Günlerden bir gün Ay Tanrısı, Dünya Tanrısı'na bir ulakla teklif göndermiş..
"Ey Dünya Tanrısı! Duydum ki artık insanlarını kendi hallerine bırakacak, onlardan vazgeçecek, kendine yeni bir hükümranlık kuracakmışsın. Bir de diyormuşsun ki benim için 'Onun işi kolay, o sadece Ay'ın yer hareketlerini, gökteki salınımını sağlıyor, bir de bize geceleri ışık vermeyi biliyor. Onun tanrılığından ne olacak! Ben yoruldum, kolaysa Ay Tanrısı gelsin de Dünya Tanrısı olsun!' Madem benim için böyle düşünüyorsun, gel seninle bir anlaşma yapalım. Sen Ay Tanrısı ol ben de Dünya Tanrısı olayım. Ama bu masal boyunca isimlerimiz karışmasın diye senin adın Erycks benim adım da İason olsun. "
Bu teklifi duyan Tanrı Erycks neşelenmiş. Gece gündüz demeden dua yoluyla kendisinden istekte bulunan; para için, şöhret için, aşk için biribirini öldüren; doyumsuz, bencil insanlardan bu kadar kolay kurtulacağını hiç ummazmış Tanrı Erycks." Şu İason da amma şapşalmış canım; hiç ıpıssız, huzur dolu topraklar terk edilir de Dünya gibi bir kargaşanın içine düşülür mü? Galiba tanrılığın yan gelip yatmak olduğunu sanıyor; insanlar onu asla rahat bırakmayacaklar."
Bürokratik engeller aşıldıktan sonra Tanrı Erycks ve Tanrı İason yer değiştirmişler.
Tanrı İason büyük okyanusların, dağların, denizlerin, ormanların, hayvanların ve zeka dolu insanların tanrısı olmayı umarken, karşısına Tanrı Erycks'in on binlerce yıl sonra terk etmek istemekte haklı olduğu bir cehennemle karşılaştığını anlamış. O huzurlu Ay'ını nasıl terk edip geldiğine, yaptığı bu gereksiz cengaverliğe şaşıp kalmış.
Yaptığı çılgınlığı telafi etmek için neler yapabileceğini günler, haftalar, aylar boyu düşünmüş. Bu sırada Tanrı Erycks'ten hiç ses soluk çıkmıyormuş. Bu sessizlik hiç iyi şeylere işaret etmiyor, diye düşünmüş Tanrı İason.
Dupduru, uzun, derin, karanlık ama huzur dolu bir gök. Yer kabuğunun altındaki küçük dalgalanmaları, belli belirsiz hava akımlarını, derin kraterlerden gelen homurdanmaları saymazsanız Ay çok sessiz bir memleketmiş. Tanrı Erycks geriniyor, esniyor, uyuyor, uyanıyor, galaksileri şöyle bir turluyor, beğendiği gezegenlerin tanrılarına bir süre konuk oluyor ama sonra yine o huzur dolu yeni evine dönüyormuş. Ara sıra Dünya aklına geliyormuş gelmesine ama buna asla özlemek denmezmiş. İnsan arkasına bile bakmadan terk ettiği sevgilisini özler miymiş hiç?
Tanrı Erycks huzur dolu günlerinden birinde vicdan azabı duyarak Tanrı İason'a bir mektup yazmaya karar vermiş. Bu ona yazacağı ilk ve son mektupmuş:
Sevgili Tanrı İason, nam ı diğer Dünya Tanrısı,
Bana eşsiz güzellikteki memleketin Ay'ı ve paha biçilmez ölçüde huzur dolu hayatını sunduğun için sana minnettarım. Bunları bana verdiğin için ne kadar pişman olduğundan neredeyse eminim. Ama şunu unutma ki ikimiz de tanrıyız ve hata yapmaya hakkımız yok. Sen artık Dünya Tanrısı olarak insanlardan bunu öğrenmiş olmalısın. Tanrı dediğin kusursuzdur, her şeyle başa çıkabilir, kararlarından ödün vermez, pişmanlık tanrılara özgü değildir. Bu yüzden ben de bir tanrı gibi davranıyor ve aldığım karardan dönmeyi asla düşünmüyorum. Sana önerim şudur: İnsanlar senden bir şey istediklerinde biraz düşün, karar vermekte acele etme, zaman kazan. Onların istediklerini bazen yap bazen yapma; böylece senin ne zaman ne yapacağından emin olamazlar. Ne düşündüğünü asla bilemeyecekleri için umutsuzca istemeyi sürdürürler, hepsi bu. Her istediklerini yaparsan birbirilerine düşerler ve çok kısa bir zamanda onların nesli tükenebilir. Onları yok etmenin seni mutlu edeceğini de sakın düşünme. Çünkü sen artık Dünya Tanrısı'sın ve insanlar olmadan senin varlığının bir anlamı yok. Bu durumda Evren Tanrısı seni gereksiz bulup kara deliğe gönderebilir. Sabret! Belki on binlerce yıl sonra da olsa başka bir tanrı senin görevine talip olabilir."
