4 Mart 2013 Pazartesi

Düşlerimiz Bizim mi Morel'in mi?


Jorge Luis Borges'in önsözüyle açılan Morel'in Buluşu, Adolfo Bioy Casares'in edebiyat çevrelerinde hala hararetle tartışılan bir romanı. Hem içerik hem biçim bakımından bu tartışmaları hak ettiğini hemen söylemeliyim. Nevzat Yılmaz'ın dilimize çevirdiği bu roman fantastik, romantik ve bilgecedir.
Fantastik edebiyata mesafeliydim bir zamanlar. Ne zaman ki yıllar önce Borges'le tanıştım, bu tavrım değişti.
Borges, düş dediğimiz kavramın pek de hafife alınır yanı olmadığını ortaya koyar. O bir düş mühendisidir.Mevki sahibi olmayı, sevgiliye kavuşmayı, iktidarı düşlemeyi  yavan bulur. İnsanın dünyayla ilişkisini alt üst eder öykülerinde. Bildiğimiz dünya gerçeklerine burun kıvırır. Pek çok yazarı kıskandıracak zekasıyla başka dünya gerçeklikleri kurar. Okurları bilir ki Borges'ten  iyi düş kuran yoktur.  Arjantinli yazar Casares, Borges'ten sonra ikinci bir düş mühendisi olmaya aday gibidir. Romanını Borges'e adamasından anlayabiliriz bunu.
Romantizm en zayıf roman akımıdır. Bunun nedeni, roman türünün olmazsa olmazı olan nedenlemenin (argumantation) bu akımın doğasındaki yoğun duygu akışları nedeniyle  zayıflamasıdır. Casares'in romanına romantik deyişim, yazarın bu akımla ilişkisinden değil, romantik sözcüğünün bildiğimiz anlamda "aşk"ı çağrıştırıyor olmasıdır. Çünkü Morel'in Buluşu, tuhaf da olsa, basbayağı bir aşk romanıdır.
Gerilim dolu bu sarsıcı roman ilk başlarda hiç de vaadkar değildir. Uzun uzun, ıssız bir ada tarif edilir.  "Issız ada metaforu yüzlerce kez kullanılmadı mı?" sorusu düşer belleğimize. Sonrasında beklenmedik bir hızla,  okur bu ıssız adaya tutsak edilir. Bir kaçak olan ana karakterimizin gizlice izlediği, umutsuzca aşık olduğu Faustine'i tanırız. Zaman kaybetmeden bu gizli aşkın bir ilişkiye dönmesini arzularız. Oysa Faustine'e kavuşmak hiç de kolay değildir. Ne de olsa bu ikilinin arasında Faustine'in yakından tanıdığı, oturup konuşabildiği, gizli değil apaçık bir aşık olan Morel vardır. Anlarız ki bu romana adını veren, romanın yazılış nedeni olan kişi, ana karakterimiz değil Morel'dir.  Faustine, Morel'in aşkını baştan beri kabul etmemiştir. Reddedilmeyi bir türlü hazmedemeyen Morel, sevdiği kadına sonsuza dek yakın olmak amacıyla bir makine tasarlar, daha doğrusu bir sistem. Bu sistem, adadaki insanların görüntülerini, kokularını, hatta hislerini kaydeder; bu kayıtlar serbest salınıma bırakıldığında,çok boyutlu, kopya yeni insanlar oluşur. Kopyaların asılları ise ölürler, elbette Faustine de. Dolayısıyla Morel,  Faustine'in yanı başında sonsuza dek yaşamayı başarmış olur.  Bir aşk için ne büyük bir yıkım! Düşlerimiz gerçek olsun diye tüm dünyanın düşlerini elinden almak ne büyük gaf!
