1 Şubat 2013 Cuma
RUH EŞİM'miş!
2011 Kanada yapımı, Jean-Marc Vallee'nin, senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Cafe de Flore (Ruh Eşim) filmini izledim. Film pek bir övgü almış; yere göğe sığdırılamamıştı. Baştan fikrimi söyleyeyim bu film tam bir fiyaskodur. Filmin ne yönetmenlik dehasını sorgulayabilecek durumdayım ne de yapımcılığına diyecek sözüm bulunur; ama senaryodan anlarım. Bu senaryonun ideolojisi bozuk.
Tüm sanat yapıtlarını birer metin olarak görmeliyiz. Bir metnin karşısına geçtiğimizde ise onun güzelliğinin bizi çabucak büyüleyebileceğini bilmeliyiz. İmgeler, söylemler öylesine incelikle kurulmuş olabilir ki bu estetik varlığın bizim üzerimizde bırakacağı "dona kalma" hali epey uzun sürebilir. Fakat sanat metninin ideolojisini kavradığımızda bu "dona kalma", "taş kesilme"ye dönüşebilir. Gelin öncelikle filmin hikayesini anlatarak bu filmle derdimin ne olduğunu açıklayayım:
Ergenlik dönemlerinde tanışmış olan bir kız ve bir oğlan birbirlerine aşık olurlar; büyüdüklerinde evlenirler. İki kız çocukları olur. Derken aşk tek taraflı biçimde biter. Erkek bir başka kadına deliler gibi tutulur. Yani erkeğin ruh eşi değişirken kadınınki aynı kalır. Kadın, terk edildiğini uzun süre kabullenemez; uyurgezerlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla boğuşur. Uykularında sürekli bir "düş yaşantısı" görür. Kadın bu düş yaşantısında down sendromlu bir çocuğun annesidir. Oğlu bir başka down sendromlu kıza aşık olur. Kadın oğlunu, bu kıza kaptırmak istemez. Terk edilen kadın, eşgüdümlü olarak düşündeki down sendromlu çocuğuna ve gerçekteki kocasına yol verir. Anlar ki kocasını hasta bir çocuk olarak görmüş; onu kollayıp gözetmek üzerine bir hayat kurmuştur. Bu gerçekliğe aydığında kocasına koşar ve ondan af dilenir. Dahası yeni gelin adayını da bağrına basar. Eski kocasının düğününe pespaye bir kılıkla katılır; bilge ve yaşlı bir kadın olarak kocasına ve genç geline şefkatle bakar.
"Yönetmen keşke bu senaryoyu bir kadın senariste okutsaydı" deriz film bitince. Çünkü hiçbir kadın senarist bu hikayeyi böyle kurmaz. Ne kadar klişe bir Freud'çuluktur bu! Neymiş, kadınlar kocalarını çocukları gibi görürlermiş.
Yönetmen, erkeği çocuklar gibi özgür yaşayan bir cins olarak tarif ederken; kadını, erkeği olmadan hayatın anlamını yitirecek biçimde sunar. Filmin başından sonuna kadar, karısını bırakıp giden adam ve genç gelin adayı, haklı çıkarılmak için uğraşılıp durulur. Terk edilen kadının ise ruh hastası, depresif ve yaralı olduğu gözümüze sokulur. Üstelik filmde kadına tek bir umut bile verilmez; ne yeni bir aşk ne yeni bir iş... Belli ki üstün zekalı Valllee, terk edilen kadınları "işi bitmiş çileli bir anne" olarak görmek ister. Oysa terk edilen de yoluna gider, terk eden de...
Filmin sonu şöyle veya böyle olsaydı film kurtulurdu diyemeyeceğim; neresinden tutarsanız tutun bu film kötüdür. Çağımızda iki cinsiyete de "birey" gözüyle bakılabilmelidir. Bu Kanadalı yönetmenden Türkiyeli yönetmen ve senaristlerin öğrenecek pek bir şeyi yoktur; çünkü çağdaş Türk sinemasında cinsiyetlere ilişkin böyle sığ klişelere artık yer verilmemektedir.
Festivallerde gösterilen, pek çok gazeteci ve yazarın ayakta alkışladığı bu filme bir de benim gözümden bakılmasını öneririm.
