5 Nisan 2010 Pazartesi

Nietzsche Etkisi

Ben dünyanın sonunun bir türlü gelemeyeceğine; gelemeyeceği için de Nietzsche'nin "Ümit dünyanın en kötü ilacıdır; çünkü ıstırabın süresini uzatır." sözünün iyi insanlar için  bir kadere dönüşeceğine inanıyorum. Tüm insanların mutlu mesut olduğu güzel bir dünyanın düşünü on yıl, yirmi yıl, otuz yıl için kuramıyorum. Ancak elli yıl sonra dünya yavaş yavaş adam olur gibi geliyor. (Televizyonlar, gazeteler, insanların  birbirinin yüzüne bile bakmadan, birbirlerini hiç anlamadan  yaşayıp gitmeleri vd.bu inacıma kanıt sayılabilir . )

31 Mart 2010 Çarşamba

Uykusuzu Yargıla-ma

I. Yargı: Az uyuyorsun. Yanlış.
Saat 00.00 dedin mi pamuklu pijamalarımı giyip tüm kapı ve pencereleri kontrol etikten sonra  dişlerimi fırçalasaydım. Sağda solda bıraktığım kitapları rafa kaldırsaydım. Işıkları söndürüp günün bittiğini ilan etseydim.
Uyusaydım mışıl mışıl.Kafamı yastığa koyar koymaz, öyle hemen! Sıcacık yorgan sarmalasaydı beni. Sokaktan gelen sesler yavaş yavaş belleğimde bulanıklaşıp birden kaybolsalardı. Hayra yorulacak rüyalara bırakıverseydim kendimi. Yemyeşil çayırlara, papatya tarlalarına; çocukluğumun geçtiği evlere, kentlere; silik fotoğraf karelerinin canlanıverdiği odalara...Masalsı ve iyi kotarılmış bir rüyayı hak edebilmek için erkenden yatmak ve derin bir uykuya dalıvermek gerekir, biliyorum.
İsterdim deliksiz uyumayı. Daha kafam yastıkla buluştuktan beş dakika sonra "Aklıma parlak bir fikir geldi. Bunu hemen bir yere yazmalıyım." demeseydim.

22 Mart 2010 Pazartesi

Sen Olsaydın


Karşımda sen oturuyor olsaydın, bu kadar yorulmayacaktım. Kem küm etmeyecek, mevzuya girecekken kişilik özelliklerimle ilgili ayrıntılar verip daha iyi anlaşılmayı sağlamanın peşine düşmeyecektim:

"Aslında ben böyle surat asmaları filan pek ciddiye almam; ama beni bu kez öyle zorladı ki! Ben davranışlardan çok sözlere dikkat ederim. Ne kötü bir huy biliyorum, herkes tatlı dilli olmak zorunda değil böyle bir yüzyılda. Ama ne yapayım, elimde değil."

16 Mart 2010 Salı

Adsız Sansız Bir Jude: Bahar Ayları İçin “Havai” Bir Kitap

İlk gençlik yıllarımızda kurduğumuz ışıltılı düşleri anımsamamızı ister Thomas Hardy, genç Jude Fawley’i yaratırken. Kurduğumuz bu ışıltılı düşlerin hiç de kolay gerçekleşmediğinin ya da henüz gerçekleşmediğinin göstergesi olarak ise Mr. Phillotson’u öne sürer. 1895'te yayımlandığında geleneklere ve ahlaka aykırı bulunduğu için sert eleştirilerle karşılaşan bu yapıtı , yalnızca düşler ve düş kırıklıkları çevreninde de değerlendirebiliriz.

14 Mart 2010 Pazar

Gördün mü şu yaprağın bana ettiğini?

Onu ön camdan gördüm. Yağmurdan ve rüzgardan nasiplenmiş kocaman bir yaprak, havada daireler çizerek  asfalta düştü. Öyle büyük, öyle güzeldi ki eğilip yerden almak, düştüğü dala onu yeniden iliştirmek istedim. Tabii olacak iş değildi istediğim...

2 Mart 2010 Salı

Yağmur Hüzne Mahkum mudur?


