğinde kalabalıklaşan kıyılar, kışın sadece bana konuştu. Bir yabancıya kendini çabuk açan kıyıları severdim; Magosa kıyıları, kendini bana açmakla kalmadı, beni de kendine açtı. Tüm sırlarımı, özlemlerimi Afrika sahillerine bırakıp döneceğine söz verdiği için ondan saklamadım hiçbir şeyimi. Magosa sahilleri, sırtımdaki eski yükleri aldı, kendime heyecan verici, yeni düşler bulmaya başladım: Yazı işçisi için ne büyük armağanlar bunlar.

Yurt özlemi öylesine ağır bastı ki bütün  bu güzelliklerin değerini ancak oradan gidince anlayacağımı sezdim. Bu yüzden Magosa'ya dair tek satır yazamadım. Çoklukla şimdiyi değil geçmişi yazabildiğimi, bir yıllık Magosa çağında öğrendim: Yazı işçisi için ne büyük armağanlar bunlar.

Yıldızlar, çiçekler, kurbağa sesleri, bataklıklar, ağaçlar, bulutlar, sır tutan bir deniz, yepyeni düşler... Çoklukla şimdiyi değil geçmişi yazabilen bu yazı işçisi, Magosa'ya minnettardır.

8 Haziran 2012 Cuma

OYUNCAK SEPETİ Mİ TEKSİR KAĞITLARI MI?

Yatak bazaları icat edilmemişti o zamanlar. 1980'lerin sonlarıydı. Lyon'daki küçük evimizde, siyah kadife örtülü yatağımın altında kırmızı bir oyuncak sepeti vardı.  Sepetin içi vinçler, barbie bebekler, ayılar, legolar, arabalar,  hatta oyuncak saydığım kitaplar, dergilerle doluydu. Hava yağışlı ya da soğuk olduğunda dışarı çıkmak yerine yatağın altına eğilir, oyuncak sepetini çekerdim önüme. Oyuncaklardan birini ya da bir kaçını seçip dışarı çıkarır, evirir çeviriridim. Önce kuracağım oyunu düşünür, zaman yitirmeden oyuna başlardım: Mesela bir adamı vinç ezmek üzereyken, bir ayı gelip onu kurtarıyor. Ya da bir ayıyı vinç ezerken bir adam gelip onu kurtarıyor.  Legolarla evler, okullar, köprüler, bahçeler yapardım. Oyun bitip de gerçek hayata çağrıldığımda veya gerçek hayatı özlediğimde oyuncakları aldığım yere koyar, sepeti yatağın altına iterdim.
Bazen yağmur yağardı. O zaman pencerenin tam önündeki koca masaya kurulurdum. Annemin evde hiç eksik etmediği teksir kağıtları ve keçeli kalemlerle resimler çizer, yazılar yazardım. Seçtiğim keçeli kalemi ve teksir kağıdını evirip çevirirdim. Önce yazacaklarımı düşünür zaman yitirmeden yazmaya, çizmeye başlardım: Mesela bir adamı vinç ezmek üzereyken, bir ayı gelip onu kurtarıyor. Ya da bir ayıyı vinç ezerken bir adam gelip onu kurtarıyor.  Sözcüklerle evler, okullar, köprüler, bahçeler anlatır; çizgilerle ressamlara öykünürdüm.  Yazma, çizme işi bitip de gerçek hayata çağrıldığımda veya gerçek hayatı özlediğimde yazdığım ve çizdiğim teksir kağıtlarını masaya bırakır giderdim. Fakat onları sonra ne yaptığımı hatırlamıyorum. Annem toplar atar mıydı hiç bilmem. Oyuncaklardan bugün hala duranlar var; ama yazdıklarımdan hiçbiri yok elimde.
İnsan çoklukla değişmiyor. Oyuncak sepetim yok ama kağıt kalemim hala var. O günlerden bugüne  fark eden şu ki artık yazdıklarımın nerede olduğunu biliyorum, yazdıklarımı kaybedersem üzülüyorum.  Oyuncak sepetinin yerini ne mi aldı? Tiyatro, sinema, resim, yontu... Yani görsel sanatlar... Peki beni sık sık çağıran ya da özlediğim gerçek hayat ne? Onun adı bilim. Sanat ve bilim arasındaki gelgitli hayatımı seviyorum. Teksir kağıdı ve keçeli kalemi bilemem ama keşke herkesin her yaşta bir oyuncak sepeti olsa.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

KAFKA SEN NORMAL DEĞİLSİN.

 Sanat  yapıtının değeri  çevresine verdiği esinle ölçülür.  Mimarlar, yontucular, ressamlar ve nihayet yazarlar, esinlendi Kafka'dan.  Kafka'nın biçemine dudağı uçuklayan eleştirmelerin, bu biçemden neler alabilirim diyen yazarların dışındaki okurlar Kafka'dan  yazınsal değil yaşamsal esinler bulur. Onu bulduğunda eline reçete tutuşturulmuş sanır. Yüzünde şaşkınlık, alaycı bir gülüş... Yazara  "Nasıl yazdın bunu?" diye sorar, "Sen normal değilsin,"der. Kime nasıl anlatacağını bilemediği bir yaşam tarifi bulduğu için sevinçten havalara uçmaktadır okur.
Kafka'nın romanları ve öyküleri birleştiğinde oluşan tarif hiç de sevimli değildir oysa:
Dünya adil olmayan, bir puslu diyardır.
Dava romanı , insanın ölene dek, fırlatıldığı dünyada başıboş dolanıp durduğunu anlatır.
Şato, dünyadan başka gidecek yerimiz  olmadığını kulağımıza fısıldar.
Dönüşüm, düzendeki yalnızlığımızı kabullenmemizi sağlar.
Amerika, sıkışıp kaldığımız dünyada zalimin eline düştüğümüz gerçeğini söyler.
Kafka'nın tarifleri bu kadar karanlıksa okur neden sevinçten havalara uçar? Çünkü "anlamak" mutluluk getirir. Yaşam tarifi, nasıl yaşayacağımız  değil yaşamın ne olduğu bilgisini içerir. Uyanık okur, yaşamın nasıl yaşanması gerektiğini değil yaşamın ne olduğunu anlatan yazarları bulup okur. Bulunca, o yüzden böyle sevinir.