19 Ocak 2013 Cumartesi
Magda Szabo: Kapı
Emerenc sabahları erken kalkar. Sokağı süpürür, hayvanları besler, temizliğini yaptığı yaklaşık on evi kolaçan eder. Hasta olan sokak sakinlerine yemekler götürür. Hatta biri canından bezmişse; onun intiharına bile yardım eder.
Marta Szabo 2003'te "Kapı" romanıyla Fransa'nın en saygın ödüllerinden Femina'yı kazandı. Kapı, Emerenc karakteri üzerinden devrimciliği, yüksek sanatı, yazar- okur ilişkisini, şöhreti vs. eleştiriyor. Yumuşacık bir kalple yazılmış olduğu besbelli bu roman, Macar devrimini, yaşanan iç savaşları 2000'li yılların okuruna bir bellek olarak sunuyor.
Bazı romanlar olay örgüleriyle, bazıları taşıdıkları düşüncelerle bazıları ise karakterleriyle anılırlar. Örneğin Cervantes'in Don Kişot romanında en çok Don Kişot'la ilgileniriz. Oysa Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'nde ilgilendiğimiz en büyük şey savaştır. Kafka'da ise düşünceler öndedir: Şato, Dava, Amerika...
Szabo, kim bilir kimlerden, nerelerden ilham alarak bu ilginç kadını, Emerenc'i yaratmış. Romanı okudukça herkese ve herşeye karşı olan bu temizlikçi kadının aslında doğuyu ne çok yansıttığını görürüz. Szabo, Emerenc'in saplatılarından, önyargılarından fakat akıl almaz bilgeliğinden dem vurarak "doğu"yu hem yere göğe sığdıramaz ve onu efsaneleştirir hem de onu uzlaşmazlığı ve değişime direnmesinden dolayı yerden yere vurur. Emerenc halkı kurtarmak için halkı kırıp dökenlere küskündür; doğaya inanan sıradan insanlara sırtını dönmüş sanata saygı duymayandır; hayata övgüler yağdıran fakat hayatı yaşamayı bilmeyenlere öfkelidir. Szabo'nun Kapı'sından; daha doğrusu Emerenc'ten ve onun acılarından öğrenecek çok şeyimiz olduğu açıktır.
4 Ocak 2013 Cuma
İÇ MONOLOG 24
" Günaydın sevgili tavuklarım, ördeklerim, samanlığım, kerpiçten evciğim. Hür olduğumda sizleri yamacımda buluvermek istedim. Ama Tanrı biliyor, hiçbir şey hazır verilmiyor insanın eline. Önce bir tarla almam gerekti. Kerpiçten harç kardım babam gibi, evimi kurdum. Sonra pazara, sizleri bulmaya çıktım. İnek almaya gücüm yetmedi. Ama kim bilir seneye, alıveririm iki koyun birden... Dile kolay,tam on yıl üç hafta, boncuk dizdim, yün ördüm, kilim dokudum; şimdi sizlerleyim. Öncem yok benim; hep sonram var bundan sonra.Tarlamdaki fasulye sırıkları, biberler, bal kabakları gibi bakan yok bana suçlamasız. Bir de her salı, süt satmaya gelen çocuk gülüyor yüzüme. İnsan suçlanmadığı bir diyar bulamıyorsa, kendi diyarını kurmalıdır hiç olmazsa."
11 Aralık 2012 Salı
ESRARENGİZ ARKADAŞIN FISILDADIKLARI
"Kafamda sürekli Scorpius'un neye benzediğini düşünüp duruyordum. Hayal gücümün bütün sınırlarını zorluyordum. Nedense en korkunç görüntüleri st üste getirip bana görüneceği vakte kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Neye benzerse benzesin onu sevmeye devam etmek istiyordum."
Çocukluğumuzda hemen hepimizin bir hayali arkadaşı olmuştur. Biraz ürkütücü gelse de, kendimize pek itiraf etmek istemesek de hayali arkadaşımızla geçirdiğimiz zamanlar azımsanmayacak kadar uzundur. Bazılarımız onun adını, özelliklerini çoktan unutmuşuzdur. Ben de unutmuştum fakat Filiz Özdem'in "Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları"romanıyla hatırladım. Benim hayali arkadaşım değil; arkadaşlarım vardı; hem de üç tane.