Tanrı İason, gelen mektubu okuduğunda kahrolmuş. Kendisini uzay boşluğunda oradan oraya savurmuş. Ne kadar uzağa giderse gitsin kulağına yoksul bir adamın para, küçük bir çocuğun sevgi, genç bir adamın aşk,bir kadının çocuk, bir zalimin daha çok sermaye istediği dualar fısıldanıp durmuş. Tanrı İason çok yalnız duymuş kendini. Evrenin en yalnız Tanrısı olarak bunalıma girmiş. Zamanla, eski Dünya Tanrısı Erycks'ten çok daha az evet demeye başlamış insaların isteklerine. Zalime mi yoksa iyiliksevere mi evet dediğini de ayırt edememeye başlamış.
Savrulmuş böylece Dünya bilinmezliklere. Bazı insanlar sezerlermiş Dünya'da bir şeylerin değiştiğini. Şunları söylerlerlermiş göğe bakarak ara sıra:
"Dünya kötüye gidiyor! Ah nerede o Tanrı Erycks'in hükümranlık günleri. Onun zamanında bir gün kötüysek bir gün iyiydik. Şimdi ise hep hüzün hep kederiz. Hep hırsa batmış gafiller kazanıyor, iyilikseverler değil. Bencil Tanrımız İason, sen ne zalimsin! Bırak kendi talihsiz yazgını da kalabalığın içinde kaybolmuş biz iyi insanlara bak biraz. "
İşte böylece başlamış 2O. Yüzyıl Sonrası Dünya Tarihi.
30 Nisan 2011 Cumartesi
19 Mart 2011 Cumartesi
İç Monolog 15
İÇ MONOLOG 15
"Kitaba hürmet etmediğimden değil, onun en çok hangi yönlerini sevdiğimi kitap da bilsin istediğimden kıvırıyorum sayfalarını. Nesnelerle ilişki kurmayı abartmıyorum. Hem, bir kitapla kurulan hangi ilişkiye abartılmış denebilir ki?
BAHÇE
Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden
Bu kış bu bahçe s.399
Kitap anlamıştır bu dizeleri sevdiğini, ama bana yetmiyor bu bilgi. Ben bu sayfayı neden kıvırdığını merak ediyorum. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Nazan’la Barış daha yeni nişanlanmışlardı. Yankıladılar sözlerini coşkulu bir ses ve neşeyle: Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Garson bu işe alışkın elleriyle getirdi çayları. Elindeki koca kitabı karıştırdıkça sen, kitap bir kuş gibi yaprak yaprak açıyordu kanatlarını. Garsonun yüzünde bozkır çocuğuna yeter bir gülümseyiş vardı. Sana göre şiiri hak eden biri gibi görünüyor olmalıydı bu genç adam. Gel, sana da bir şiir okuyayım dedin ona. Şaşırdı.
KEÇİ YOLU
Keçi yoluyum
Sana
Tam
a
k
ş
a
m
o
l
u
r
k
e
n
s. 1114.
