31 Mart 2010 Çarşamba

Uykusuzu Yargıla-ma

I. Yargı: Az uyuyorsun. Yanlış.
Saat 00.00 dedin mi pamuklu pijamalarımı giyip tüm kapı ve pencereleri kontrol etikten sonra  dişlerimi fırçalasaydım. Sağda solda bıraktığım kitapları rafa kaldırsaydım. Işıkları söndürüp günün bittiğini ilan etseydim.
Uyusaydım mışıl mışıl.Kafamı yastığa koyar koymaz, öyle hemen! Sıcacık yorgan sarmalasaydı beni. Sokaktan gelen sesler yavaş yavaş belleğimde bulanıklaşıp birden kaybolsalardı. Hayra yorulacak rüyalara bırakıverseydim kendimi. Yemyeşil çayırlara, papatya tarlalarına; çocukluğumun geçtiği evlere, kentlere; silik fotoğraf karelerinin canlanıverdiği odalara...Masalsı ve iyi kotarılmış bir rüyayı hak edebilmek için erkenden yatmak ve derin bir uykuya dalıvermek gerekir, biliyorum.
İsterdim deliksiz uyumayı. Daha kafam yastıkla buluştuktan beş dakika sonra "Aklıma parlak bir fikir geldi. Bunu hemen bir yere yazmalıyım." demeseydim.

22 Mart 2010 Pazartesi

Sen Olsaydın


Karşımda sen oturuyor olsaydın, bu kadar yorulmayacaktım. Kem küm etmeyecek, mevzuya girecekken kişilik özelliklerimle ilgili ayrıntılar verip daha iyi anlaşılmayı sağlamanın peşine düşmeyecektim:

"Aslında ben böyle surat asmaları filan pek ciddiye almam; ama beni bu kez öyle zorladı ki! Ben davranışlardan çok sözlere dikkat ederim. Ne kötü bir huy biliyorum, herkes tatlı dilli olmak zorunda değil böyle bir yüzyılda. Ama ne yapayım, elimde değil."

16 Mart 2010 Salı

Adsız Sansız Bir Jude: Bahar Ayları İçin “Havai” Bir Kitap

İlk gençlik yıllarımızda kurduğumuz ışıltılı düşleri anımsamamızı ister Thomas Hardy, genç Jude Fawley’i yaratırken. Kurduğumuz bu ışıltılı düşlerin hiç de kolay gerçekleşmediğinin ya da henüz gerçekleşmediğinin göstergesi olarak ise Mr. Phillotson’u öne sürer. 1895'te yayımlandığında geleneklere ve ahlaka aykırı bulunduğu için sert eleştirilerle karşılaşan bu yapıtı , yalnızca düşler ve düş kırıklıkları çevreninde de değerlendirebiliriz.

14 Mart 2010 Pazar

Gördün mü şu yaprağın bana ettiğini?

Onu ön camdan gördüm. Yağmurdan ve rüzgardan nasiplenmiş kocaman bir yaprak, havada daireler çizerek  asfalta düştü. Öyle büyük, öyle güzeldi ki eğilip yerden almak, düştüğü dala onu yeniden iliştirmek istedim. Tabii olacak iş değildi istediğim...

2 Mart 2010 Salı

Yağmur Hüzne Mahkum mudur?