Çocuğun sevgiyle sarmalandığı bir dünyası olsa da mükemmel bir arkadaşın özlemi onu erkenden yakalıyor. Yakın çevresinin dışındaki kimseler tarafından onaylanmak, destek görmek istiyor. Olgun yaşlarımızda tanıdığımız, bizi bütünüyle anlayıp seven arkadaşlarımızı bulmazdan önce, hayata sorduğumuz en büyük sorulara yüreklice ve bilgelikle yanıt veren hayali arkadaşlarımıza çok şey borçluyuz. Büyüyüp de gerçek arkadaşlar edinmeye başladıkça onları unutup gitsek de üzerlerimizdeki emeklerini unutmak mümkün değil. Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları, Zeynep ve onun hayali arkadaşı Scorpius'un ilişkilerini konu edinerek bu gerçeği bize anımsatıyor.
Romanın temel kurgusu şöyle:
Zeynep'in annesi ve babası ayrılmıştır; her ikisi de yeniden evlenirler. Zeynep annesinn yanında kalmak ister fakat babası razı olmaz. Derken hayali arkadaş Scorpius ortaya çıkar. Zeynep tüm zamanını onunla geçirir; iki arkadaş çok eğlenirler ama ailenin diğer üyeleri bu ilişkiden pek memnun değillerdir.
Roman, çocuk edebiyatının "kusursuz aile"tablosuna aykırı görünüyor. Olağanüstü marifetleri olan anneler ve hep doğru kararlar veren babaların romanı değil Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları. Filiz Özdem'in diğer çocuk kitapları gibi, bu roman da toplumun alkışladığı "mükemmel hayat"ı aramıyor. Suç ve Ceza'da, Çavdar Tarlasında Çocuklar'da, Sessiz Ev'de, İnce Memet'te niçin her şey beyaz bir çizgi üzerinde akıp gitmiyorsa, çocuk edebiyatı metinlerinde de hayat pürüzsüz yürümez. Edebiyatın hiçbir türlüsü yapay ve aldatıcı olmamalıdır; sorunsuz ve patırtısız bir hayat ne gerçekçidir ne de ilginç. Sanılıyor ki çocuk kitaplarında dünya pembe, insanlar melek olmalı. Yetişkinler okudukları yapıtlarda inandırıcılığı ve tutarlığı neden arıyorlarsa; çocuklar da onun için arar: Okuduklarına yaşamda bir karşılık bulmak için. Yaşadığımız çağın büyük sorunları var; bunları çocuklardan gizleyemeyiz. Scorpius, dünyanın geleceğinden endişe ediyor; gelecekte oluşacak çevre sorunlarının, savaşların ipuçlarını veriyor. Zeynep ondan duyduklarına üzülse de bu karanlık geleceği bilmenin sorumluluğunu almışa benziyor; meraklı ve çalışkan bir genç kız oluyor Zeynep.
Romanın sonunda Scorpius'un gizemli biçimde ortadan kaybolması Zeynep'i olduğu kadar okuru da üzüyor. Yazar, romanın sonlarına doğru Scorpius'un görevini tamamlayıp ortadan kaybolma zamanının geldiğini düşünmüş; tüm hayali arkadaşların bir ömrü olduğunu düşündüğümüz gibi: Gerçek dostlarımızı bulunca hayali arkadaşların da görevi tamamlanmış oluyor.
Romanın anlatıcısı Zeynep'tir. Neşeli, uyumlu ama çok meraklı bir orta okul öğrencisi olan Zeynep, anlatıcılık görevini üstlenirken bizi o yaşlarımıza götürüyor. Abarttığımız duyguları, örttüğümüz kabahatleri düşürüyor aklımıza. Bir çocuk kitabında kendimizden bir şeyler bulacağımız söylemek mutluluk vericidir. Zaten iyi bir çocuk kitabının temel özelliği her yaştaki insanın okumaktan zevk duyacağı niteliklere sahip olmasıdır. Edebiyat metninin yaşı yoktur; iyi yazılmış bir metin her kesimden okurunu bulur. Yine de bu kitabı en çok çocuklar okumalı. Çünkü bizim anımsamak için okuduğumuz bu kitabı, onlar yaşadıkları döneme ışık tutmak için okuyacaklardır. Çocuklar bu kitapla hayali arkadaşlarının neden birden bire hayatlarına girdiğini ve neden bir gün çıkıp gideceklerini anlarl
Çocukluğumuzda hemen hepimizin bir hayali arkadaşı olmuştur. Biraz ürkütücü gelse de, kendimize pek itiraf etmek istemesek de hayali arkadaşımızla geçirdiğimiz zamanlar azımsanmayacak kadar uzundur. Bazılarımız onun adını, özelliklerini çoktan unutmuşuzdur. Ben de unutmuştum fakat Filiz Özdem'in "Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları"romanıyla hatırladım. Benim hayali arkadaşım değil; arkadaşlarım vardı; hem de üç tane.