Belki yıllardır bunca yağmurlu geceyi birbirinin ardı sıra yaşamamıştık. Niçin bir yağış hali insanı hüzne boğar; kalkıp gitme değil de biraz oturma, anın ve dolayısıyla yaşamın anlamını bulma girişimi armağan eder?
Yağmur, bundan beş yüz yıl önce de hüznü çağrıştırır mıydı bilemiyorum. Gilles Deleuze, Proust’u anlatırken ‘varlıklara ilk baktığımızdaki nesnelliğimizin o varlığı her gördüğümüzde biraz daha azaldığını’ söylüyor. Ona göre, tanıdığımız bir ‘şey’i ilk gördüğümüz anın beraberinde rastlantısal olarak duyumsadığımız heyecan, keder, açlık, gürültü vd. o şeyi ikinci kez gördüğümüz ana da aynen taşınıyor.
İlk kez yağmurla tanışan insanoğlu neler neler düşünmüştür mesela! Yağmur ikinci üçüncü, yüzüncü kez göründüğünde ise ilk algılama biçimine eklenen deneyim ve duygularla  katman katman derinleşmiştir. Deleuze’un desteklediği bu teoriye göre (Chomsky, Saussure ve tüm diğer dilbilimcileri bu yazıya almayacağım işte! Bugün Deleuze’ü tek dayanak olarak kabul ediyorum) bizim bir 'şey'i algılama biçimimiz o şeyin gerçeklik sınırını belirliyor. Yani şeyler anlamlarıyla varlar ve dolayısıyla şeylerin gerçekliğini bizler var ediyoruz. Velhasıl herkesin gerçeği kendine! Fakat bazı kavram veya nesnelerin gerçekliğinin fazlasıyla genelleştiğini düşünüyorum. Yağmur gibi, kalem gibi, güneş gibi bazı "şey"ler metaforlaşıyor...
İlk kez yağmuru kim“hüzün” göndergesiyle işlemiştir hikayesinde, şiirinde? Bizi yağmur izlerken hüzne boğmaya iten ilk suçlu kimdir? Pek çok yazın ustasının anlatısından sebep, bizler de her yağmur yağdığında “Ah! Bak ne de güzel yağıyor,” deyip gözlerimize hülyalı bir bakış kondurarak pencere önlerinde dikili kalıyoruz.
Bir de filmler! Yağmur sahneleri izleyicinin içine değer; yağış anı, kahramanın kimi gerçekleri kavrayış anıdır; esas kadın ya da adamın ruhunun dökülüp saçılma anıdır. Sonra resimler, fotoğraflar, şiirler, romanlar… Bir de bakarsınız ki yağmur, dünya kadar çağrışımla belleğinizde boy vermiştir; kök salmıştır. Bunca çağrışımı içinde barındıran tek tuhaf duygu ise hüzündür. İçinde neşeyi, acıyı, oyunu, aşkı, yalnızlığı, dostluğu barındırır. Hilmi Yavuz’un diliyle “hüzün ki en çok yakışandır bize” öyleyse yağmur belleğimizde hüzünlü kalmaya zorunludur. Ne gam!

26 Şubat 2010 Cuma

Gündüz Düşleri

Sesin; anlatıyor yıllar yıllar öncesini. Kırık, buruk, küskün bir ruh! Hikayeni yazmadım hiç, şiirini. Kanıtladım önemsizliğini, kanıtsızsın. Birkaç kitap girişine yazdıkların, bende unuttuğun karalamaların dışında hiçbir şeyin yok elimde. Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar.
Bir gün eski sevgilini aramıştın.
“Nasıl olduğunu merak ettim,” demiştin.“Sesini duymak istedim son kez”. Yeni bir ilişkiye tam olarak bırakmadan kendini, geri dönülmeze başlamadan evvel…
Dün beni aradın. Olmadık bir telefondan. Geri dönülmez bir ilişkiye başlamadan önce. Kapanmış defterlerin üzerine yeni bir defter açmak için.
Şimdi yazılabilir senin hikayen, şiirin.
Yabancısın. Artık. Çünkü tanımadıklarımızı yazabiliriz; onları önce yaratıp sonra anlamak için.
“Yalnızca sesini duymak, iyi olduğundan emin olmak istedim. Mutlu musun?”
“…”
“Hayatın iyi gidiyor değil mi?”
“Evet. Her şey harika! Çok mutluyum ben.”
“…”
“…”
“Dinle. Seni rahatsız ettiysem gerçekten özür dilerim. Bunca yıldan sonra…”
“…”
“….”
“Ben iyiyim. Her şey çok iyi… İyi günler dilerim. Hoşça kalın.”
“Hoşça kal.”
Şaşkınlıktan ‘siz’ dedi.
Şiir okunmaz, hatırlanır çoğu kez bir nöbet gibi.
Uzak bir telefonda ağlayan /yağmurlu genç kadın, titredi. Titremiş olmalı.
“Sesi ne kadar soğuktu. Ama benden başka herkese dağıtılabilecek bir neşe de vardı o seste. Yumuşak, buğulu ve ağırbaşlı, telefonun diğer ucundaydı. Öyle hep incecik midir? Upuzun mudur? Baharatlı bir parfümü vardır. Yanından geçip gidenler baygındır bu kokuyla!”
Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar. Yeni kitaplar, yeni dostlar, yeni sevgiler!
Resim: Picasso- Girl Reading At A Table

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...