“Tam akşam olurken” dizelerini okurken işaret parmağın yukarıdan aşağı kayıyordu. Garson çocuğun küçük ölçekli gülümsemesi yüzüne yayıldı; gözlerine bir şeyi keşfetmenin ışıltısı yerleşti. Daha bir güzel adam oldu garson çocuk. Bitmez tükenmez İlhan Berk anılarımızdan biriydi işte… Pekala, neden Bahçe şiirinin olduğu bu sayfayı kıvırdın? Açıkla bana! BAHÇE Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden/Bu kış bu bahçe s.399. Birkaç gün sonra geri döneceğini bildiğim, seyahatteki sevgilim! Sen benim haberim olmadan yalnızlıklar mı çekiyorsun? Niçin? Bu soruya yanıt bulmak umuduyla son okuduğun romanlardan birini elime alıyorum: Zaman Yeli. Kitap savaş alanı gibi darma duman. Satırların altını çizip çizip atmışsın. Yalnız başına bir kırlangıç s.132. Sen yalnız başına bir kırlangıç mısın da bu satırın altını çizdin? Kendi kendini zehirleyen öz varlık. İnsanın tanımı. Şeytanın, insanın ta kendisi olduğu gibi s.136. Kendi kendini zehirlediğini mi düşünüyorsun? Yalnız kırlangıç’ım birkaç gün sonra geri döneceksin değil mi yanıma? İlhan Berk sevgine dönelim yine. Romanlar şiiri açıklamaz her zaman. Neydi? Şiir şiirin kurdudur. İşte bir sayfayı daha kıvırmışsın!
SENİ İLK GÖRÜYORDUM
Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.
Yeni bir aşk adınaydı gövden s. 538.
İyiyim şimdi. Anladım ki ruhunda benim bilmediğim kederler, yalnızlıklar olsa da sen neşeyi en sonunda bulup çıkarıyorsun. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Ona neden sığındığını şimdi şimdi anlıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim."
"Kitaba hürmet etmediğimden değil, onun en çok hangi yönlerini sevdiğimi kitap da bilsin istediğimden kıvırıyorum sayfalarını. Nesnelerle ilişki kurmayı abartmıyorum. Hem, bir kitapla kurulan hangi ilişkiye abartılmış denebilir ki?
BAHÇE
Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden
Bu kış bu bahçe s.399
Kitap anlamıştır bu dizeleri sevdiğini, ama bana yetmiyor bu bilgi. Ben bu sayfayı neden kıvırdığını merak ediyorum. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Nazan’la Barış daha yeni nişanlanmışlardı. Yankıladılar sözlerini coşkulu bir ses ve neşeyle: Karışmayın İlhan Berk sevgime. Garson, bir çay daha getir! Okunacak çok dize var bir-lik-te! Garson bu işe alışkın elleriyle getirdi çayları. Elindeki koca kitabı karıştırdıkça sen, kitap bir kuş gibi yaprak yaprak açıyordu kanatlarını. Garsonun yüzünde bozkır çocuğuna yeter bir gülümseyiş vardı. Sana göre şiiri hak eden biri gibi görünüyor olmalıydı bu genç adam. Gel, sana da bir şiir okuyayım dedin ona. Şaşırdı.
KEÇİ YOLU
Keçi yoluyum
Sana
Tam
a
k
ş
a
m
o
l
u
r
k
e
n
s. 1114.
“Tam akşam olurken” dizelerini okurken işaret parmağın yukarıdan aşağı kayıyordu. Garson çocuğun küçük ölçekli gülümsemesi yüzüne yayıldı; gözlerine bir şeyi keşfetmenin ışıltısı yerleşti. Daha bir güzel adam oldu garson çocuk. Bitmez tükenmez İlhan Berk anılarımızdan biriydi işte… Pekala, neden Bahçe şiirinin olduğu bu sayfayı kıvırdın? Açıkla bana! BAHÇE Bilmem bu yalnızlığı nasıl atar üstünden/Bu kış bu bahçe s.399. Birkaç gün sonra geri döneceğini bildiğim, seyahatteki sevgilim! Sen benim haberim olmadan yalnızlıklar mı çekiyorsun? Niçin? Bu soruya yanıt bulmak umuduyla son okuduğun romanlardan birini elime alıyorum: Zaman Yeli. Kitap savaş alanı gibi darma duman. Satırların altını çizip çizip atmışsın. Yalnız başına bir kırlangıç s.132. Sen yalnız başına bir kırlangıç mısın da bu satırın altını çizdin? Kendi kendini zehirleyen öz varlık. İnsanın tanımı. Şeytanın, insanın ta kendisi olduğu gibi s.136. Kendi kendini zehirlediğini mi düşünüyorsun? Yalnız kırlangıç’ım birkaç gün sonra geri döneceksin değil mi yanıma? İlhan Berk sevgine dönelim yine. Romanlar şiiri açıklamaz her zaman. Neydi? Şiir şiirin kurdudur. İşte bir sayfayı daha kıvırmışsın!