Çocuğun sevgiyle sarmalandığı bir dünyası olsa da mükemmel bir arkadaşın özlemi onu erkenden yakalıyor. Yakın çevresinin dışındaki kimseler tarafından onaylanmak, destek görmek istiyor. Olgun yaşlarımızda tanıdığımız, bizi bütünüyle anlayıp seven arkadaşlarımızı bulmazdan önce, hayata sorduğumuz en büyük sorulara yüreklice ve bilgelikle yanıt veren hayali arkadaşlarımıza çok şey borçluyuz. Büyüyüp de gerçek arkadaşlar edinmeye başladıkça onları unutup gitsek de üzerlerimizdeki emeklerini unutmak mümkün değil. Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları, Zeynep ve onun hayali arkadaşı Scorpius'un ilişkilerini konu edinerek bu gerçeği bize anımsatıyor.
Romanın temel kurgusu şöyle:
Zeynep'in annesi ve babası ayrılmıştır; her ikisi de yeniden evlenirler. Zeynep annesinn yanında kalmak ister fakat babası razı olmaz. Derken hayali arkadaş Scorpius ortaya çıkar. Zeynep tüm zamanını onunla geçirir; iki arkadaş çok eğlenirler ama ailenin diğer üyeleri bu ilişkiden pek memnun değillerdir.
Roman, çocuk edebiyatının "kusursuz aile"tablosuna aykırı görünüyor. Olağanüstü marifetleri olan anneler ve hep doğru kararlar veren babaların romanı değil Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları. Filiz Özdem'in diğer çocuk kitapları gibi, bu roman da toplumun alkışladığı "mükemmel hayat"ı aramıyor. Suç ve Ceza'da, Çavdar Tarlasında Çocuklar'da, Sessiz Ev'de, İnce Memet'te niçin her şey beyaz bir çizgi üzerinde akıp gitmiyorsa, çocuk edebiyatı metinlerinde de hayat pürüzsüz yürümez. Edebiyatın hiçbir türlüsü yapay ve aldatıcı olmamalıdır; sorunsuz ve patırtısız bir hayat ne gerçekçidir ne de ilginç. Sanılıyor ki çocuk kitaplarında dünya pembe, insanlar melek olmalı. Yetişkinler okudukları yapıtlarda inandırıcılığı ve tutarlığı neden arıyorlarsa; çocuklar da onun için arar: Okuduklarına yaşamda bir karşılık bulmak için. Yaşadığımız çağın büyük sorunları var; bunları çocuklardan gizleyemeyiz. Scorpius, dünyanın geleceğinden endişe ediyor; gelecekte oluşacak çevre sorunlarının, savaşların ipuçlarını veriyor. Zeynep ondan duyduklarına üzülse de bu karanlık geleceği bilmenin sorumluluğunu almışa benziyor; meraklı ve çalışkan bir genç kız oluyor Zeynep.
Romanın sonunda Scorpius'un gizemli biçimde ortadan kaybolması Zeynep'i olduğu kadar okuru da üzüyor. Yazar, romanın sonlarına doğru Scorpius'un görevini tamamlayıp ortadan kaybolma zamanının geldiğini düşünmüş; tüm hayali arkadaşların bir ömrü olduğunu düşündüğümüz gibi: Gerçek dostlarımızı bulunca hayali arkadaşların da görevi tamamlanmış oluyor.
Romanın anlatıcısı Zeynep'tir. Neşeli, uyumlu ama çok meraklı bir orta okul öğrencisi olan Zeynep, anlatıcılık görevini üstlenirken bizi o yaşlarımıza götürüyor. Abarttığımız duyguları, örttüğümüz kabahatleri düşürüyor aklımıza. Bir çocuk kitabında kendimizden bir şeyler bulacağımız söylemek mutluluk vericidir. Zaten iyi bir çocuk kitabının temel özelliği her yaştaki insanın okumaktan zevk duyacağı niteliklere sahip olmasıdır. Edebiyat metninin yaşı yoktur; iyi yazılmış bir metin her kesimden okurunu bulur. Yine de bu kitabı en çok çocuklar okumalı. Çünkü bizim anımsamak için okuduğumuz bu kitabı, onlar yaşadıkları döneme ışık tutmak için okuyacaklardır. Çocuklar bu kitapla hayali arkadaşlarının neden birden bire hayatlarına girdiğini ve neden bir gün çıkıp gideceklerini anlarl
9 Aralık 2012 Pazar
Ben Şair Değilim.
