17 Kasım 2010 Çarşamba
İÇ MONOLOG 10
"Çoktan unutmuşsun beni. Bu gülüşler, bu iltifatlar, bu vaatler hiç tanımadığım yeni arkadaşlarına mı? Artık şu kıvırcık saçlı kıza mı anlatıyorsun son zamanlarda neden kilo aldığını? Sürekli eli saçlarında gezen çukur yüzlü adama mı dert yanıyorsun benzin fiyatları yükseldi diye? Bir gün gelecek çaprazında oturan uzun parmaklı, öğretmen kılıklı kadına bir sırrını mı vereceksin kimseye daha önce vermediğin? Tutacak mı sırrını, peki? Niçin tutmasın, öyle ya? İnsan yerimi kimse tutmaz sanır; yanılır. Gülmekten sarsılırlen sen nasıl da sıvazlıyor sırtını kıvırcıklı saçlı kız? Hani şu neden kilo aldığını anlattığın... Gözün değmeden bana, kaçırmadan tadını kalkmalı senin "karşı masa"ndan. Çoktan ayrı masalarda olduğumuzun ayırdına varıp şu muhakemenin aynını yapma diye buhar olup uçmalı bu benim artık pek uğramadığım ama senin belli ki yeni arkadaşlarınla epey sık geldiğiniz kafeden. Baksana bu bana da tanıdık gelen garson nasıl da biliyor seninle nasıl konuşulacağını? İçten ama saygılı?.."
28 Ekim 2010 Perşembe
Çoğunluk'la Aynı Yerdeyiz....
Çok az değişiyoruz. Yıllar geçiyor ama biz davranışlarımızın eğri büğrü yanlarını törpülemek yerine onları adamakıllı palazlandırarak kuşaktan kuşağa aktarmayı tercih ediyoruz. Dosdoğrularımız var, yan yollara hiç sapmıyoruz. İnançlarımızdan, kabullerimizden hiç kuşkumuz yok; bizden başka hayatlar bize düşman...Kaç bin yıl geçse de kabileler halinde yaşamak tercihimiz oluyor; karışamıyoruz, kaynaşamıyoruz birbirimizle... Korkuyoruz aşağı semtte oturanlardan, kaçıyoruz yukarı mahallenin çocuklarından...
Altın Portakal 2010 En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüüllerini almış Seren Yüce filmi Çoğunluk'u izlerken salondaki herkesin filmde kendi ailesinden bir şeyler bulduğuna eminim. Mutsuz anne, egemen baba... Ne kadar da gerçekti hepsi; ne kadar da "çoğunluk"la bize benziyordu.
Çoğunluk üzerine daha uzunca bir süre konuşulacağına inanıyorum. Bunun nedeni psikolojik ve ideolojik bağlamda pek çok katmanı var filmin. Ben bu katmanların derinliğine girmeden filme ilişkin düşüncemi kısaca şöyle dile getirmek isterim:
Filmden çıktıktan sonra, babalarımızla yaptığımız bazı düşünsel kavgaların çok zamanlar içimizi sızlatıyor olmasına karşın onlardan başka türlü düşünebilmeyi başarmamızın ne büyük bir adım olduğunu düşündüm. Büyüklerimizi kalben severiz ama onlardan ayrı düşünceler edinmemizdir doğru olan. Çünkü zaman geçmeli ve dünya daha iyi bir yer olmalıdır. Yirmili yaşlarımızı geride bırakmamıza karşın hala verdiğimiz kavgaların arkasında durmak ne güzel. Tatsız olan durum "çoğunluk"la böyle olmayışımızdır. Gençliğimizde düşüncelerini eleştirdiğimiz büyüklerimizin doğru bildikleri değerleri, ilkeleri vs. sonradan şiar edinmemiz, onlara boyun eğmemiz ne büyük yanılgıdır!
Bu filmi çektiği için Seren Yüce'yi, tüm bu ödülleri filme vermekten geri durmayan Altın Portakal jürisini tebrik etmek gerekiyor. Bu güzel filmi izleyecek olanlara da iyi seyirler!