6 Mayıs 2012 Pazar

DEVLET TİYATROLARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİNDEN SÖZ EDİLİYOR.


Devlet tiyatrolarının özelleştirilmesinden söz ediliyor. Tuhaf. Yeni devlet tiyatrosu binalarının  açılmasından söz edilmesini isterdik. On yedi ilde devlet tiyatrosu var. Bunların tümünün canla başla çalıştığını söylemek olanaksız. Faturayı oyunculara çıkarmaksa herhalde en büyük hatadır.
Ankara'da öğretmenliğe başladığımda çok az maaşla çok şey yapmaya çalıştığım zamanlarda dört liraya gittiğim Suç ve Ceza oyununu hatırlıyorum. Opera'daki Büyük Tiyatro'daydı.  Ön
sıralardaydım. Öğrenciler, memurlar, öğretim üyeleri, sanatçılar ve kimbilir daha hangi mesleki ve kültürel yapıdan izleyenler vardı. Üç perdelik bu uzun oyun hepimizi büyülemişti. Belki beş kez okuduğum bu roman sahnede ete kemiğe bürünmüştü. Raskolnikov koca köprünün bir atında bir üstünde telaş içindeydi.
Petroviç rahat vermiyordu bir türlü. Sonya'yı İpek Çeken oynuyordu. Ne kadar da güzeldi! Sonya gibi içtenlikli, duru... Yeniden görmek istemiştim oyunu. Fakat bir daha bilet bulamadım.
Devlet tiyatrolarında oynanan oyunları ikinci kez görmeniz kolay değildir. En son Erdal Beşikçioğlu'nun oynadığı "Bir Deli'nin Hatıra Defteri"ne bilet bulma derdi yaşadığını biliyorum. Ankaralıların. Bir arkadaşımın babası sabahın beşinde bilet almaya gitmiş; bakmış ki bilet gişesinin önünde iki öğrenci kağıt oynayarak gişenin açılmasını bekliyorlar. Geceyi gişe önünde geçirdikleri her hallerinden belli oluyormuş.
Ve devlet tiyatrolarının özelleştirilmesinden söz ediliyor.
Bir cumartesi günü çok canım sıkkındı. Herkese çok kızgındım. Aklıma "Fosforlu Cevriye"ye bilet aldığım düşmüştü. Koşar adım Akün'e varmıştım. Şarkılar, danslar ve dünyanın iyi bir yer olduğuna inanıldığına dair argümanlar... Mutlu olup eve döndüm. Kızgınlıklarım geçti.
Evet, devlet tiyatrolarının özelleştirilmesinden söz ediliyor.
Milliyetçi söylemlere battığımız yılardı. Televizyonlar  düşman halklardan, düşman dinlerden söz ediyordu. Büyük Tiyatro'da "Rembetiko" vardı. Gidip karıştık eski günlere. Marika ağladı, biz de ağladık onun yazgısına.
Çok sevdiğim lise öğrencilerim vardı. Onları kaynaştırmak için, onlara hediye olması için, dünyayı sevmeleri, güzel söylemeleri, güzel düşünmeleri için onları tiyatroya götürürdüm. Perde arasında çay içerdik, güzel anılar biriktirirdik.
Devlet tiyatrolarının özelleştirilmesinden söz ediliyor.
Tiyatro bizim gibiler için "vazgeçilmez" bir yaşamsal gereksinme. Yaşamımızın içinde, günlerimize çoktan sızmış. Sartre'ın Yıkılış romanında Gomez diyor ki: Sanat her şey değilse, yalnızca bir gönül eğlencesidir. Anlıyoruz ki bazıları için tiyatro sadece bir gönül eğlencesi, her şey değil. Yazık ki bu "bazıları" tiyatronun yazgısını tayin ediyor.
Sanatın her şey olması ne demektir? Sanatı dışarıda tutamamaktır. Sevinç ve acımızda ona yönelmektir; onun da bize bakması, sahip çıkmasıdır.
 Halkın estetik algısını taze tutan, onun muhalif söylemine dil olan tiyatro,  zengin eğlencesi zannedilerek özelleştiriliyor. Tiyatro sağ duyudur, parayla ilgisi yoktur. Ne para kazandırır ne para odağı haline gelebilir. Sadece devlet tiyatroları değil halkın sağ duyusu da özelleştiriliyor. İsteniyor ki herkes televizyon izlesin. Ne isteniyorsa onunla eğlenilsin, o düşünülsün. Ne Suç ve Ceza ne Fosforlu Cevriye  ne Rembetiko derdidir özelleştiricinin. O zaman gelsin Survivorlar gitsin evlenme programları.
Devlet tiyatrolarının özelleştirilmesi konuşuluyor. Ne marifet!
Fotoğraf: Suç ve Ceza/ Ankara Devlet Tiyatroları

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...