SENİ İLK GÖRÜYORDUM
Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.
Yeni bir aşk adınaydı gövden s. 538.
İyiyim şimdi. Anladım ki ruhunda benim bilmediğim kederler, yalnızlıklar olsa da sen neşeyi en sonunda bulup çıkarıyorsun. Karışmayın İlhan Berk sevgime. Ona neden sığındığını şimdi şimdi anlıyorum. Artık rahatça uyuyabilirim."
13 Mart 2011 Pazar
Yazmak Özgürlüktür! Blog yazısı nedir?
Bir yıldır özellikle geceleri klavyenin başına geçip blog yazısı yazıyorum. Gelip geçici bir heves olacağını sandığım bu eylem giderek bir işe, bir sorumluluğa dönüştü. Bu yazıları kendi kendime yazıyorum sanırken, her geçen gün yeni okurlarla tanıştım. Dergilerde, gazetelerde dilediğiniz kadar yazı yazamazsınız, bunca yazı yazan insan varken basılı yayın organlarının sizin yazılarınıza sürekli yer vermesi olanaksızdır, anlaşılmazdır, hatta yersizdir. Bu nedenle yazı yazmayı süreğen bir işe dönüştürmüş ya da dönüştürmek isteyen insanların blog yazılarını yayımladıkları blog adreslerinin olması, dolayısıyla kendi söylem evrenlerini oluşturmaları kaçınılmaz olmaktan öte iyi bir fikirdir. Blog yazarı, kendi okurlarını bulur ve ne kadar okuru varsa söylem evrenini o kadar okura ulaştırma şansına erişir.
İnternetin sunduğu özgürlük ortamından doğan "blog yazısı" türü, doğası gereği özgür bir yazı türüdür. Şimdi bir edebiyat doktoru olarak belki de bu yazı türünü ilk kez ben tanımlıyor ve özelliklerini belirliyorumdur:
Blog yazısı: Deneme, günlük, köşe yazısı, eleştiri, öykü gibi çok sayıda yazı türünün özelliklerinden yararlanarak doğmuş, internet yayıncılığının kaynaklık ettiği bir yazı türüdür. Doğası gereği özgür bir yazı türü olan blog yazılarının özellikleri şunlardır:
1- Düzenli ya da düzensiz aralıklarla yazılabilir.
2- Her konu üzerine yazılabilir.
3- Blog yazısı yoruma açıktır, okur yazı üzerine düşüncesini belirtebilir.
4-Blog yazılarına fotoğraf, resim ya da video eklenebilir.
5-Yazıların uzunluğu yazarca belirlenir, uzunluk sınırlaması yoktur.
6-Yazar içten ya da nesnel olmayı seçebilir.
7- Başlık kullanmak zorunluğu yoktur.
8- Blog yazıları bir blog adresinde toplanır; bu yazılar bir bütün olarak yazarın biçemi üzerine bir fikir verse de blog adresinde yer alan blog yazılarının aynı bakış açısıyla ve aynı biçemle yazılması beklenmemelidir.
9- Blog adresinde yazar, farklı bölümler, başlıklar açabilir; böylece birbirinden farklı türlere eğilimli yazılarını aynı başlık altında ya da bölümde toplayabilir.
10- Blog yazıları bir uzmanlık gerektirmez; ancak yazar blog yazılarında uzmanı olduğu konular üzerine yazmayı seçebilir.
11- Blog yazarı kimliğini açıklamak zorunda değildir.
12-Blog yazarları kendi kültür, uğraş dünyalarına odaklıdırlar, birbirleri ile sert tartışmalara girmezler; aksine beğendikleri blog yazarlarını okuyup izlerler.