Altın Portakal 2010 En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüüllerini almış Seren Yüce filmi Çoğunluk'u izlerken salondaki herkesin filmde kendi ailesinden bir şeyler bulduğuna eminim. Mutsuz anne, egemen baba... Ne kadar da gerçekti hepsi; ne kadar da "çoğunluk"la bize benziyordu.
Çoğunluk üzerine daha uzunca bir süre konuşulacağına inanıyorum. Bunun nedeni psikolojik ve ideolojik bağlamda pek çok katmanı var filmin. Ben bu katmanların derinliğine girmeden filme ilişkin düşüncemi kısaca şöyle dile getirmek isterim:
Filmden çıktıktan sonra, babalarımızla yaptığımız bazı düşünsel kavgaların çok zamanlar içimizi sızlatıyor olmasına karşın onlardan başka türlü düşünebilmeyi başarmamızın ne büyük bir adım olduğunu düşündüm. Büyüklerimizi kalben severiz ama onlardan ayrı düşünceler edinmemizdir doğru olan. Çünkü zaman geçmeli ve dünya daha iyi bir yer olmalıdır. Yirmili yaşlarımızı geride bırakmamıza karşın hala verdiğimiz kavgaların arkasında durmak ne güzel. Tatsız olan durum "çoğunluk"la böyle olmayışımızdır. Gençliğimizde düşüncelerini eleştirdiğimiz büyüklerimizin doğru bildikleri değerleri, ilkeleri vs. sonradan şiar edinmemiz, onlara boyun eğmemiz ne büyük yanılgıdır!
Bu filmi çektiği için Seren Yüce'yi, tüm bu ödülleri filme vermekten geri durmayan Altın Portakal jürisini tebrik etmek gerekiyor. Bu güzel filmi izleyecek olanlara da iyi seyirler!
22 Ekim 2010 Cuma
"Pedagoji ve Devrim" Bir Feminist Okuma
Eğitimle ilgili yazılmış kitapların çoğunluğu eğitime yeni bakış açıları sunmaya çalışır çünkü yenilenme eğitimin doğasında vardır. Yaşam yenilendikçe eğitim algısı ve eğitimden beklenenler de değişir. Bundan on yıl öncesinde muhasebe ağırlıklı meslek liselerinde verilen daktilo derslerinin yerini artık bilgisayar derslerinin alması gibi.
Eğitim kitapları yazan araştırmacılar için yenilik kaygısı eğitim ortamlarına eleştirel bakmaktan doğar. Araştırmacı, eğitim yaşantılarındaki eksikleri görür ve yerine yenisini söylemek ister. Eğitim ortamında uygulayıcı olanlar ya da formal eğitim kurumlarının yapısını belirleyenlerde aynı yenileme merakının olduğunu söyleyemeyiz.
Eğitim kitapları yazan araştırmacılar için yenilik kaygısı eğitim ortamlarına eleştirel bakmaktan doğar. Araştırmacı, eğitim yaşantılarındaki eksikleri görür ve yerine yenisini söylemek ister. Eğitim ortamında uygulayıcı olanlar ya da formal eğitim kurumlarının yapısını belirleyenlerde aynı yenileme merakının olduğunu söyleyemeyiz.
17 Ekim 2010 Pazar
Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım 2
Aşk sözkonusu olduğunda, sahiplenme, iktidar, kaynaşma ve düş kırıklığı, Mahşerin Dört Atlısı'dır.
Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk, s.17
Aşk, başka kavramlara yaslanmaksızın kendisini tanımlamamıza izin vermez. Böylece onu tanımlarken aslında hep başka bir şeyi/şeyleri tanımlamış oluruz. Bu açıklamaları yaparken aşkı değil de "gizemli olma"yı açıklamış olmak gibi.
Ek Bilgi: Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım, bir kitabı ya da yazıyı okurken altını çizdiğimiz ama genellikle okuduğumuz metinden bağımsız olarak düşünmek istediğimiz alıntıları somut biçimde özgürleştirmek, onları bağlamlarından biraz da olsa uzaklaştırabilmek için seçtiğim bir yol...
Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk, s.17
Aşk, başka kavramlara yaslanmaksızın kendisini tanımlamamıza izin vermez. Böylece onu tanımlarken aslında hep başka bir şeyi/şeyleri tanımlamış oluruz. Bu açıklamaları yaparken aşkı değil de "gizemli olma"yı açıklamış olmak gibi.