Morel'in hesaplayamadığı bir şey vardır: adadaki kaçak adam. Faustine'nin aşkını elde etmek için yanıp tutuşan ana karakterimiz makineyi kullanmayı başarır ve kendisini de bu sonsuzluğa ekler. Bedenine veda ederken gerçek bir yaşama veda ettiğini bilerek konuşur:
"Ruhum daha görüntüye geçmedi; bu gerçekleşseydi ölmüş olurdum ve hiç kimsenin elde edemeyeceği bir görüntü içinde birlikte kalmak üzere Faustine'i görmem sona ererdi.
Bu anlatıya dayanarak dağılmış varoluşları bir araya toplayabilen bir makineyi icat edecek kimseden rica ediyorum; beni ve Faustine'i bulun ve benim Faustine'in bilincinin gök kubbesine girmemi sağlayın. Merhametli bir davranış olacaktır bu."
Morel'in düşü yalnızca kendisine yaramamıştır; bir başkasına da umut olmuştur.  Faustine'i arzulayan bu iki adam, Faustine'in yaşamına göz dikmişlerdir. Faustine başına geleni öğrendiğinde çılgına döner.  Akşam üstleri güneşin batışını izlemeyi seven, kitap sayfalarını karıştırarak yaşamayı kendine  iş edinen, güzel gülüşlü bir kadın olarak "gerçekten" yaşayan bir kadın olmaktan memnundur o. Üstelik adadaki diğer insanlar da bu düşün ortağı değildir; onlar bir düş  uğruna yaşamları ellerinden alınmış insanlardır.
Bu roman bilgecedir. Casares, düş kurmanın bireysel bir iş olduğunu fakat gerçekleştiğinde bireyi aştığını vurgular. Hitler'i, Cengiz Han'ı ve diğer tüm kıyıcıları düşünürsek yazarın bize ne söylemek istediğini daha iyi anlarız. Soru şudur:  Düşlerimiz gerçek olduğunda sonuçlarının yalnızca bizi bağlayacağından emin miyiz?
Bilimin ve iktidarın düşleriyle yaşıyoruz; dünya düşlerle biçimleniyor. Sanıyorum ki en masum düşleri ve karabasanları hala sanatla kuruyoruz. Sanat en masum yanımız. Casares belli ki bir düş mühendisi olmuştur; öyle ki  bizim düş dünyamızı sorgulamamıza neden olacak kadar.
Casares 1940'ta yazığı bu romanında, kaydedilebilir bir hayatın olabilirliğini tartışırken aslında çok sıradan bulduğumuz yaşamın ne kadar ilham verici, ne kadar büyüleyici ve ne kadar vazgeçilmez olduğunu ima eder. Basit gördüğümüz günlük yaşantımıza bir övgüdür bu roman. Romanda geçen "Durmadan yinelenen bir yaşama alıştığım için kendiminkini onarılmaz biçimde rastlantının yönettiğine inanıyorum." tümcesi yaşadığımız hayatı ne kadar hafife aldığımızın bir kanıtı gibidir. Bir başka yönden düşündüğümüzde ise bu "tekrar" ve "tekdüze" yaşantıdan başka elimizde bir şey bulunmadığını anlarız. Bu aşamadan sonra okura düşen ya yaşamdan vazgeçmek ya da onu övmektir.
CASARES. Adolfo Bioy. Morel'in Buluşu. Çev: Nevzat Yılmaz. Helikopter Yayınevi. 2008.