Belki yıllardır bunca yağmurlu geceyi birbirinin ardı sıra yaşamamıştık. Niçin bir yağış hali insanı hüzne boğar; kalkıp gitme değil de biraz oturma, anın ve dolayısıyla yaşamın anlamını bulma girişimi armağan eder?
Yağmur, bundan beş yüz yıl önce de hüznü çağrıştırır mıydı bilemiyorum. Gilles Deleuze, Proust’u anlatırken ‘varlıklara ilk baktığımızdaki nesnelliğimizin o varlığı her gördüğümüzde biraz daha azaldığını’ söylüyor. Ona göre, tanıdığımız bir ‘şey’i ilk gördüğümüz anın beraberinde rastlantısal olarak duyumsadığımız heyecan, keder, açlık, gürültü vd. o şeyi ikinci kez gördüğümüz ana da aynen taşınıyor.
İlk kez yağmurla tanışan insanoğlu neler neler düşünmüştür mesela! Yağmur ikinci üçüncü, yüzüncü kez göründüğünde ise ilk algılama biçimine eklenen deneyim ve duygularla  katman katman derinleşmiştir. Deleuze’un desteklediği bu teoriye göre (Chomsky, Saussure ve tüm diğer dilbilimcileri bu yazıya almayacağım işte! Bugün Deleuze’ü tek dayanak olarak kabul ediyorum) bizim bir 'şey'i algılama biçimimiz o şeyin gerçeklik sınırını belirliyor. Yani şeyler anlamlarıyla varlar ve dolayısıyla şeylerin gerçekliğini bizler var ediyoruz. Velhasıl herkesin gerçeği kendine! Fakat bazı kavram veya nesnelerin gerçekliğinin fazlasıyla genelleştiğini düşünüyorum. Yağmur gibi, kalem gibi, güneş gibi bazı "şey"ler metaforlaşıyor...
İlk kez yağmuru kim“hüzün” göndergesiyle işlemiştir hikayesinde, şiirinde? Bizi yağmur izlerken hüzne boğmaya iten ilk suçlu kimdir? Pek çok yazın ustasının anlatısından sebep, bizler de her yağmur yağdığında “Ah! Bak ne de güzel yağıyor,” deyip gözlerimize hülyalı bir bakış kondurarak pencere önlerinde dikili kalıyoruz.
Bir de filmler! Yağmur sahneleri izleyicinin içine değer; yağış anı, kahramanın kimi gerçekleri kavrayış anıdır; esas kadın ya da adamın ruhunun dökülüp saçılma anıdır. Sonra resimler, fotoğraflar, şiirler, romanlar… Bir de bakarsınız ki yağmur, dünya kadar çağrışımla belleğinizde boy vermiştir; kök salmıştır. Bunca çağrışımı içinde barındıran tek tuhaf duygu ise hüzündür. İçinde neşeyi, acıyı, oyunu, aşkı, yalnızlığı, dostluğu barındırır. Hilmi Yavuz’un diliyle “hüzün ki en çok yakışandır bize” öyleyse yağmur belleğimizde hüzünlü kalmaya zorunludur. Ne gam!

26 Şubat 2010 Cuma

Gündüz Düşleri

Sesin; anlatıyor yıllar yıllar öncesini. Kırık, buruk, küskün bir ruh! Hikayeni yazmadım hiç, şiirini. Kanıtladım önemsizliğini, kanıtsızsın. Birkaç kitap girişine yazdıkların, bende unuttuğun karalamaların dışında hiçbir şeyin yok elimde. Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar.
Bir gün eski sevgilini aramıştın.
“Nasıl olduğunu merak ettim,” demiştin.“Sesini duymak istedim son kez”. Yeni bir ilişkiye tam olarak bırakmadan kendini, geri dönülmeze başlamadan evvel…
Dün beni aradın. Olmadık bir telefondan. Geri dönülmez bir ilişkiye başlamadan önce. Kapanmış defterlerin üzerine yeni bir defter açmak için.
Şimdi yazılabilir senin hikayen, şiirin.
Yabancısın. Artık. Çünkü tanımadıklarımızı yazabiliriz; onları önce yaratıp sonra anlamak için.
“Yalnızca sesini duymak, iyi olduğundan emin olmak istedim. Mutlu musun?”
“…”
“Hayatın iyi gidiyor değil mi?”
“Evet. Her şey harika! Çok mutluyum ben.”
“…”
“…”
“Dinle. Seni rahatsız ettiysem gerçekten özür dilerim. Bunca yıldan sonra…”
“…”
“….”
“Ben iyiyim. Her şey çok iyi… İyi günler dilerim. Hoşça kalın.”
“Hoşça kal.”
Şaşkınlıktan ‘siz’ dedi.
Şiir okunmaz, hatırlanır çoğu kez bir nöbet gibi.
Uzak bir telefonda ağlayan /yağmurlu genç kadın, titredi. Titremiş olmalı.
“Sesi ne kadar soğuktu. Ama benden başka herkese dağıtılabilecek bir neşe de vardı o seste. Yumuşak, buğulu ve ağırbaşlı, telefonun diğer ucundaydı. Öyle hep incecik midir? Upuzun mudur? Baharatlı bir parfümü vardır. Yanından geçip gidenler baygındır bu kokuyla!”
Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar. Yeni kitaplar, yeni dostlar, yeni sevgiler!
Resim: Picasso- Girl Reading At A Table

22 Şubat 2010 Pazartesi

NİÇİN GAZEL OKUMALIYIZ?