13-İçeriğini blog yazılarının oluşturduğu blog adresleri web adresleri gibi yasal yolla satın alınamaz; bu nedenle blog adresinin kapatılması durumunda bu yazılara ve adrese ulaşıma son verilebilir.
Son maddeyi dışarıda bırakırsak, yukarıda sayılan özellikleriyle blog yazıları özgür yazılardır. Bireysel ve özgürce düşüncenin yayılması, saygı görmesi, dolaşıma girmesi bağlamında blog yazıları önemlidir. Bağımsız bir yazılı basın düzlemi olarak görebileceğimiz blog adresleri, basılı gazete ve dergilerde sunulan yazarlara birer seçenek olarak görülmelidir. Nitelikli ve niteliksiz oluşlarına ancak okurların karar verebileceği bu alanlar, bu denli savunmasız bırakılmamalıdır. Yasal düzenlemelere aykırı kimi blog adresleri nedeniyle diğer blog adreslerine ulaşılaşımın engellenmesi kabul edilir değildir. Bu tutum olsa olsa blog adreslerinin özgür düşünce dolaşım gücünü görmezden geliş, önemsemeyiştir.
Yazmak özgürlüktür!
İnternetin sunduğu özgürlük ortamından doğan "blog yazısı" türü, doğası gereği özgür bir yazı türüdür. Şimdi bir edebiyat doktoru olarak belki de bu yazı türünü ilk kez ben tanımlıyor ve özelliklerini belirliyorumdur:
Blog yazısı: Deneme, günlük, köşe yazısı, eleştiri, öykü gibi çok sayıda yazı türünün özelliklerinden yararlanarak doğmuş, internet yayıncılığının kaynaklık ettiği bir yazı türüdür. Doğası gereği özgür bir yazı türü olan blog yazılarının özellikleri şunlardır:
1- Düzenli ya da düzensiz aralıklarla yazılabilir.
2- Her konu üzerine yazılabilir.
3- Blog yazısı yoruma açıktır, okur yazı üzerine düşüncesini belirtebilir.
4-Blog yazılarına fotoğraf, resim ya da video eklenebilir.
5-Yazıların uzunluğu yazarca belirlenir, uzunluk sınırlaması yoktur.
6-Yazar içten ya da nesnel olmayı seçebilir.
7- Başlık kullanmak zorunluğu yoktur.
8- Blog yazıları bir blog adresinde toplanır; bu yazılar bir bütün olarak yazarın biçemi üzerine bir fikir verse de blog adresinde yer alan blog yazılarının aynı bakış açısıyla ve aynı biçemle yazılması beklenmemelidir.
9- Blog adresinde yazar, farklı bölümler, başlıklar açabilir; böylece birbirinden farklı türlere eğilimli yazılarını aynı başlık altında ya da bölümde toplayabilir.
10- Blog yazıları bir uzmanlık gerektirmez; ancak yazar blog yazılarında uzmanı olduğu konular üzerine yazmayı seçebilir.
11- Blog yazarı kimliğini açıklamak zorunda değildir.
12-Blog yazarları kendi kültür, uğraş dünyalarına odaklıdırlar, birbirleri ile sert tartışmalara girmezler; aksine beğendikleri blog yazarlarını okuyup izlerler.
13-İçeriğini blog yazılarının oluşturduğu blog adresleri web adresleri gibi yasal yolla satın alınamaz; bu nedenle blog adresinin kapatılması durumunda bu yazılara ve adrese ulaşıma son verilebilir.
Son maddeyi dışarıda bırakırsak, yukarıda sayılan özellikleriyle blog yazıları özgür yazılardır. Bireysel ve özgürce düşüncenin yayılması, saygı görmesi, dolaşıma girmesi bağlamında blog yazıları önemlidir. Bağımsız bir yazılı basın düzlemi olarak görebileceğimiz blog adresleri, basılı gazete ve dergilerde sunulan yazarlara birer seçenek olarak görülmelidir. Nitelikli ve niteliksiz oluşlarına ancak okurların karar verebileceği bu alanlar, bu denli savunmasız bırakılmamalıdır. Yasal düzenlemelere aykırı kimi blog adresleri nedeniyle diğer blog adreslerine ulaşılaşımın engellenmesi kabul edilir değildir. Bu tutum olsa olsa blog adreslerinin özgür düşünce dolaşım gücünü görmezden geliş, önemsemeyiştir.