Ek Bilgi: Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım, bir kitabı ya da yazıyı okurken altını çizdiğimiz ama genellikle okuduğumuz metinden bağımsız olarak düşünmek istediğimiz alıntıları somut biçimde özgürleştirmek, onları bağlamlarından biraz da olsa uzaklaştırabilmek için seçtiğim bir yol...
14 Ekim 2010 Perşembe
Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım 1
"Hunlar atlar üzerinde Manastırın bahçesini yerle bir ettiler, sunakları ve kutsal çanakları çiğneyerek, kütüphaneye girdiler. Anlamadıkları kitapları lanetlediler, paramparça ettiler ve ateşe verdiler. Belki de yazılarda demir bir yatağan olan tanrılarına sövülmesinden korkuyorlardı. Palimpsestler ve kodeksler cayır cayır yandı, ama Civitas Dei'nin onikinci cildi ateşin tam orta yerinde, küllerin arasında, pek zarar görmeden kaldı. Bu kitapta Platon'un yüzyıllar sonra her şeyin daha önceki durumuna döneceği ve kendisinin yine Atina'da, aynı dinleyicilere yeniden aynı doktrini öğreteceği yolunda ders verdiği anlatılıyordu. Ateşlerin bağışladığı metin özel bir saygı gördü ve o uzak ülkede bu metni tekrar tekrar okuyanlar sonunda yazarın bu savları yalnızca öğretisini daha iyi çürütebilmek için ortaya attığını unuttular."
(Borges, Alef/ Tanrıbilimciler)
Uzun bir özgeçmişi olan metinleri anlamlandırma biçimimiz genellikle yanılgılarla doludur. Öyleyse neden okuruz onları? Kesinliklerimizden arınmak için mi yoksa şimdinin belirsizliğinden kurtulup geçmişin olası kesinliğine ulaşmak için mi?
Ek Bilgi: Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım, bir kitabı ya da yazıyı okurken altını çizdiğimiz ama genellikle okuduğumuz metinden bağımsız olarak düşünmek istediğimiz alıntıları somut biçimde özgürleştirmek, onları bağlamlarından biraz da olsa uzaklaştırabilmek için seçtiğim bir yol...
(Borges, Alef/ Tanrıbilimciler)
Uzun bir özgeçmişi olan metinleri anlamlandırma biçimimiz genellikle yanılgılarla doludur. Öyleyse neden okuruz onları? Kesinliklerimizden arınmak için mi yoksa şimdinin belirsizliğinden kurtulup geçmişin olası kesinliğine ulaşmak için mi?
Ek Bilgi: Bir Adım Öne Çıkan Alıntılar/ım, bir kitabı ya da yazıyı okurken altını çizdiğimiz ama genellikle okuduğumuz metinden bağımsız olarak düşünmek istediğimiz alıntıları somut biçimde özgürleştirmek, onları bağlamlarından biraz da olsa uzaklaştırabilmek için seçtiğim bir yol...
8 Ekim 2010 Cuma
Türkiye'nin İlk İnternet Edebiyat Dergisi Altzine Yeniden
Yazmaya yeni başlayanlar yazdıklarını başkalarıyla paylaşmak için basılı edebiyat dergilerine yönelirler. Genellikle sonuç hüsran olur çünkü aynı istekle dergilere yazısını gönderen çok sayıda insan vardır. Yazısı x, y, z,... dergisinin o ayki sayısında çıkmış mutlu azınlığın dışında kalanlar her ay aynı düş kırıklığını yaşar dururlar. Yazısını dergi sayfalarında göremeyenler, bir azınlık olmaktan öte mutsuz bir kalabalığı oluşururlar; birbirini hiç tanımayan ama kendini anlatamadığından tabiri caizse "küskün" insanlardan oluşan bir kalabalıktan söz ediyorum. Matbu edebiyat dergilerinin sınırlı sayfa sayısına sahip olması nedeniyle ( ya da başka nedenlerle) sayısız yazarın kendisine bir türlü bir yer bulamaması tatsız bir durumdur. Bu noktada sayfa hesabının yapılmadığı ama titiz bir editoryal denetimin işletildiği internet dergiciliğine, altzine'e, Türkiye'nin ilk internet dergisine getirmek gerekiyor sözü.