Yazın sanatını “hoşça vakit geçirme aracı" olarak gören bir okur değilim. Kötücül dünyaya sırt çevirmek için yazına sığınan romantik biri olmak ise benden çok uzakta! Yazını, yaşamı dikkate değer bulduğumdan “işin gücün yaşamak olacak” ilkesini benimsediğimden yok sayamıyorum! Onun çoğu kez sert, sarsıcı yanına eğiliyorum; fakat bu beni bir toplumsal gerçekçi de yapmıyor. İşin özü, yaşamı anlamak için ve yeni yaşamlar var etmek için yazın okuru olmayı seçtim. Peki, “yaşamdan uzak” “toplumdan uzak” bulunan bu gazel merakı da nedir?
Neden öykü, neden roman, neden yalnız şiiri değil de gazeli soruyorum? Galiba bir önceki tümcede sıraladıklarımı ortalama bir okurun belleğinde var sayabiliyorum. Kaç kişi Fuzuli, Baki, Şeyh Galib, Nedim’in gazellerini okuma gereği duyar ki? Yazık ki onlar ortaöğretim sıralarında bıraktığımız anlaşılmaz dizelerden ibarettir.
“Cihan- ara cihan içindedir arayı bilmezler
O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler”
                                                              Fuzuli
Duraklamaya zaman yok. Nefes almaya, bir ağaç altında oturup saatlerce denize bakmaya… Hızla koşuyoruz caddelerce, binalarca, taksilerce, restoranlarca, asansörlerce, kuaförlerce, büfelerce, benzinliklerce… Çok acelemiz var. Trik trak trik trak makineleşmek istiyoruz büsbütün. İşler aksamasın istiyoruz. Arada bir dar vakitlerde içimize dönüyoruz: Proust, Calvino, Mussil, Kafka, Joyse bize yaşadığımız karmaşık dünyanın şifrelerini veriyorlar. Doludizgin yaşamımızdaki karanlığımızda yolumuzu çağdaş yazınla bulmaya çalışırken geçmişe gözlerimizi dikip kaç arpa boyu yol gittiğimizi sormak aklımıza düşmemelidir değil mi? Şimdi gazel de nesi? “İvmesi/ ivmesi yokluğun istek hızında” dizeleri takılıyor aklıma Şükrü Erbaş’ın…
Edip Cansever, İlhan Berk, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz anlıyorlar halimizden... Gazel şairi anlamaz ki modernizm kıskancındaki insanın içine düşen karanfili, “nicedir bir pencereden deniz güzel değil” sitemini, “çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız” gerçeğini, ‘yalnızlık tarihi’nde kendine iki kişilik yer bulma düşünü… Gazel şairinin bildiği yalnız sevmek… Yoksulluk bilmez, yalnızlık bilmez! Öyleyse niçin gazel okumalıyız?
Bir düş gibidir hak bu ki manide bu alem
Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler
                                                           Nef’i
Oysa… Bir ömür içinde yalnız yaşadığımız çağı değil tüm çağları keşfeder gibi yaşamak isteriz. Öyle dopdolu, öyle soluksuz! Ondandır tarihi filmlere, romanlara merakımız. “Yazı”nın işe koşulmasından bu yana anlar, durumlar, düşler kağıda döküldü; yüzyıllarca dil evrildi çevrildi ve yüzyıllarca da evrilecek çevrilecek. Yalnızca bildiğimiz çağın “yazın”ı yetecek mi tüm çağları keşfetmeye? Eskilerin bildikleri bilinenden sayılmaz mı? Çağdan çağa elden ele dolaşıp çoğalmaz mı dönüşmez mi artmaz mı bilgi, deneyim? Onlarınkileri kendimize bir küçücük halkayla eklemek nefesimizi daha derin aldırmaz mı?
Ne sendedir ne bendedir ne çerh-i kine-verdendir
Bu derd-i ser humar-ı neşve-i cam-ı kaderdendir
                                                                       Nabi
Yazın, her okur için bin türlü gerekçeyle açılır bir yelpaze! Fakat tüm nedenler gelir dayanır teselliye… Yazgımızı bilemeyişimizden teselli, çözüm bekleriz ondan. O da beklediklerimizi fısıldar kulağımıza!
Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ü adet
Gelmeye bu şişe-i çarh içre bir saat gibi
                                                  Muhibbi
Her an, her durum ayrışıverir yazınla. Paldır küldür geçip gitmez yaşam, çünkü yazın okuru sayar günleri, dakikaları, saniyeleri! Zamanın olmadığını bilir, bir yanı geçmiş bir yanı şimdidir; gelecekse onun için bir bilmece… Geçmişsiz şimdiden, şimdisiz geçmişten sıkılır yazın okuru; tesellisi eksik kalır.
Roman, şiir, öykü, oyun, deneme, anı… Gazel de eklensin okumalarımıza. Hatta rubailer, mesneviler eklensin. Eksik kalmasın tesellimiz!

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...