Yazmak özgürlüktür!
7 Şubat 2011 Pazartesi
SAKARYA'DAKİ SESSİZ DOSTLARIMIZ/AHŞAP HEYKELLER
Heykellerin tartışılması değil kentle birlikte yaşaması gerekir. 2010 yazında Ankara Sakarya Meydanı'nda 17. Zühtü Müridoğlu Ahşap Heykel Sempozyumu düzenlenmiş; Japonya'dan Masatada Katsuki, Portekiz’den Filomena Almeida, Avusturya’dan Maria Elisabth Mayrl, Başkent Üniversitesi’nden Bora Türkan, Kocaeli Üniversitesi’nden Nevzat Atalay ve bağımsız heykeltıraş Erdal Duman’ın bu sempozyum atölyesinde doğan heykelleri Sakarya'nın dört bir yanında yükselivermişti.
Kimilerimiz her gün kentin bu sessiz tanıklarının önünden geçiyor, kimilerimizse varlıklarından bile haberdar değiliz.
"Sanatın anlamı nedir?" sorusu ülkemizde belki en çok heykel sanatına yöneltilir. Bir heykelin nerede durduğu, neden o yerde sergilendiği sorgusu kimi zaman kalplerimizi incitse de biz biliyoruz ki kent yaşamının vazgeçilmezidir heykeller.
Kentler birbirine hiç benzemeyen insanların birlikte yaşayabildiği yerlerdir. Tüm farklılıklarımıza karşın birbirimizle iletişim kurabildiğimiz, ortak yaşam alanlarını paylaşabildiğimiz demokratik yerleşkelerdir. Belki de bu yüzden kentlerde yükselen heykeller çok "sarsıcı", çok "tuhaf", çok "anlaşılmaz", çok "uzak" gelebilmelidir bize. Sarsıcı, tuhaf, anlaşılmaz, uzak olmalarına karşın bizce benimsenmeleri ve sevilmeleri bizim birbirimize bakışımızı da değiştirmez mi? Onları sevmeye başladığımızda birbirimizi de daha çok sevmez miyiz?
"Güzellik" sanatın öncelikli amacı; ancak güzellik göreli.. Eskiler gönül gözü kapalı derler; çoğumuz heykellere bakmayı bilmiyoruz. Bir heykel ancak bizim için çok önemli bir kişinin temsili olduğunda değer kazanıyor; eğer sergilenen bizim sevmediğimiz bir kişiyi temsil ediyorsa da bizi çok rahatsız ediyor. Oysa çağdaş heykel sanatı kişilerden öte kavramları, olguları, duyguları, düşünceleri tartışıyor, tanımlıyor. Tanımadığımız kavramlara, duygulara, olgulara düşmanlığımız ne kadar sürmeli?
Yukarıda yer alan kadın heykelinin önünde bir çanta var. Çalışan, güçlü bir kadın dimdik karşıya bakıyor. Bu size neler çağrıştırıyor? Ya da aşağıda biri uzun diğeri kısa iki adam sizce de çok iyi arkadaş olmamışlar mı?
Sakarya'da bir heykel daha var ki onun fotorafını çekemedim çünkü çok yüksekte kaldı: Bulutların üzerine oturmuş küçük bir kız...
Sanat, sergi salonlarına sıkışıp kalmayıp kent sokaklarına yayılmalı. Resim, müzik, edebiyat, heykel... Kentin kucağında hepsine yer var yeter ki biz onlara kollarımızı sonuna kadar açalım. Sanat bizi özgürleştirsin, biz birbirimizi özgürleştirelim. Özgürce sevmeyi öğrenmek bu çağda bu kadar zor olmamalı.
Not: Sakarya'da yalnızca sözünü ettiğim heykeller yok; çok daha fazlası var. Görmeyenler zaman kaybetmeden gidip görmeliler; görenler ise bir dahaki sefere önlerinden geçerken onlara daha çok gülümsemeliler...