Uzun bir aradan sonra yazın dünyasına geri dönen altzine, sekizinci ayını geride bıraktı. Hem başarıyla geçen sekiz ayı kutlamak hem de yeni yazarlarını bir araya getirmek isteyen altzine bir buluşma gerçekleştirdi. 6 Ekim altzine yazarları buluşmasının detaylarına geçmeden önce altzine'in doğuşunu ve gelişim evrelerini kısaca hatırlayalım:
İlk aşamada altzine1998'de Murat Daltaban'ın 10. İstanbul Tiyatro Festivali için sahneye koyduğu ve Özen Yula'nın yazdığı 80060 adlı oyun için Yekta Kopan tarafından ortaya atılan bir projeydi. Yekta Kopan'ın editörlüğüyle, Sercan Şengün'ün çizimleriyle her ay güncellenen "altzine" Türkiye'nin ilk internet dergisi oldu.
1998-2004 yılları arasında her ay güncellenen altzine devingen, yaratıcı ve üretken duruşuyla okurları tarafından çok sevildi ve saygı gördü. Altzine'in yayın kurulunu oluşturan Yekta Kopan, Murat Gülsoy, Adnan Kurt, Pınar Türen ve Derya Erkenci 2004 yılında dergiyi bir arşiv dergiye dönüştürme kararı aldılar. 2007'de altzine'in arşiv olarak yayınlanması süreci de son buldu.
2010 yılında altzine yepyeni bir yayın kuruluyla tekrar doğdu. Aylin Sökmen, Cem Uçan ve Hande Ortaç Aksoy'un editörlüğünde altzine şimdilerde http://www.altzine.net/ adresinde capcanlı, dopdolu bir içerikle okurlarıyla buluşuyor.
Gelelim 6 Ekim buluşması detaylarına:
Hande Ortaç Aksoy yeni altzine'nin yeni yazarlarını bir açış konuşmasıyla karşıladı. Aksoy konuşmasında altzine'in içeriğine ve amaçlarına ilişkin kısa bilgiler verdi. Türkiyenin ilk internet dergisinin altzine'in var oluş hikayesi en iyi kimden dinlenirdi? Elbette ki altzine'in var oluşuna kaynaklık eden ve onun her aşamasına tanık olan Yekta Kopan'dan... İçten, katmanlı, biraz hüzünlü çoklukla heyecan verici bir hikaye "altzine'in doğuş hikayesi" anlatıldı Yekta Kopan'ın dilinden...Bu güzel hikayenin ardından tanışmalar, paylaşımlar, dostluk tohumları...
Gözden kaçmayan temel şey şu ki altzine usta-çırak ilişkisiyle yürüyen bir dergi ve sanırım tam da bu nedenle hep genç hep ama hep ilkeli kalacak bir dergi.
Kurulduğundan bu yana "İnternet edebiyatı olur mu?" tartışmasını peşinde sürükleyen ama ürettiği, desteklediği ve yayınladığı nitelikli yazın ve düşün ürünleriyle "Evet, olur," yanıtını da sayısız insana verdirten altzine yoluna devam ediyor.
Eşsiz bir hayal gücüyle, tarifsiz emekle varolan ve varoluşunu sürdüren altzine umarız daha uzun yıllar biz okurlarıyla birlikte olur. Yeniden merhaba!
Uzun bir aradan sonra yazın dünyasına geri dönen altzine, sekizinci ayını geride bıraktı. Hem başarıyla geçen sekiz ayı kutlamak hem de yeni yazarlarını bir araya getirmek isteyen altzine bir buluşma gerçekleştirdi. 6 Ekim altzine yazarları buluşmasının detaylarına geçmeden önce altzine'in doğuşunu ve gelişim evrelerini kısaca hatırlayalım:
İlk aşamada altzine1998'de Murat Daltaban'ın 10. İstanbul Tiyatro Festivali için sahneye koyduğu ve Özen Yula'nın yazdığı 80060 adlı oyun için Yekta Kopan tarafından ortaya atılan bir projeydi. Yekta Kopan'ın editörlüğüyle, Sercan Şengün'ün çizimleriyle her ay güncellenen "altzine" Türkiye'nin ilk internet dergisi oldu.
