17 Eylül 2013 Salı

KAFAMDAN VAPURA BİNMİŞ KAFKA ÇIKTI!




"Yine Kafka aldım, yine okuyamadım. Sevemedim gitti bu adamı!" dedi. Hayretle ona baktım.
Dönüp gitti, ben de işime döndüm.
Önümde dizüstü bilgisayarım, çaprazımda masaüstü bilgisayarım açıktı. Birinden bir şeyler okuyor ötekine yazıyordum; çünkü birinde internet vardı ötekinde yoktu. Sanki ikisinden okuyor, ikisine yazıyordum; birbirlerine karıştılar. Bir ekrandaki tümce öteki ekrana atlıyor; sözcükler anlamlarını ve biçimlerini hızla yitiriyorlardı. Israrla bütünledim onları, susturdum, dindirdim...
Kafamdan Vapura Binmiş Kafka çıktı. " Şato'ya az kaldı!" dedi, "Davanın görülmesi pek yakın!"
Kim sevmez Kafka'yı? O ki bakar da okurun kaotik yaşamına, yapıştırır abartılı vaatlerini: Şato'ya az kaldı!




13 Haziran 2013 Perşembe

ÖĞÜT VERME SEV

Öğütler, genelde bizden yaşça küçük insanlara verdiğimiz, istenmeyen armağanlardır. Bize verilen öğütler ve bizim verdiğimiz öğütlerin yapısı "istenmeyen hikmetler" içermeleri bakımından benzerdir. Fakat kaçımız bize verilen öğütleri dinleriz? Kaçımız yaşantımızı bu öğütler üzerine inşa ederiz? "Bana biraz öğüt verir misiniz?" ricası kaç kez ağzımızdan çıkmıştır?
Danışmaksa başka bir eylemdir. Bile isteye bir kişinin ayağına, kapısına gideriz ve ondan bize yol yordam göstermesini isteriz. Bilinçli ve gönül rızasıyla yapılan bu iş, yolumuzu aydınlatır, içimize su serper. Kimi zaman bir sohbetin arasında birinin ortaya söylediği bir söz, iddia ya da deneyim bize hoş, ilgi çekici gelebilir. Gönüllü olarak seçtiğimiz tüm bu sözler, tıpkı bir kitap okurken altını çizdiğimizi satırlar gibi belleğimize yazılır. Hele de kitap okuyan insanlar  sohbetten satır çıkarmaya bayılırlar.
Bazılarımız danışma işini abartır; yaşamındaki tüm önemli kararları bazı insanların belirlemesini isteyecek kadar "danışıcı" kalır. Yaşamın "özgün" olması gerektiğini kavrayamamış insanlardır onlar. Sürekli danışılan kişiler pek memnundur bu halden; çünkü kendisine her danışıldığında ne denli güvenilir ve akli yaşadığına emin olurlar. Bir tehlikesi vardır bu işin.  Sürekli danışılan insanlar, bir süre sonra herkesin kendisine danışmasını isteyebilirler. Sürekli parmak sallayan, doğruyu ve yanlışı kesin biçimde ikiye ayırıp duran nemrut insanlara dönüşebilirler.
Öğüt duyduğunda kıyı bucak kaçan gençlik, daha çok dolaylı yoldan yönlendirilmeyi arzular. Severek, hayranlık duyarak baktığı kimselerin sözlerini bir ders gibi ezberler. Parmak sallayıştan, sürekli yargılanmaktan rahatsız olan gençler, asilik kadar özgüveni de çağrıştırmalıdır. Çağdaş toplumlar böylesi gençliği özlemelidir. Öğüt değil sohbet seven, birilerinin  yargılamalarına boyun eğerek  değil birilerine danışarak ya da birilerinden ilham alarak yaşamını biçimlendiren gençler mutlu ve özgür olmayı seçmişlerdir çünkü. Mutlu ve özgür gençler, iyiyi ve kötüyü cetvelle ayırmak yerine pek çok iyinin bir arada olabileceğini kavramış çağdaş toplumları oluştururlar. Kendisine sürekli danışılmasını isteyenlerin hüküm sürdüğü toplumların gençleri, "özgüvenli" değil "asi" olarak kodlanıp "eğitilmeye muhtaç" bireyler olarak görülmeye devam ederler. Devir değişiyor danışılanlar! Sohbetiniz acı, yargılarınız kılıç kadar keskin olacaksa, yarının yetişkinleri sizi yanlarında istemeyecekler.

