4 Ocak 2011 Salı

Başka Kent Ankara

Feridun Büyükyıldız Başka Kent Ankara adıyla yayımladığı kitabının önsözünde "her zaman İstanbul ile kıyaslanma haksızlığına uğrayan Ankara"nın  köklü olmanın yanı sıra çok renkli bir geçmişi olduğundan söz ediyor. Adından da anlaşılacağı gibi kitap Ankara'yı resmi tarihte değinilen özellikleriyle ele almıyor. Örnekse siz 1925'te şehremini Asaf Bey'in Avrupa'dan siparişle getirttiği yaklaşık altı metre yüksekliğindeki su perili fıskiyeli gezgin havuzu tanıyor musunuz?

31 Aralık 2010 Cuma

İç Monolog 13

"Duydunuz mu kuşların nasıl kanat çırptığını Mihriban Hanımcığım? Birdenbire pencerenin pervazından  bahçenin ortasındaki yaprakları dökülmüş kiraz ağacına doğru havalandılar. Prrrrrprrrrprrrrr... Prrrrrrprrrrrr....Yağmurun birazdan yağacağını sezdiler de ondan böyle apansız hareketlendiler, öyle ya! Birkaç tohum, birkaç tane kırıntı bulmak ümidiyle bahçeye son bir çıkarma yapıp dönecekler pencerenin pervazına. Yan odadakiler istemiyorlarmış güvercileri, hastalık taşıyorlarmış. Hrant Dink'in son yazısı aklıma geldiydi onlar böyle söyleyince. Avrupalıların güvercinler gelip konmasınlar diye pencere önlerine, çatılara çivi çaktıklarını hatırladıydım... Biz yufka yürekliyiz canım demiştim hiç öyle şey yapar mıyız Hrant Bey oğlum? Ama eskisi gibi değil hiçbir şey. Olmayacak işler olduruluyor. Şu güzelim kuşlarda hastalık ne gezer, diyemiyorum Mihriban Hanımcığım, siz benim gözlerimden anlıyorsunuz ama ne düşündüğümü. Geçenlerde bana 'Kuşları gördükçe yüzünüz gülüyor Kadriye Hanım,'demiştiniz. Ben de gözlerimle onaylamıştım sizi. 'Ama kış geldi mi onlarcası üşüşüyor hastanenin bahçesine diyorlar, gitsinler diye ağaç dallarına, pervazlara CD asacaklarmış,' diye eklemiştiniz. Ne çok üzülmüştüm bilseniz. Az kalsın ağlayacaktım. yaşlılık işte tutamıyorum muslukları, öyle söylüyor hastabakıcı Musa Efendi. Sonra konuyu kapatıp bir gün önce gelen gelinizle torunuza getirdiniz sözü. Torununuz kreşe alışamamış, gelininiz bir an evvel iyileşip eve dönmenizi bekliyor ve torununuza yeniden sizin bakmanızı istiyormuş. Ne güzel, siz de zaten böyle olsun istiyorsunuz değil mi Mihriban Hanımcığım? Daha dört yaşında Mert, bir yıl daha evde kalabilir diyorsunuz, emekli bir eğitimci olarak haklısınızdır kuşkusuz. Prrrrrrrrrprrr.... Prrrrrrrrprrr.... Bakın işte, geldiler. Söylemiştim size Mihriban Hanımcığım geri gelecekler diye! Konuşamıyorum ben Mihriban Hanımcığım, çenem kıpırdamamaya ant içmiş, gözlerimden anlayınız lütfen de söyleyiniz CD filan asmasınlar pervazımıza. Onlardan başka gelenim gidenim yok. Hem siz yakında taburcu olacaksınız, ben daha uzun süre buradayım, kuşlarımı kovalamasınlar. Prrrrrrrrrrrrrprrr... Evde uzun süre kapalı kalmaktan, yalnızlıktan diyorlar, konuşmayı unutmuş diyorlar, konuşmayı reddediyor diyorlar. Bilemiyorum Mihriban Hanımcığım, bildiğim şu ki artık konuşmak istemiyorum. Lütfen gözlerimden anlayınız, CD filan asmasınlar pervazımıza. Prrrrrrprrr....Bakın yine uçup gittiler. Geri dönecek yeri olsun kuşlarımın, lütfen Mihriban Hanımcığım..."

28 Aralık 2010 Salı

"İSTİRAHAT ETMEK" ÖNERİSİNE İLİŞKİN BİR UYGULAMA

Gece vakti viziteye çıkan kır saçlı doktora benim hakkımda Latince birşeyle anlattı genç doktor. Tepemde iki doktorun benim hakkımda anlamadığım bir dilde konuşması rahatsız ediciydi elbette. Bu dille ilgili hatırladığım  ortaokul Fen Bilgisi dersi öğretmenimizin öğrettiği birkaç sözcüktü: alpha, beta, herba, figura...  Bir de Adorno'nun "İntellectus sacrifium intellectus," sözü...
 Pek çok doktorun huzuruna çıktığım o gece "tanı" değil "teşhis" koyan son doktorum  "Biraz istirahat edersiniz," önerisiyle bana dört gün rapor verdi. "Olabilir,"di. Hastalıktan çok aklım doktorun seçtiği birleşik sözcükteydi: istirahat etmek.