1998-2004 yılları arasında her ay güncellenen altzine devingen, yaratıcı ve üretken duruşuyla okurları tarafından çok sevildi ve saygı gördü. Altzine'in yayın kurulunu oluşturan Yekta Kopan, Murat Gülsoy, Adnan Kurt, Pınar Türen ve Derya Erkenci 2004 yılında dergiyi bir arşiv dergiye dönüştürme kararı aldılar. 2007'de altzine'in arşiv olarak yayınlanması süreci de son buldu.
2010 yılında altzine yepyeni bir yayın kuruluyla tekrar doğdu. Aylin Sökmen, Cem Uçan ve Hande Ortaç Aksoy'un editörlüğünde altzine şimdilerde http://www.altzine.net/ adresinde capcanlı, dopdolu bir içerikle okurlarıyla buluşuyor.
Gelelim 6 Ekim buluşması detaylarına:
Hande Ortaç Aksoy yeni altzine'nin yeni yazarlarını bir açış konuşmasıyla karşıladı. Aksoy konuşmasında altzine'in içeriğine ve amaçlarına ilişkin kısa bilgiler verdi. Türkiyenin ilk internet dergisinin altzine'in var oluş hikayesi en iyi kimden dinlenirdi? Elbette ki altzine'in var oluşuna kaynaklık eden ve onun her aşamasına tanık olan Yekta Kopan'dan... İçten, katmanlı, biraz hüzünlü çoklukla heyecan verici bir hikaye "altzine'in doğuş hikayesi" anlatıldı Yekta Kopan'ın dilinden...Bu güzel hikayenin ardından tanışmalar, paylaşımlar, dostluk tohumları...
Gözden kaçmayan temel şey şu ki altzine usta-çırak ilişkisiyle yürüyen bir dergi ve sanırım tam da bu nedenle hep genç hep ama hep ilkeli kalacak bir dergi.
Kurulduğundan bu yana "İnternet edebiyatı olur mu?" tartışmasını peşinde sürükleyen ama ürettiği, desteklediği ve yayınladığı nitelikli yazın ve düşün ürünleriyle "Evet, olur," yanıtını da sayısız insana verdirten altzine yoluna devam ediyor.
Eşsiz bir hayal gücüyle, tarifsiz emekle varolan ve varoluşunu sürdüren altzine umarız daha uzun yıllar biz okurlarıyla birlikte olur. Yeniden merhaba!
29 Eylül 2010 Çarşamba
İç Monolog 9
"Seni özlemek duygusunun adını koyamadığım bir duyguya tam olarak ne zaman ve nasıl dönüştüğünü bilemiyorum. Sait Faik'in Son Kuşları'ndaki anlatıcı, özlediği kuşların adaya gelmelerini beklemekten öteye geçerek iklimin, mevsimlerin, insanların değiştiğine yormuştu ya aklını hani aniden. Olga Oblomov'dan ümidini kesince anlaşılır biçimde ama ansızın Stolz'a açmıştı yüreğini. Ya da Giovannino ve Serenella kurutulmuş kelebek koleksiyonuna dalıp gitmiş varlıklı çocuğa yaramazlık yapmayı aklından bile geçirmediği için bir süre acıdıktan sonra hoplaya zıplaya evlerine dönmüşlerdi. Aysel, ölmeye yattığı yataktan doğrulup yaşamaya gitmişti. Bir duygudan ötekine mi geçeriz yoksa süreğen biçimde bir başlangıç duygusunu mu dönüştürür dururuz? Bir kurgunun yoğunluğunda değil de bir gerçekliğin yavaşlığında salındığımdan ancak bir geçiş evresinde olabilirim. Kuşların gelmeyeceğini anlamak, Oblomov'un asla değişmeyeceğine aymak, varlıklı çocuğun yerinden kalkmayacağını kabullenmek, yaşamanın dürtüsel bir ödev olduğunu kavramak anındayım. "
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...
-
İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya ver...
-
Harold Bloom, dünya edebiyatının en önemli yazarının Shakespeare olduğundan emindir. Başka bir yazara/şaire ait çok iyi bir metin okuduğumda...