11 Mart 2013 Pazartesi

TANPINAR ROMANCILIĞI: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ




Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet sonrası edebiyat tarihçiliğimizin kurucusudur diyebiliriz. Özellikle divan edebiyatı; Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi edebiyatımızın şair ve yazarlarına nesnel bir gözle bakabilmemiz adına önemli  bakış açıları geliştirmiştir. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, akademik bakımdan henüz aşılamamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar her şeyden önce ufuk açıcı bir akademisyendir. Bence en önemli yanı da budur. Ne şiiri ne romanı ne de öyküsü bu yönünün önüne çıkabilmiştir. Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde olup bitenleri, gerçekleşen sanat hareketlerini derin bir edebiyat, toplumbilim ve güzel sanatlar bilgisiyle yorumlamıştır.

Tanpınar’ın şairliği, istediği ölçüde gelişememiştir. Bunun nedenini onun günlüklerinde bulabiliriz. Hilmi Yavuz “Okuma Biçimleri”nde Tanpınar’ın Yahya Kemal’i bir baba olarak gördüğünden söz eder. Oysa her şair babası gibi gördüğü “büyük şair”i aşmak için onun gölgesinden çıkmalıdır. Tanpınar, bu gölgeden çıkamamış; şiirde dilediği sıçrayışı yakalayamamıştır. Şairliğin doğasında, rakip kabul etmeme vardır; hatta divan şiirinde “rakip” meselesi her zaman gündemdeki yerini korur. Şair ne diğer şairleri ne de aşık olduğu sevgiliye aşık diğer kişileri hoş görür. Tanpınar, Yahya Kemal’i hem baba hem aşılmaz bir rakip olarak algılamıştır.

Tanpınar, akademisyenliğinin yanı sıra öykü ve roman yazarıdır. Ben öykücülüğünün, romancılığından daha değerli olduğunu düşünürüm. Bunun temel nedeni Tanpınar’ın romanlarında bir takım “teknik” eksikler olmasıdır .
 Roman türünden beklediğimiz birtakım öğeler vardır. Bu öğelerden ilki karakterdir. Romanda, tiyatroda olmasını yadırgamadığımız tip kavramının romanda olmaması gerekir. En azından baş kişiler karakter düzeyinde olmalıdır. Tanpınar ise kişilerini tipleştirir. Örneğin Huzur romanındaki kişiler belirli düşünceleri üstlenmiş insanlardır: Doğucu, Batıcı, liberal, sosyalist, materyalist gibi… Romanda aradığımız bir diğer öğe yine karaktere bağlı olarak geliştirilen nesnel, yani evrensel bakış açısıdır. Ne de olsa romanlar, tüm insanlar insan için yazılır. Bu nedenle Balzac’ı, Kafka’yı ya da Woolf’u yadırgamayız. Bu tür yazarların romanlarındaki karakterler, her kültürdeki insanın kendine benzer yanlar bulabileceği nitelikler taşır. Oğuz Atay’ın Tutunamanlar romanındaki ana kişiler karakter düzeyindedir. Turgut Özben'in neden değiştiğinin yanıtı da Selim Işık’ın neden intihar ettiğinin yanıtı da romanda gizlidir. Onlar yaşayan, gerçek insanlara benzerler. Huzur’da ise kişiler sürekli dünya meselelerini düşünen, ülkenin ya da dünyanın kurtulması için tezler üreten ve bu tezleri tartışan insanlardır. Üstelik bu kişiler genellikle erkektir. Tanpınar’ın romanındaki kadınlar çoğunlukla aşık olunan, ulaşılmaz tiplerdir. Saattleri Ayarlama Enstitüsü romanı da Huzur’dan farklı değildir; hatta Huzur romanında olduğundan çok daha fazla tip yaratılmıştır bu romanda. Romanın baş kişileri Hayri İrdal ve Halit Ayarcı, toplumun, farklı ekonomik koşulların yahut politik güçlerin yönlendirdiği insanlardır. Kişilerden biri güçlü, öteki zayıftır. Her ikisi de kapalı karakterdir. Tesadüflere, yönlendirmelere çabuk teslim olurlar.  Yazgı onlar için neyi öngörüyorsa onu yaşarlar; yaşamlarında yarattıkları değişikler okura inandırıcı gelmez.
Tanpınar romanlarında Doğu-Batı çatışması üzerine tezler geliştirir. Oysa roman tez taşımamalıdır. Bizim edebiyatımızda Doğu-Batı çatışmanın niçin bu kadar çok ele alındığından çok bunun nasıl gerçekleştirildiğinden söz etmeliyiz. Rus edebiyatında da aynı çatışma  ele alınır; ama bu çatışmaya genellikle insan hikayeleri üzerinden açıklık getirilir. Örneğin Anna Karenina romanında sanayileşme devriminden uzak duramayan Rusya anlatılsa da biz en çok Anna’yı tanırız ve bizi en çok o ilgilendirir. Dostoyevski’nin 1800’lerde yazdığı Yeraltından Notlar’da da aynı durum söz konusudur. Batı tipi yaşantının sızdığı Rusya’da yalnızlaşan ve açmazlara düşen bir aydın anlatılır Yeraltından Notlar’da; fakat biz tezden çok romanın ana karakterinin yaşadığı sıkıntılara dikkat kesiliriz. Ne yeyip içtiği, kimlerle görüştüğü, gündelik yaşamını nelerin çevrelediğine odaklanırız.

Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bürokrasiyi, kurumsallaşmayı anlayamayan insanlarımızı anlatır.Yolsuzluğa, adam kayırmacılığa dikkat çeker ancak ortada gündelik yaşamını gördüğümüz karakterler yoktur. Onun kişileri sanki yemek yemez, uyumaz,hiç aylaklık etmezler. Onun kişileri dünya meselelerinden başka bir şey düşünemeyen; aşkı bile bir ödev gibi yaşarlar.
Edebiyat yararcı, eğitici ya da yönlendirici olarak betimlenmemelidir. Edebiyat tıpkı resmi gibi müzik gibi bir sanattır. Romanda tez olmaz bu yüzden. Saatleri Ayarlama Enstitüsü; aydın, edebiyatı ve toplumu çok iyi bilen Tanpınar’ın romanıdır. Fakat bu nitelikleri bile onu, gerçeğe yakın insan hikayesi yazan bir yazar yapmaya yetmez.

Not. Bu yazı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerine gerçekleştirilen bir proje için benimle gerçekleştirilen bir video röportaj kaydından derlenmiştir.



4 Mart 2013 Pazartesi

Düşlerimiz Bizim mi Morel'in mi?


Jorge Luis Borges'in önsözüyle açılan Morel'in Buluşu, Adolfo Bioy Casares'in edebiyat çevrelerinde hala hararetle tartışılan bir romanı. Hem içerik hem biçim bakımından bu tartışmaları hak ettiğini hemen söylemeliyim. Nevzat Yılmaz'ın dilimize çevirdiği bu roman fantastik, romantik ve bilgecedir.
Fantastik edebiyata mesafeliydim bir zamanlar. Ne zaman ki yıllar önce Borges'le tanıştım, bu tavrım değişti.
Borges, düş dediğimiz kavramın pek de hafife alınır yanı olmadığını ortaya koyar. O bir düş mühendisidir.Mevki sahibi olmayı, sevgiliye kavuşmayı, iktidarı düşlemeyi  yavan bulur. İnsanın dünyayla ilişkisini alt üst eder öykülerinde. Bildiğimiz dünya gerçeklerine burun kıvırır. Pek çok yazarı kıskandıracak zekasıyla başka dünya gerçeklikleri kurar. Okurları bilir ki Borges'ten  iyi düş kuran yoktur.  Arjantinli yazar Casares, Borges'ten sonra ikinci bir düş mühendisi olmaya aday gibidir. Romanını Borges'e adamasından anlayabiliriz bunu.
Romantizm en zayıf roman akımıdır. Bunun nedeni, roman türünün olmazsa olmazı olan nedenlemenin (argumantation) bu akımın doğasındaki yoğun duygu akışları nedeniyle  zayıflamasıdır. Casares'in romanına romantik deyişim, yazarın bu akımla ilişkisinden değil, romantik sözcüğünün bildiğimiz anlamda "aşk"ı çağrıştırıyor olmasıdır. Çünkü Morel'in Buluşu, tuhaf da olsa, basbayağı bir aşk romanıdır.
Gerilim dolu bu sarsıcı roman ilk başlarda hiç de vaadkar değildir. Uzun uzun, ıssız bir ada tarif edilir.  "Issız ada metaforu yüzlerce kez kullanılmadı mı?" sorusu düşer belleğimize. Sonrasında beklenmedik bir hızla,  okur bu ıssız adaya tutsak edilir. Bir kaçak olan ana karakterimizin gizlice izlediği, umutsuzca aşık olduğu Faustine'i tanırız. Zaman kaybetmeden bu gizli aşkın bir ilişkiye dönmesini arzularız. Oysa Faustine'e kavuşmak hiç de kolay değildir. Ne de olsa bu ikilinin arasında Faustine'in yakından tanıdığı, oturup konuşabildiği, gizli değil apaçık bir aşık olan Morel vardır. Anlarız ki bu romana adını veren, romanın yazılış nedeni olan kişi, ana karakterimiz değil Morel'dir.  