5 Şubat 2011 Cumartesi
Masal Yaşı Geçenlere Masallar 3
Kavmine küsmüş bir peygamber, İnci dağının eteklerine yerleşir. Sırtındaki yeleğinden başka hiçbir şeyi olmayan peygamberin bir de gümüş kanatlı güvercini vardır. Güvercinin mucizesi kanatlarının gümüş olması değil yalan söyleyen bir adama rastladığında o adamın etrafında kanat çırpmasıdır.
Kavmine küsmüş peygamber, peygamber olduğu ilk günlerde insanları çok severmiş. Onlara hatalarını düzeltmeleri için çokça öğüt verirmiş. Malını mülkünü kavminin mutluluğu ve doğru yolu bulması uğruna heba etmiş. Gelgelelim kavmi onu hiç anlamamış, verdiği öğütlerle de alay etmiş.
Kavmine küsmüş peygamber, peygamber olduğu ilk günlerde insanları çok severmiş. Onlara hatalarını düzeltmeleri için çokça öğüt verirmiş. Malını mülkünü kavminin mutluluğu ve doğru yolu bulması uğruna heba etmiş. Gelgelelim kavmi onu hiç anlamamış, verdiği öğütlerle de alay etmiş.
31 Ocak 2011 Pazartesi
KONSTANTİN MAKOVSKİ PERA MÜZESİ'NDE
"Masletitsa Bayramı'nda St. Petersburg'da Admiralteyski Bulvarı-1869- Konstantin Makovski-"
Sergide yer alan yukarıdaki tabloya kısa bir süre yakından bakmanız tüm ayrıntıları görmeniz için yeterli olmuyor, ayrıntıları görebilmek için tabloya çok uzun bir süre bakmanız gerekiyor. Dakikalar geçtikçe daha önce sözünü ettiiğim hikayeyi ya da romanı içinizden yazmaya başlıyorsunuz. Örnekse kalabalığın bize göre önünde üç kardeş görülmektedir; şimdi bu enstantaneyi biraz büyütelim:
Bir bayram günü Çarlık Rusyası döneminde St. Petersburg'da soğuktan kıpkırmız olmuş bu çocuklar size neler düşündürür? Yoksulluğu mu, açlığı mı, ailesini bir arada tutmaya çalışan küçük bir ablayı mı?
Aynı tablonun bir başka köşesinde beliren başka bir enstantane de bizi şaşkınlığa sürükler. Çizgiler büyüleyicidir ama izleyicisine keder aşılar.
Makovski'nin "Masletitsa Bayramı'nda St. Petersburg'da Admiralteyski Bulvarı" tablosu görülmeye değerdir. Pera Müzesi'nde yalnızca Makovski'nin bu tablosu değil "Düşkünler Evi" "Bankanın İflası" adlı tabloları da sergileniyor; bu tablolara bakan herkesin yoksulluğa, özgürlüğe, insan haklarına ilişkin yeni düşünmelerin izini süreceğine inanmak zor değil. Yineleyelim: Sergi 20 Mart'a kadar açık. Sergide Zonaro, Repin, Yaroşenko, Şişkin, Popol, Surikov'un tablolarına yer veriliyor. Tolstoy hayranlarına da bir müjde var! Surikov çok eskiden bizim için harika bir Tolstoy portresi yapmış, mutlaka görmelisiniz. Ayrıca Juravlev'in "Sunağın Önünde", Popol'ün "Köyde Sabah" adlı tabloları sizi çokça etkileyebilir.
Rus yazarlarını da peşinden sürükleyen bu eşsiz yapıtları bütünlük içinde bize sunan Pera Müzesi'ne teşekkürler.
Not: Pera Müzesi'nde aynı zaman aralığında "Frida Kahlo ve Diego Rivera" sergisi de gezilebilir. Zeka ve hüzün dolu bir hikayesi olan Frida'yı sevenlerin sergiyi görmeleri önerilir.
