9 Nisan 2010 Cuma

Yürüme Farkı

“Hadi, bu gün başka bir yoldan yürüyelim. Kıbrıs Caddesi’nden biraz yukarı çıkarız. Hem sana eskiden oturduğum evi de gösteririm. Çabucak döneriz.”
Böylece yolunu değiştirdim yol arkadaşımın. Fakat bu durumdan asıl ben etkilenecek, serin bir akşamüstü yürüyüşünü nicedir yapmıyor olmanın vicdan azabını üzerimden atmanın ötesinde bir şeyler düşünerek bitirecektim günü...
Bu güzergah benim her gün kat ettiğim "işe gitme yolu"mdur.. Aşağı yukarı on beş dakikada tamamladığım bu güzergah, yedi parkurdan oluşur:  tanıdığım kalabalık cadde, eskiden bildiğim daha az kalabalık olan cadde, tek yönlü dar bir yolla uzayan  gecekondu semti, gecekondularla lüks apartmanların birbiriyle itiştiği varlıklı bir semtin yokuşlu ve uzun caddesi, uçurumlu, dağ manzaralı şahane bir yol, üç şeritli çevre yolu; sakin, huzurlu, neşeli varış noktası: iş yerim...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Nietzsche Etkisi

Ben dünyanın sonunun bir türlü gelemeyeceğine; gelemeyeceği için de Nietzsche'nin "Ümit dünyanın en kötü ilacıdır; çünkü ıstırabın süresini uzatır." sözünün iyi insanlar için  bir kadere dönüşeceğine inanıyorum. Tüm insanların mutlu mesut olduğu güzel bir dünyanın düşünü on yıl, yirmi yıl, otuz yıl için kuramıyorum. Ancak elli yıl sonra dünya yavaş yavaş adam olur gibi geliyor. (Televizyonlar, gazeteler, insanların  birbirinin yüzüne bile bakmadan, birbirlerini hiç anlamadan  yaşayıp gitmeleri vd.bu inacıma kanıt sayılabilir . )

31 Mart 2010 Çarşamba

Uykusuzu Yargıla-ma

I. Yargı: Az uyuyorsun. Yanlış.
Saat 00.00 dedin mi pamuklu pijamalarımı giyip tüm kapı ve pencereleri kontrol etikten sonra  dişlerimi fırçalasaydım. Sağda solda bıraktığım kitapları rafa kaldırsaydım. Işıkları söndürüp günün bittiğini ilan etseydim.
Uyusaydım mışıl mışıl.Kafamı yastığa koyar koymaz, öyle hemen! Sıcacık yorgan sarmalasaydı beni. Sokaktan gelen sesler yavaş yavaş belleğimde bulanıklaşıp birden kaybolsalardı. Hayra yorulacak rüyalara bırakıverseydim kendimi. Yemyeşil çayırlara, papatya tarlalarına; çocukluğumun geçtiği evlere, kentlere; silik fotoğraf karelerinin canlanıverdiği odalara...Masalsı ve iyi kotarılmış bir rüyayı hak edebilmek için erkenden yatmak ve derin bir uykuya dalıvermek gerekir, biliyorum.
İsterdim deliksiz uyumayı. Daha kafam yastıkla buluştuktan beş dakika sonra "Aklıma parlak bir fikir geldi. Bunu hemen bir yere yazmalıyım." demeseydim.

22 Mart 2010 Pazartesi

Sen Olsaydın


Karşımda sen oturuyor olsaydın, bu kadar yorulmayacaktım. Kem küm etmeyecek, mevzuya girecekken kişilik özelliklerimle ilgili ayrıntılar verip daha iyi anlaşılmayı sağlamanın peşine düşmeyecektim:

"Aslında ben böyle surat asmaları filan pek ciddiye almam; ama beni bu kez öyle zorladı ki! Ben davranışlardan çok sözlere dikkat ederim. Ne kötü bir huy biliyorum, herkes tatlı dilli olmak zorunda değil böyle bir yüzyılda. Ama ne yapayım, elimde değil."