Faustine, Morel'in aşkını baştan beri kabul etmemiştir. Reddedilmeyi bir türlü hazmedemeyen Morel, sevdiği kadına sonsuza dek yakın olmak amacıyla bir makine tasarlar, daha doğrusu bir sistem. Bu sistem, adadaki insanların görüntülerini, kokularını, hatta hislerini kaydeder; bu kayıtlar serbest salınıma bırakıldığında,çok boyutlu, kopya yeni insanlar oluşur. Kopyaların asılları ise ölürler, elbette Faustine de. Dolayısıyla Morel,  Faustine'in yanı başında sonsuza dek yaşamayı başarmış olur.  Bir aşk için ne büyük bir yıkım! Düşlerimiz gerçek olsun diye tüm dünyanın düşlerini elinden almak ne büyük gaf!
Morel'in hesaplayamadığı bir şey vardır: adadaki kaçak adam. Faustine'nin aşkını elde etmek için yanıp tutuşan ana karakterimiz makineyi kullanmayı başarır ve kendisini de bu sonsuzluğa ekler. Bedenine veda ederken gerçek bir yaşama veda ettiğini bilerek konuşur:
"Ruhum daha görüntüye geçmedi; bu gerçekleşseydi ölmüş olurdum ve hiç kimsenin elde edemeyeceği bir görüntü içinde birlikte kalmak üzere Faustine'i görmem sona ererdi.
Bu anlatıya dayanarak dağılmış varoluşları bir araya toplayabilen bir makineyi icat edecek kimseden rica ediyorum; beni ve Faustine'i bulun ve benim Faustine'in bilincinin gök kubbesine girmemi sağlayın. Merhametli bir davranış olacaktır bu."
Morel'in düşü yalnızca kendisine yaramamıştır; bir başkasına da umut olmuştur.  Faustine'i arzulayan bu iki adam, Faustine'in yaşamına göz dikmişlerdir. Faustine başına geleni öğrendiğinde çılgına döner.  Akşam üstleri güneşin batışını izlemeyi seven, kitap sayfalarını karıştırarak yaşamayı kendine  iş edinen, güzel gülüşlü bir kadın olarak "gerçekten" yaşayan bir kadın olmaktan memnundur o. Üstelik adadaki diğer insanlar da bu düşün ortağı değildir; onlar bir düş  uğruna yaşamları ellerinden alınmış insanlardır.
Bu roman bilgecedir. Casares, düş kurmanın bireysel bir iş olduğunu fakat gerçekleştiğinde bireyi aştığını vurgular. Hitler'i, Cengiz Han'ı ve diğer tüm kıyıcıları düşünürsek yazarın bize ne söylemek istediğini daha iyi anlarız. Soru şudur:  Düşlerimiz gerçek olduğunda sonuçlarının yalnızca bizi bağlayacağından emin miyiz?
Bilimin ve iktidarın düşleriyle yaşıyoruz; dünya düşlerle biçimleniyor. Sanıyorum ki en masum düşleri ve karabasanları hala sanatla kuruyoruz. Sanat en masum yanımız. Casares belli ki bir düş mühendisi olmuştur; öyle ki  bizim düş dünyamızı sorgulamamıza neden olacak kadar.
Casares 1940'ta yazığı bu romanında, kaydedilebilir bir hayatın olabilirliğini tartışırken aslında çok sıradan bulduğumuz yaşamın ne kadar ilham verici, ne kadar büyüleyici ve ne kadar vazgeçilmez olduğunu ima eder. Basit gördüğümüz günlük yaşantımıza bir övgüdür bu roman. Romanda geçen "Durmadan yinelenen bir yaşama alıştığım için kendiminkini onarılmaz biçimde rastlantının yönettiğine inanıyorum." tümcesi yaşadığımız hayatı ne kadar hafife aldığımızın bir kanıtı gibidir. Bir başka yönden düşündüğümüzde ise bu "tekrar" ve "tekdüze" yaşantıdan başka elimizde bir şey bulunmadığını anlarız. Bu aşamadan sonra okura düşen ya yaşamdan vazgeçmek ya da onu övmektir.
CASARES. Adolfo Bioy. Morel'in Buluşu. Çev: Nevzat Yılmaz. Helikopter Yayınevi. 2008.