1 Şubat 2013 Cuma

RUH EŞİM'miş!


2011 Kanada yapımı, Jean-Marc Vallee'nin, senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Cafe de Flore (Ruh Eşim) filmini izledim. Film pek bir övgü almış; yere göğe sığdırılamamıştı. Baştan fikrimi söyleyeyim bu film tam bir fiyaskodur. Filmin ne yönetmenlik dehasını sorgulayabilecek durumdayım ne de yapımcılığına diyecek sözüm bulunur; ama senaryodan anlarım.  Bu senaryonun ideolojisi bozuk.

Tüm sanat yapıtlarını birer metin olarak görmeliyiz. Bir metnin karşısına geçtiğimizde ise onun güzelliğinin bizi çabucak büyüleyebileceğini bilmeliyiz. İmgeler, söylemler öylesine incelikle kurulmuş olabilir ki bu estetik varlığın bizim üzerimizde bırakacağı "dona kalma" hali epey uzun sürebilir. Fakat sanat metninin ideolojisini kavradığımızda bu "dona kalma", "taş kesilme"ye dönüşebilir. Gelin öncelikle filmin hikayesini anlatarak bu filmle derdimin ne olduğunu açıklayayım:
Ergenlik dönemlerinde tanışmış olan bir kız ve bir oğlan  birbirlerine aşık olurlar; büyüdüklerinde evlenirler. İki kız çocukları olur. Derken aşk tek taraflı biçimde biter. Erkek bir başka kadına deliler gibi tutulur. Yani erkeğin ruh eşi değişirken kadınınki aynı kalır. Kadın, terk edildiğini uzun süre kabullenemez; uyurgezerlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla boğuşur. Uykularında sürekli bir "düş yaşantısı" görür. Kadın bu düş yaşantısında down sendromlu bir çocuğun annesidir.  Oğlu  bir başka down sendromlu kıza aşık olur. Kadın oğlunu, bu kıza kaptırmak istemez. Terk edilen kadın, eşgüdümlü olarak düşündeki down sendromlu  çocuğuna ve gerçekteki kocasına yol verir. Anlar ki kocasını hasta bir çocuk olarak görmüş; onu kollayıp gözetmek üzerine bir hayat kurmuştur. Bu gerçekliğe aydığında kocasına koşar ve ondan af dilenir. Dahası yeni gelin adayını da bağrına basar. Eski kocasının düğününe pespaye bir kılıkla katılır; bilge ve yaşlı bir kadın olarak  kocasına ve genç geline şefkatle bakar.
"Yönetmen keşke bu senaryoyu bir kadın senariste okutsaydı" deriz film bitince. Çünkü hiçbir kadın senarist bu hikayeyi böyle kurmaz. Ne kadar klişe bir Freud'çuluktur bu! Neymiş, kadınlar kocalarını çocukları gibi görürlermiş.
Yönetmen, erkeği çocuklar gibi özgür yaşayan bir cins olarak tarif ederken; kadını, erkeği olmadan hayatın anlamını yitirecek biçimde sunar.  Filmin başından sonuna kadar,  karısını bırakıp giden adam ve genç gelin adayı, haklı çıkarılmak için uğraşılıp durulur. Terk edilen kadının ise ruh hastası, depresif ve yaralı olduğu gözümüze sokulur. Üstelik filmde  kadına tek bir umut bile verilmez; ne  yeni bir aşk ne yeni bir iş... Belli ki üstün zekalı Valllee, terk edilen  kadınları "işi bitmiş çileli bir anne" olarak görmek ister. Oysa terk edilen de yoluna gider, terk eden de...
Filmin sonu şöyle veya böyle olsaydı film kurtulurdu diyemeyeceğim; neresinden tutarsanız tutun bu film kötüdür. Çağımızda iki cinsiyete de  "birey" gözüyle bakılabilmelidir.  Bu Kanadalı  yönetmenden Türkiyeli yönetmen ve senaristlerin öğrenecek pek bir şeyi yoktur; çünkü çağdaş Türk sinemasında cinsiyetlere ilişkin böyle sığ klişelere artık yer verilmemektedir.
Festivallerde gösterilen, pek çok gazeteci ve yazarın ayakta alkışladığı bu filme bir de benim gözümden bakılmasını öneririm.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Magda Szabo: Kapı