Birileri soruyor: Şiirlerinizi hangi kitapta topladınız?
Ekşi sözlük yazarları beni şair sanıyor.
Aziz Nesin derdi ki bu ülkede her üç kişiden biri şairdir. Şimdi benim "Ben şair değilim" diye ortaya çıkmam bu geleneğe ve eğilime aykırı görünüyor; belki de saflık ediyorum. Hazır bu paye verilmişken; bunu reddetmek de neyin nesi? Ama ne derseniz deyin ben şair değilim.
Tuğba Çelik adında bir şair varmış. Tanımıyorum. Belki bir gün tanışabilirim, ilginç olabilir.
Ama ben o değilim. Ben başka bir Tuğba Çelik'im.
Öykü yazarım. Eleştiri yazarım.
Akademik makaleler yazarım çünkü akademisyenim.
Ama şiir yazmam; yazamam.
Ankara'yı, İstanbul'u, Roma'yı ve Paris'i severim.
En sevdiğim yazar Marcel Proust'tur.
En sevdiğim şair İlhan Berk'tir.
Şiirsiz hayat tatsızdır derim; ama şair değilim.
İlgililere duyurulur!
3 Aralık 2012 Pazartesi
VİRGİNİA WOOLF +MUSTAFA DELİOĞLU: YAŞLI KADIN ve PAPAĞAN
“Lanet kuş” dedi bayan Ford hırçın bir sesle
kül rengi büyük bir papağanı göstererek . “Çığlığıyla kafa şişirir. Gün boyu
bir anıt gibi iki büklüm tüneğinde oturur, yanına yaklaşacak olursanız ‘Evde yok’ diye cırlar.’ Bayan Gage’in görebildiği
kadarıyla çok güzel bir kuştu ama tüyleri fena halde bakımsızdı. ‘Belki mutlu
değildir, belki de açtır’ dedi Bayan Gage. Ancak Bayan Ford, huyunun böyle
olduğunu söyledi, bir denizcininmiş, konuşmayı da doğudan öğrenmiş.”
Virginia
Woolf, İngiliz edebiyatının Shakespeare’den sonraki dahilerindendir. Özellikle
Kendine Ait Bir Oda ve Mrs. Dalloway bir genç hanımın tüm dünyasını
değiştirebilir, benimkini değiştirmişti. Çünkü Woolf feminist, özgürlükçü ve
eşitlikçidir. Woolf öte taraftan, nesnelerle tıkış tıkış olmuş bir modern
hayatın içinde gözle görülmeyen ama incelikli bir insanın hemen fark
edebileceği hüzünlerin romancısıdır. Çatal bıçak sesleri arasında gezinen
eller, merdiven başında duran kadınların gamzesindeki tedirgin gülüş,
çiçeklerin yapraklarındaki heyecan bir Woolf okuru için tanıdıktır.
Yapı
Kredi Yayınları okurlarını çok heyecanlandıran bir iş yapmış, Virginia Woolf’un Yaşlı
Kadın ve Papağan öyküsünü çocuk
edebiyatı seçeneklerimiz arasına katmış. Yukarıda
kısacık alıntıladığım bu sevimli öykü kitabı, çocuk okurların erkenden Wooolf’u
tanımalarını sağlayacak. Ne kadar içtenlikli, ne kadar yüreklice bir adım! Tunç
Tayanç, bu öykünün çevirisini titizlikle, çok severek yapmışa benziyor çünkü
kitabın dili bir çocuğun iştahını kabartacak ölçüde parlak.
Bu
yazıyı yazmamın nedenlerinden biri de kitabın resimlerinin sahibi: Mustafa
Delioğlu.
Mustafa
Delioğlu, çocuk edebiyatı üzerine yazıp çizmeye başladığım yıllardan bu yana
izlediğim bir sanatçı. İtiraf etmek gerekir ki Delioğlu, biçemi ve içeriğiyle
pek de alkış almamış kitapları, resimleriyle kurtarmıştır. Ressamımızın
kedileri, aydedeleri, kuşları bir bakışta “Beni Delioğlu çizdi” der, o ölçüde özgündür. Her biri adeta bir
tablo olan bu çocuk kitabı resimleri, çocuk kitaplarına can verir, neşe katar.