21 Aralık 2010 Salı

Kış, Özleyiş ve Bir Aydın Afacan Şiiri

Bir dostum "Senin havalar esmeye başladı," diye söylendi ellerini nefesiyle ısıtmaya çalışırken. Onayladım, "Evet ya, başladı,"diye karşılık verdim. Ben tatillerin kış mevsiminde olması gerektiğini düşünürüm. Gezip tozmak için değil eve çekilmek için. Çocukluğumuzdaki gibi evimizde telaşsız, kaygısız, beş on gün geçirebilmek ne hoş olurdu. Hiç bıkmadan okumak, yazmak, dinlemek, izlemek için birebirdir uzun kış mevsimi; yazık ki doğasına aykırı sayısız işle yorulup  gidecek. Okumak istediklerimizin, yazmak istediklerimizin çok azını okuyup yazabileceğiz. İzlemek istediğimiz filmlerin çoğunu olası geniş zamanlara erteleyip özenle bulup seçtiğimiz albümleri şurada burada yarım yarım dinleyeceğiz... İş telaşı, okul telaşı derken bir de bakacağız bahar gelmiş. Baharla birlikte büyük adımlarla sokaklara, denizlere açılacağız.  Kim düşünmüşse ilk  iyi etmemiş "yaz tatili"ni...Günün birinde anlaşılır sanıyorum kış tatillerinin değeri... Yazın tembelliğini bastırıp kışın çalışkanlığını beslemek kimsenin aklına gelmez mi? Yoksa bu seçim de bir kapitalizm önceliği sorunu mu? Şimdilerde kış mevsimleri asıl yapmak istediklerimize ilişkin özleyişlerle geçip gidiyor... Bir de özleyişler kenti Ankara'ya sesini, gölgesini, imgesini  düşüren  bir şairin, sevgili dostum Aydın Afacan'ın "eski akşam" şiiri dolanabiliyor dilimize. Bu şiiri de onun tüm şiirleri gibi inceliklerle örülü, tüm şiirleri gibi yüksüz, tatlı bir hüzne terk ediyor bizi.
eski akşam
o eski kışı getirdi birden
titrek bir şarkıyla
bir selam gibi
            yollanan rüzgar
sayfalar öncesinden bir akşam
dönüp geldi
umarsız bir yalnızlıkta
           dondu ışıklar
ayrılık
eski bir akşamda üşümektir
ömrün içinde bir sızı
üşüyen avuçlardaki yangın
yerde donmuş suretine
          kararsız düşmekte kar
solgun bir pencerede kararan
o sisli akşam
dalgın bir zamandır
her sevda biraz da
        sevilmiş bir uzaklıktır
gelmiş geçmiş ve gelecek
tüm uzaklıklar
birden anımsanan o eski sayfalar
şair ömrün özeti
        yollar ve ayrıntılar

15 Aralık 2010 Çarşamba

Masal Yaşı Geçenlere Masallar 1

Günlerden bir gün Kehribar, kapının eşiğinde saçlarını tarıyordu.  Parlak, yumuşacık, altın sarısı saçları taradıkça tel tel uzuyordu. Kehribar saçlarını  bir sağa bir sola ortadan ikiye ayırdı. Sağ omzuna dökülen saçlarını örmeye başlayacakken bir ses duydu:
-Yapma Kehirbar. Örme saçlarını!
Kehribar sesin nereden geldiğini anlamak için yerinden fırladı:
-Kim var orada?
Sesi sahiplenen olmayınca Kehiribar oturup örgüsüne  yeniden başladı ki aynı ses konuştu:
-Yapma Kehribar. Örme saçlarını!
Kehribar sağına soluna bakındı:
-Kim bu bana seslenen? Çıksın ortaya!

6 Aralık 2010 Pazartesi

İç Monolog 12

"Parmağımı yaktım. Musluğu açıp altına tutuyorum şimdi. Arada çekip ovuşturuyorum, üflüyorum. Herşey birbirinin nedeni olarak yaşanıyor bu lavabonun kıyısında.
Nedensiz yaptığım bir edim var mı dersin? Rasyonalizme inanmıyor değilim ne yazık! Serde kaderci olmak da vardı. Ancak bugünlerde bizim rasyoya inanmak istemiyorum.
 Fazlasıyla ortaya koyarak seviyorum seni. Seni  ayan beyan sevdiğim için beni sevmiyorsun. Sululuklardan hoşlanmadığın için... İçinler yüzünden.
 Rasyonalizm, aşk gibi akıl dışı olgularda zaten işlemez mi diyorsun? Peki ya bu keder neden?  Aşk nedeniyle kederlilik hali. Hadi cevap ver bana bilgiç sevgili? Nedenler yüzünden. Korkma şu durumda kaderciliği seçmeyeceğim. O kadar kötü değilim. Başka şeye, başka şeye dayandıracağım durumumu...."

Dış Ses: Üffffff,üffffff,üfffffff.

"Bir içgörü  bendeki. İçgörüme göre giderek daha mutsuz olacağım.  Sevmeyeceksin beni, seni böyle uluorta sevdiğim için. Bir de sululuklardan hoşlanmadığın için. İçinler yüzünden."

30 Kasım 2010 Salı

İç Monolog 11

"Bugün bir iç monolog yazmalıyım. Bir adam düşünmeliyim. Kadın olmasın; çok içerden yazarım diye endişeleniyorum. Öyle hassasım ki şu sıra, fire vermekten korkarım...Adam, diyordum. Bir işi olsun her gün sabah 9'da gittiği...

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...