Emerenc sabahları erken kalkar. Sokağı süpürür, hayvanları besler, temizliğini yaptığı yaklaşık on evi kolaçan eder. Hasta olan sokak sakinlerine yemekler götürür. Hatta biri canından bezmişse; onun intiharına bile yardım eder.
Marta Szabo 2003'te "Kapı" romanıyla Fransa'nın en saygın ödüllerinden Femina'yı kazandı. Kapı, Emerenc karakteri üzerinden  devrimciliği, yüksek sanatı, yazar- okur ilişkisini, şöhreti vs. eleştiriyor. Yumuşacık bir kalple yazılmış olduğu besbelli bu roman, Macar devrimini, yaşanan iç savaşları 2000'li yılların okuruna bir bellek olarak sunuyor.
Bazı romanlar olay örgüleriyle, bazıları taşıdıkları düşüncelerle bazıları ise karakterleriyle anılırlar. Örneğin Cervantes'in Don Kişot romanında en çok Don Kişot'la ilgileniriz. Oysa Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'nde ilgilendiğimiz en büyük şey savaştır. Kafka'da ise düşünceler öndedir: Şato, Dava, Amerika...
Szabo, kim bilir kimlerden, nerelerden ilham alarak bu ilginç kadını, Emerenc'i yaratmış. Romanı okudukça herkese ve herşeye karşı olan bu temizlikçi kadının aslında doğuyu ne çok yansıttığını görürüz. Szabo, Emerenc'in saplatılarından, önyargılarından fakat akıl almaz bilgeliğinden dem vurarak "doğu"yu hem yere göğe sığdıramaz ve onu efsaneleştirir hem de onu uzlaşmazlığı ve değişime direnmesinden dolayı yerden yere vurur. Emerenc halkı kurtarmak için halkı kırıp dökenlere küskündür; doğaya inanan sıradan insanlara sırtını dönmüş sanata saygı duymayandır; hayata övgüler yağdıran fakat hayatı yaşamayı bilmeyenlere öfkelidir. Szabo'nun Kapı'sından; daha doğrusu Emerenc'ten ve onun acılarından öğrenecek çok şeyimiz olduğu açıktır.

4 Ocak 2013 Cuma

İÇ MONOLOG 24

" Günaydın sevgili tavuklarım, ördeklerim, samanlığım, kerpiçten evciğim.  Hür olduğumda  sizleri yamacımda buluvermek  istedim. Ama Tanrı biliyor, hiçbir şey hazır verilmiyor insanın eline. Önce bir tarla almam gerekti. Kerpiçten harç kardım babam gibi, evimi kurdum. Sonra pazara, sizleri bulmaya çıktım. İnek almaya gücüm yetmedi. Ama kim bilir seneye, alıveririm iki koyun birden... Dile kolay,tam on yıl üç hafta, boncuk dizdim, yün ördüm, kilim dokudum; şimdi sizlerleyim. Öncem yok benim; hep sonram var bundan sonra.Tarlamdaki fasulye sırıkları, biberler, bal kabakları gibi bakan yok bana suçlamasız. Bir de her salı, süt satmaya gelen çocuk  gülüyor yüzüme. İnsan suçlanmadığı bir diyar bulamıyorsa, kendi diyarını kurmalıdır hiç olmazsa."