Yaşlı
Kadın ve Papağan’ın günün birinde Virginia Woolf’la Mustafa Delioğlu’nu
buluşturacağı kimin aklına gelirdi? Teşekkürler Yapı Kredi Yayınları!
2 Aralık 2012 Pazar
MARGUERITE YOURCENAR’IN DOĞU ÖYKÜLERİ
Marguereite Yourcenar, Fransız edebiyatının önemli yazarlarından biri. Doğu
Öyküleri, Yourcenar’ın yeni bir masal- öykü dili yaratma endişesiyle
yazdığını düşündüğüm yürek yakan bir kitap.
“Yürek yakan” söylemini özellikle
bir payeymiş gibi kullanıyorum çünkü bunu başaran yazar sayısı her dönemde çok
az olmuştur. Bazı yazarlar, biçemleriyle, zekalarıyla, yeni anlatma yollarıyla
bizi büyülerler. Fakat başka bir yazar türü daha vardır ki o zekice bulduğu yeni anlatım yollarını
denemekle kalmayıp içimize işleyen bir hikayeyle karşımıza çıkar. Yourcenar
bu ikinci yazar türündedir. Yazar, sanki yüzyıllar önce, doğunun kırsallarında gerçekten olup bitmiş insan trajedilerini anlatır kitabında;
biçeminde sahicilik vardır.
Söylencelerin büyüsü ve onların gerçek olmalarını istememiz arasında
titreyen sahicilik sinmiştir öykülerine. Örneğin ilk öyküsünde ressam
Wang-Fo’nun düşlere bile hükmetmek
isteyen sultana kurban oluşu dile getirilir. Bir başka öyküsünde yazar, kaleyi savunmak üzere bir kadını kurban etmek
gerektiğini düşünen üç erkek kardeşin, karılarından birini seçmelerini anlatır.
Seçilen kadının henüz sütten kesilmemiş bir çocuğu vardır. Bu öyküde kadınlığı,
iktidarı ve boş inançları bir kez daha elden geçiriyoruz. Yazar, Prens Genci’nin Son Aşkı öyküsünde aşkın hep yıpratıcı ve çoğunlukla kişinin kendine dönük yaşadığı bir serüven olduğunu gözler önüne serer.
Doğu Öyküleri’nde Osmanlı
Devleti’nin batıya yaptığı seferleri bir de karşı cepheden anlama şansına
erişiyoruz. Savaşın ve göçün olduğu her yerde varolabilecek yıkımları, acıları
ve bütün bunlara karşın yürüyüp giden gündelik yaşamı görüyoruz. Yourcenar bize şu iletileri sezdiriyor: Yaşam, ölüme tedirgin gözlerle bakar,
korkakça değil.
Yourcenar’ın karakterleri genellikle kurbandır. Yazar, kurban gördüğü karakterlerini 'cesaretle yaşadıkları için' över. Erkelere baş eğen kadınlar, sultanlara ve beylere söz geçirmeye uğraşmayan erkekler hem
eleştirilmiş hem de dönem koşullarına göre biçimlendirilmiş yaşamlarını onurluca
sürdürdükleri için yüceltilmişlerdir. Bu bakış
açısıyla şunları düşünmek olası: Demek ki bizden sonrakilere de bizler çok tuhaf
görüneceğiz. Bunca ziyana, kavgaya ortak olarak yaşamamız gelecekteki insanlara kabul edilir
gelmeyecek ama yine de kendi koyduğumuz
onur ilkeleriyle örtüşen bir hayat sürmeye çalışmamız alkışlanacak.
Karşılaştırmalı
edebiyat uzmanlarından Katherine Arence diyor ki: Çeviri ilerledikçe edebiyatın
yönü değişti. İyi çevirilerle okuduğumuz dünya edebiyatı yerel edebiyattan daha mı az değerli?
Edebiyat evrenseldir. Yourcenar, zeka dolu ve“yürek yakan” öyküleriyle bunu
kanıtlıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...
-
İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya ver...
-
Harold Bloom, dünya edebiyatının en önemli yazarının Shakespeare olduğundan emindir. Başka bir yazara/şaire ait çok iyi bir metin okuduğumda...