16 Mart 2010 Salı

Adsız Sansız Bir Jude: Bahar Ayları İçin “Havai” Bir Kitap

İlk gençlik yıllarımızda kurduğumuz ışıltılı düşleri anımsamamızı ister Thomas Hardy, genç Jude Fawley’i yaratırken. Kurduğumuz bu ışıltılı düşlerin hiç de kolay gerçekleşmediğinin ya da henüz gerçekleşmediğinin göstergesi olarak ise Mr. Phillotson’u öne sürer. 1895'te yayımlandığında geleneklere ve ahlaka aykırı bulunduğu için sert eleştirilerle karşılaşan bu yapıtı , yalnızca düşler ve düş kırıklıkları çevreninde de değerlendirebiliriz.

14 Mart 2010 Pazar

Gördün mü şu yaprağın bana ettiğini?

Onu ön camdan gördüm. Yağmurdan ve rüzgardan nasiplenmiş kocaman bir yaprak, havada daireler çizerek  asfalta düştü. Öyle büyük, öyle güzeldi ki eğilip yerden almak, düştüğü dala onu yeniden iliştirmek istedim. Tabii olacak iş değildi istediğim...

2 Mart 2010 Salı

Yağmur Hüzne Mahkum mudur?


Belki yıllardır bunca yağmurlu geceyi birbirinin ardı sıra yaşamamıştık. Niçin bir yağış hali insanı hüzne boğar; kalkıp gitme değil de biraz oturma, anın ve dolayısıyla yaşamın anlamını bulma girişimi armağan eder?
Yağmur, bundan beş yüz yıl önce de hüznü çağrıştırır mıydı bilemiyorum. Gilles Deleuze, Proust’u anlatırken ‘varlıklara ilk baktığımızdaki nesnelliğimizin o varlığı her gördüğümüzde biraz daha azaldığını’ söylüyor. Ona göre, tanıdığımız bir ‘şey’i ilk gördüğümüz anın beraberinde rastlantısal olarak duyumsadığımız heyecan, keder, açlık, gürültü vd. o şeyi ikinci kez gördüğümüz ana da aynen taşınıyor.
İlk kez yağmurla tanışan insanoğlu neler neler düşünmüştür mesela! Yağmur ikinci üçüncü, yüzüncü kez göründüğünde ise ilk algılama biçimine eklenen deneyim ve duygularla  katman katman derinleşmiştir. Deleuze’un desteklediği bu teoriye göre (Chomsky, Saussure ve tüm diğer dilbilimcileri bu yazıya almayacağım işte! Bugün Deleuze’ü tek dayanak olarak kabul ediyorum) bizim bir 'şey'i algılama biçimimiz o şeyin gerçeklik sınırını belirliyor. Yani şeyler anlamlarıyla varlar ve dolayısıyla şeylerin gerçekliğini bizler var ediyoruz. Velhasıl herkesin gerçeği kendine! Fakat bazı kavram veya nesnelerin gerçekliğinin fazlasıyla genelleştiğini düşünüyorum. Yağmur gibi, kalem gibi, güneş gibi bazı "şey"ler metaforlaşıyor...
İlk kez yağmuru kim“hüzün” göndergesiyle işlemiştir hikayesinde, şiirinde? Bizi yağmur izlerken hüzne boğmaya iten ilk suçlu kimdir? Pek çok yazın ustasının anlatısından sebep, bizler de her yağmur yağdığında “Ah! Bak ne de güzel yağıyor,” deyip gözlerimize hülyalı bir bakış kondurarak pencere önlerinde dikili kalıyoruz.
Bir de filmler! Yağmur sahneleri izleyicinin içine değer; yağış anı, kahramanın kimi gerçekleri kavrayış anıdır; esas kadın ya da adamın ruhunun dökülüp saçılma anıdır. Sonra resimler, fotoğraflar, şiirler, romanlar… Bir de bakarsınız ki yağmur, dünya kadar çağrışımla belleğinizde boy vermiştir; kök salmıştır. Bunca çağrışımı içinde barındıran tek tuhaf duygu ise hüzündür. İçinde neşeyi, acıyı, oyunu, aşkı, yalnızlığı, dostluğu barındırır. Hilmi Yavuz’un diliyle “hüzün ki en çok yakışandır bize” öyleyse yağmur belleğimizde hüzünlü kalmaya zorunludur. Ne gam!

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...