11 Aralık 2012 Salı

ESRARENGİZ ARKADAŞIN FISILDADIKLARI

"Kafamda sürekli Scorpius'un neye benzediğini düşünüp duruyordum. Hayal gücümün bütün sınırlarını zorluyordum. Nedense en korkunç görüntüleri st üste getirip bana görüneceği vakte kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Neye benzerse benzesin onu sevmeye devam etmek istiyordum."
Çocukluğumuzda hemen hepimizin bir hayali arkadaşı olmuştur. Biraz ürkütücü gelse de, kendimize pek itiraf etmek istemesek de hayali arkadaşımızla geçirdiğimiz zamanlar azımsanmayacak kadar uzundur. Bazılarımız onun adını, özelliklerini çoktan unutmuşuzdur. Ben de unutmuştum fakat Filiz Özdem'in "Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları"romanıyla  hatırladım. Benim hayali arkadaşım değil; arkadaşlarım vardı; hem de üç tane.
 Çocuğun sevgiyle sarmalandığı bir dünyası olsa da mükemmel bir arkadaşın özlemi onu erkenden yakalıyor. Yakın çevresinin dışındaki kimseler tarafından onaylanmak, destek görmek istiyor.  Olgun yaşlarımızda tanıdığımız, bizi bütünüyle anlayıp seven arkadaşlarımızı bulmazdan önce, hayata sorduğumuz en büyük sorulara yüreklice ve bilgelikle yanıt veren hayali arkadaşlarımıza çok şey borçluyuz. Büyüyüp de gerçek arkadaşlar edinmeye başladıkça onları unutup gitsek de üzerlerimizdeki emeklerini unutmak mümkün değil. Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları, Zeynep ve onun hayali arkadaşı Scorpius'un ilişkilerini konu edinerek bu gerçeği bize anımsatıyor.
Romanın temel kurgusu şöyle:
 Zeynep'in annesi ve babası ayrılmıştır; her ikisi de yeniden evlenirler. Zeynep annesinn yanında kalmak ister fakat babası razı olmaz. Derken hayali arkadaş Scorpius ortaya çıkar. Zeynep tüm zamanını onunla geçirir; iki arkadaş çok eğlenirler ama ailenin diğer üyeleri bu ilişkiden pek memnun değillerdir.
Roman, çocuk edebiyatının "kusursuz aile"tablosuna aykırı görünüyor. Olağanüstü marifetleri olan anneler ve hep doğru kararlar veren babaların romanı değil Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları. Filiz Özdem'in diğer çocuk kitapları gibi, bu roman da toplumun alkışladığı "mükemmel hayat"ı aramıyor. Suç ve Ceza'da, Çavdar Tarlasında Çocuklar'da, Sessiz Ev'de, İnce Memet'te niçin her şey beyaz bir çizgi üzerinde akıp gitmiyorsa, çocuk edebiyatı metinlerinde de hayat pürüzsüz yürümez. Edebiyatın hiçbir türlüsü yapay ve aldatıcı olmamalıdır; sorunsuz ve patırtısız bir hayat ne gerçekçidir ne de ilginç. Sanılıyor ki çocuk kitaplarında dünya pembe, insanlar melek olmalı.  Yetişkinler okudukları yapıtlarda inandırıcılığı ve tutarlığı neden arıyorlarsa; çocuklar da onun için arar: Okuduklarına yaşamda bir karşılık bulmak için. Yaşadığımız çağın büyük sorunları var; bunları çocuklardan gizleyemeyiz. Scorpius, dünyanın geleceğinden endişe ediyor; gelecekte oluşacak çevre sorunlarının, savaşların  ipuçlarını veriyor. Zeynep ondan duyduklarına üzülse de bu karanlık geleceği bilmenin sorumluluğunu almışa benziyor; meraklı ve çalışkan bir genç kız oluyor Zeynep.
Romanın sonunda Scorpius'un gizemli biçimde ortadan kaybolması Zeynep'i olduğu kadar okuru da üzüyor. Yazar, romanın sonlarına doğru Scorpius'un görevini tamamlayıp ortadan kaybolma zamanının geldiğini düşünmüş; tüm hayali arkadaşların bir ömrü olduğunu düşündüğümüz gibi: Gerçek dostlarımızı bulunca hayali arkadaşların da görevi tamamlanmış oluyor.
Romanın anlatıcısı Zeynep'tir. Neşeli, uyumlu ama çok meraklı bir orta okul öğrencisi olan Zeynep, anlatıcılık görevini üstlenirken bizi o yaşlarımıza götürüyor. Abarttığımız duyguları, örttüğümüz kabahatleri düşürüyor aklımıza. Bir çocuk kitabında kendimizden bir şeyler bulacağımız söylemek mutluluk vericidir.  Zaten iyi bir çocuk kitabının temel özelliği her yaştaki insanın okumaktan zevk duyacağı niteliklere sahip olmasıdır. Edebiyat metninin yaşı yoktur; iyi yazılmış bir metin her kesimden okurunu bulur. Yine de bu kitabı en çok çocuklar okumalı. Çünkü bizim anımsamak için okuduğumuz bu kitabı, onlar yaşadıkları döneme ışık tutmak için okuyacaklardır. Çocuklar bu kitapla hayali arkadaşlarının neden birden bire hayatlarına girdiğini ve neden bir gün çıkıp gideceklerini anlarl

9 Aralık 2012 Pazar

Ben Şair Değilim.