1 Şubat 2013 Cuma

RUH EŞİM'miş!


2011 Kanada yapımı, Jean-Marc Vallee'nin, senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Cafe de Flore (Ruh Eşim) filmini izledim. Film pek bir övgü almış; yere göğe sığdırılamamıştı. Baştan fikrimi söyleyeyim bu film tam bir fiyaskodur. Filmin ne yönetmenlik dehasını sorgulayabilecek durumdayım ne de yapımcılığına diyecek sözüm bulunur; ama senaryodan anlarım.  Bu senaryonun ideolojisi bozuk.

Tüm sanat yapıtlarını birer metin olarak görmeliyiz. Bir metnin karşısına geçtiğimizde ise onun güzelliğinin bizi çabucak büyüleyebileceğini bilmeliyiz. İmgeler, söylemler öylesine incelikle kurulmuş olabilir ki bu estetik varlığın bizim üzerimizde bırakacağı "dona kalma" hali epey uzun sürebilir. Fakat sanat metninin ideolojisini kavradığımızda bu "dona kalma", "taş kesilme"ye dönüşebilir. Gelin öncelikle filmin hikayesini anlatarak bu filmle derdimin ne olduğunu açıklayayım:
Ergenlik dönemlerinde tanışmış olan bir kız ve bir oğlan  birbirlerine aşık olurlar; büyüdüklerinde evlenirler. İki kız çocukları olur. Derken aşk tek taraflı biçimde biter. Erkek bir başka kadına deliler gibi tutulur. Yani erkeğin ruh eşi değişirken kadınınki aynı kalır. Kadın, terk edildiğini uzun süre kabullenemez; uyurgezerlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla boğuşur. Uykularında sürekli bir "düş yaşantısı" görür. Kadın bu düş yaşantısında down sendromlu bir çocuğun annesidir.  Oğlu  bir başka down sendromlu kıza aşık olur. Kadın oğlunu, bu kıza kaptırmak istemez. Terk edilen kadın, eşgüdümlü olarak düşündeki down sendromlu  çocuğuna ve gerçekteki kocasına yol verir. Anlar ki kocasını hasta bir çocuk olarak görmüş; onu kollayıp gözetmek üzerine bir hayat kurmuştur. Bu gerçekliğe aydığında kocasına koşar ve ondan af dilenir. Dahası yeni gelin adayını da bağrına basar. Eski kocasının düğününe pespaye bir kılıkla katılır; bilge ve yaşlı bir kadın olarak  kocasına ve genç geline şefkatle bakar.
"Yönetmen keşke bu senaryoyu bir kadın senariste okutsaydı" deriz film bitince. Çünkü hiçbir kadın senarist bu hikayeyi böyle kurmaz. Ne kadar klişe bir Freud'çuluktur bu! Neymiş, kadınlar kocalarını çocukları gibi görürlermiş.
Yönetmen, erkeği çocuklar gibi özgür yaşayan bir cins olarak tarif ederken; kadını, erkeği olmadan hayatın anlamını yitirecek biçimde sunar.  Filmin başından sonuna kadar,  karısını bırakıp giden adam ve genç gelin adayı, haklı çıkarılmak için uğraşılıp durulur. Terk edilen kadının ise ruh hastası, depresif ve yaralı olduğu gözümüze sokulur. Üstelik filmde  kadına tek bir umut bile verilmez; ne  yeni bir aşk ne yeni bir iş... Belli ki üstün zekalı Valllee, terk edilen  kadınları "işi bitmiş çileli bir anne" olarak görmek ister. Oysa terk edilen de yoluna gider, terk eden de...
Filmin sonu şöyle veya böyle olsaydı film kurtulurdu diyemeyeceğim; neresinden tutarsanız tutun bu film kötüdür. Çağımızda iki cinsiyete de  "birey" gözüyle bakılabilmelidir.  Bu Kanadalı  yönetmenden Türkiyeli yönetmen ve senaristlerin öğrenecek pek bir şeyi yoktur; çünkü çağdaş Türk sinemasında cinsiyetlere ilişkin böyle sığ klişelere artık yer verilmemektedir.
Festivallerde gösterilen, pek çok gazeteci ve yazarın ayakta alkışladığı bu filme bir de benim gözümden bakılmasını öneririm.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Magda Szabo: Kapı