20 Ocak 2011 Perşembe
İç Monolog 14
"Bu son sigarayı içip gideceğim. Sana kırgınlığım hiç geçmeyecek olsa da bugünlük sana sitem etme hakkımı doldurmuş sayacağım. Arabesk şarkıların içime değmediğini söylediğim zamanlara gülesim var. Herşeyin zamanı varmış diyesim var. Bileti masaya koyup ben gidiyorum dedin ya inanmadım önce. Daha iyi bir adam olmam için geliştirdiğin tehditlerden birini savuruyor, blöf yapıyorsun sandım. Gülüp geçtim. Nereye gidiyormuşsun, ne işin varmış İstanbul'da, sen buraları bırakıp bir yerlere gidemezmişsin aklımca. Çocukluk arkadaşların, her şeyden önce ailen sonra ben vardık burada. Sen hepimize düşkündün, bizsiz eksik kalırdın, gidemezdin ki! Öksürür gibi ağlıyorum, böyle tuhaf bir şey yaptığın için, bileti masaya koyup gidecek olmana kanıt sunduğun için. Kimse başkası için yaşamamalı öyle mi? Ben senin için yaşamıyorsam sen ne için benim hayatıma göre hayatını biçimlendirecekmişsin? Reklam işinin merkezi İstanbul'muş öyle ya daha ne kadar sana yapılan iş tekliflerini reddedebilirmişsin? Zaten yürümüyormuş öyle mi buralar, herkes kendi hayatını yaşıyormuş, ben kendi hayatımı yaşıyormuşum öyle mi? Daha iyi bir adam olsaymışım belki hiç aklına gelmezmiş bu gitmeler? Daha iyi bir adam olmak ne demek Yasemin? Söyle nasıl daha iyi bir adam olunuyor, olayım Yasemin! Söndürdüğün sigaranın üzerine basmaya kıyamıyorum izmaritimi, hemen yanına bastırıyorum tüm gücümle. İçim zehir gibi Yasemin. Mutluluklar dilerim dedin ya şaka gibi. Ne mutluluğu Yasemin? Daha iyi adam olurum madem deyince tıslayarak gülerken istihzalı sana artık çok geç zaten önceden çok denedin olmadı işte, senin daha iyiye yürüme yolların tıkanmış deyiverdin. Öldüm mü ben Yasemin? Sen gidince, beni terk edince ben asla iflah olmayacak adamlar rafına mı kaldırılacağım? Bir daha kendimi yenileyemeyecek miyim, kimsenin gözüne giremeyecek miyim? Bundan sonra yaşayacağım hayatta kimsenin beni yeterince sevemeyeceğine inanmam için bir işaret misin sen? Boş ver. Değmezsin üzülmeye Yasemin. Her işlek caddede en az iki tane dikilmiş birörnek kafede mi söyleyecektin bana son sözlerini? Bari daha seyrek gittiğimiz, kendimi daha değerli hissedebileceğim bir yerde söylesedin benimle güzel yıllar geçirdiğini ama bu kentin ve benim sana artık yük gibi geldiğimizi. Söylediğin acı sözleri bu kafenin uğultusunda eriteyim diye burayı seçtin? Yasemin beni ince olmamakla suçluyorsun, sen çok mu incesin Yasemin? Bileti masaya yayıp bak işte biletimi aldım, işimi gücümü her şeyimi hazırladım evimi kiraladım zaten bir aydır ayrıyız bu işleri kendimce sessiz sedasız yapmak istedim böylesi daha iyi şimdi burada konuştuklarımızdan sonra artık görüşmeyelim ama sen mutlu ol ve unutma ki ihtiyacın olduğu her zaman ben senin yanında olurum dedin. İhtiyacım var sana şimdi Yasemin, hani neredesin? İşbilir yalancı Yasemin. Bir aydır ben ne zaman barışırız acaba diye hesap yaparken ettiğine bak! Aferin Yasemin. Sigaram bitti çoktan ama ben ahmaklar gibi burada oturup duruyorum Sana kırgınlığım hiç geçmeyecek olsa da bugünlük sana sitem etme hakkımı doldurmuş saymalıyım kendimi. Bu kadar üzülmeye alışkın değilim ben, alışacak mıyım yoksa! Arabesk şarkıların içime değmediğini söylediğim zamanlara gülesim var. Herşeyin zamanı varmış diyesim var."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...