Birileri soruyor: Şiirlerinizi hangi kitapta topladınız?
Ekşi sözlük yazarları beni şair sanıyor.
Aziz Nesin derdi ki bu ülkede her üç kişiden biri şairdir.  Şimdi benim "Ben şair değilim" diye ortaya çıkmam bu geleneğe ve eğilime aykırı görünüyor; belki de saflık ediyorum. Hazır bu paye verilmişken; bunu reddetmek de neyin nesi? Ama ne derseniz deyin ben şair değilim.
Tuğba Çelik adında bir şair varmış. Tanımıyorum. Belki bir gün tanışabilirim, ilginç olabilir.
Ama ben o değilim. Ben başka bir Tuğba Çelik'im.
Öykü yazarım. Eleştiri yazarım.
Akademik makaleler yazarım çünkü akademisyenim.
Ama şiir yazmam; yazamam.
Ankara'yı, İstanbul'u, Roma'yı ve Paris'i severim.
En sevdiğim yazar Marcel Proust'tur.
En sevdiğim şair İlhan Berk'tir.
Şiirsiz hayat tatsızdır derim; ama şair değilim.
İlgililere duyurulur!





3 Aralık 2012 Pazartesi

VİRGİNİA WOOLF +MUSTAFA DELİOĞLU: YAŞLI KADIN ve PAPAĞAN




 “Lanet kuş” dedi bayan Ford hırçın bir sesle kül rengi büyük bir papağanı göstererek . “Çığlığıyla kafa şişirir. Gün boyu bir anıt gibi iki büklüm tüneğinde oturur, yanına yaklaşacak olursanız ‘Evde  yok’ diye cırlar.’ Bayan Gage’in görebildiği kadarıyla çok güzel bir kuştu ama tüyleri fena halde bakımsızdı. ‘Belki mutlu değildir, belki de açtır’ dedi Bayan Gage. Ancak Bayan Ford, huyunun böyle olduğunu söyledi, bir denizcininmiş, konuşmayı da doğudan öğrenmiş.”

Virginia Woolf, İngiliz edebiyatının Shakespeare’den sonraki dahilerindendir. Özellikle Kendine Ait Bir Oda ve Mrs. Dalloway bir genç hanımın tüm dünyasını değiştirebilir, benimkini değiştirmişti. Çünkü Woolf feminist, özgürlükçü ve eşitlikçidir. Woolf öte taraftan, nesnelerle tıkış tıkış olmuş bir modern hayatın içinde gözle görülmeyen ama incelikli bir insanın hemen fark edebileceği hüzünlerin romancısıdır. Çatal bıçak sesleri arasında gezinen eller, merdiven başında duran kadınların gamzesindeki tedirgin gülüş, çiçeklerin yapraklarındaki heyecan bir Woolf okuru için tanıdıktır. 
Yapı Kredi Yayınları okurlarını çok heyecanlandıran bir iş yapmış, Virginia Woolf’un Yaşlı Kadın ve Papağan öyküsünü çocuk  edebiyatı seçeneklerimiz arasına katmış.  Yukarıda kısacık alıntıladığım bu sevimli öykü kitabı, çocuk okurların erkenden Wooolf’u tanımalarını sağlayacak. Ne kadar içtenlikli, ne kadar yüreklice bir adım! Tunç Tayanç, bu öykünün çevirisini titizlikle, çok severek yapmışa benziyor çünkü kitabın dili bir çocuğun iştahını kabartacak ölçüde parlak. 
Bu yazıyı yazmamın nedenlerinden biri de kitabın resimlerinin sahibi: Mustafa Delioğlu.
Mustafa Delioğlu, çocuk edebiyatı üzerine yazıp çizmeye başladığım yıllardan bu yana izlediğim bir sanatçı. İtiraf etmek gerekir ki Delioğlu, biçemi ve içeriğiyle pek de alkış almamış kitapları, resimleriyle kurtarmıştır. Ressamımızın kedileri, aydedeleri, kuşları bir bakışta “Beni Delioğlu çizdi”  der, o ölçüde özgündür. Her biri adeta bir tablo olan bu çocuk kitabı resimleri, çocuk kitaplarına can verir, neşe katar.
Yaşlı Kadın ve Papağan’ın günün birinde Virginia Woolf’la Mustafa Delioğlu’nu buluşturacağı kimin aklına gelirdi? Teşekkürler Yapı Kredi Yayınları! 

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...