Emerenc sabahları erken kalkar. Sokağı süpürür, hayvanları besler, temizliğini yaptığı yaklaşık on evi kolaçan eder. Hasta olan sokak sakinlerine yemekler götürür. Hatta biri canından bezmişse; onun intiharına bile yardım eder.
Marta Szabo 2003'te "Kapı" romanıyla Fransa'nın en saygın ödüllerinden Femina'yı kazandı. Kapı, Emerenc karakteri üzerinden  devrimciliği, yüksek sanatı, yazar- okur ilişkisini, şöhreti vs. eleştiriyor. Yumuşacık bir kalple yazılmış olduğu besbelli bu roman, Macar devrimini, yaşanan iç savaşları 2000'li yılların okuruna bir bellek olarak sunuyor.
Bazı romanlar olay örgüleriyle, bazıları taşıdıkları düşüncelerle bazıları ise karakterleriyle anılırlar. Örneğin Cervantes'in Don Kişot romanında en çok Don Kişot'la ilgileniriz. Oysa Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'nde ilgilendiğimiz en büyük şey savaştır. Kafka'da ise düşünceler öndedir: Şato, Dava, Amerika...
Szabo, kim bilir kimlerden, nerelerden ilham alarak bu ilginç kadını, Emerenc'i yaratmış. Romanı okudukça herkese ve herşeye karşı olan bu temizlikçi kadının aslında doğuyu ne çok yansıttığını görürüz. Szabo, Emerenc'in saplatılarından, önyargılarından fakat akıl almaz bilgeliğinden dem vurarak "doğu"yu hem yere göğe sığdıramaz ve onu efsaneleştirir hem de onu uzlaşmazlığı ve değişime direnmesinden dolayı yerden yere vurur. Emerenc halkı kurtarmak için halkı kırıp dökenlere küskündür; doğaya inanan sıradan insanlara sırtını dönmüş sanata saygı duymayandır; hayata övgüler yağdıran fakat hayatı yaşamayı bilmeyenlere öfkelidir. Szabo'nun Kapı'sından; daha doğrusu Emerenc'ten ve onun acılarından öğrenecek çok şeyimiz olduğu açıktır.

4 Ocak 2013 Cuma

İÇ MONOLOG 24

" Günaydın sevgili tavuklarım, ördeklerim, samanlığım, kerpiçten evciğim.  Hür olduğumda  sizleri yamacımda buluvermek  istedim. Ama Tanrı biliyor, hiçbir şey hazır verilmiyor insanın eline. Önce bir tarla almam gerekti. Kerpiçten harç kardım babam gibi, evimi kurdum. Sonra pazara, sizleri bulmaya çıktım. İnek almaya gücüm yetmedi. Ama kim bilir seneye, alıveririm iki koyun birden... Dile kolay,tam on yıl üç hafta, boncuk dizdim, yün ördüm, kilim dokudum; şimdi sizlerleyim. Öncem yok benim; hep sonram var bundan sonra.Tarlamdaki fasulye sırıkları, biberler, bal kabakları gibi bakan yok bana suçlamasız. Bir de her salı, süt satmaya gelen çocuk  gülüyor yüzüme. İnsan suçlanmadığı bir diyar bulamıyorsa, kendi diyarını kurmalıdır hiç olmazsa."

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...