Kent, hepimizi içine alır. Biz onu içimize alamayız; çünkü o çok büyüktür. Bir gün kentin bir sokağını, bir mağazasının vitrinini, bir telefon kulübesini, bir okulunun bahçesini sığdırırız içimize. Kent, bitmez; tıka basa doludur: İmgeler, nesneler, kişiler, binalar üşüş üşüş üstümüze... Ponty gibi düşünüyorum: Nesneler önemsiz değil, doğa kadar değerli bizim için. Modern zamanların çocukları olarak nesneleriyle zenginleşmiş kentleri seviyoruz, onları kasabalara tercih ediyoruz.
Woody Allen en çok New York'u anlattı. Balzac Paris'tir. Saint Petersburg, Dostoyevski'dir. Fransız yazar Michel Butor en çok Roma'dır. İstanbul'suz Tanpınar olur mu?
Bazı entelektüeller, bazı sanatçılar, bazı bilim adamları çıkıp çıkıp gitmek istiyorlar bir kıyı kasabasına. Gitmeyin, bu kent sizlerle güzel, hep olduğu gibi. Bir gün kentler sadece turisitlere ve seyyar satıcılara kalacak. Üstelik biz gidince kasabalara, oralarda yapayalnız kalırız, makinesiz, nesnesiz, gürültüsüz, ıssız. Tıka basa dolu kentler, lunapark gibi kalsın daha güzel. Müzeleşmiş Avrupa kentlerini sevmiyorum, hayat yok içlerinde.
Ben de biliyorum çok gürültü var kentte; insan kafasını dinleyemiyor. İçimizde uzayan sessizlik bize yeter. Dışarıdaki sessizliği kent çocukları sevmez. Kentlerden gitmeyin sevgili dostlar. O sizlerle güzel.
4 Nisan 2012 Çarşamba
13 Mart 2012 Salı
Masal Yaşı Geçenlere Masallar 6
Her yerden çok uzak bir ülkede herkesten uzak duran bir ressam yaşarmış. Çünkü uzaktan bakmayınca insanları da şeyleri de resimleyemeyeceğini düşünürmüş. Mesela bir elma çizecekse onu tuvalinden metrelerce öteye koyar, bir çiftçi çizmek isterse yaşadığı evin kuzey cephesindeki tarlada çalışan ve ancak karaltısını görebildiği bir çiftçiyi seçermiş. Manzara resmi tam ona göreymiş diyenlere söyleyelim, o ancak hiç görmediği yerlerin resmini yapabilirmiş.
Ressamın ününü duyan bir gezgin onunla tanışmaya gelmiş.
Gelmiş ki, ressamın evinde kendinin bir portresi var.
"Bu benim," demiş gezgin.
Ressam, "Sen değilsin o görmediğim bir kişinin resmidir, benzettin," demiş. "Evet ama," demiş gezgin, "Beni de görmemiştin, çizmişsin işte."
"Hayır!" demiş ressam, "Ben görmediğim şeyleri uzaktan çizerim; oysa sen geldin masalımı bitirdin, yakına gelince uzaktan çizdiğim adamın hikayesi yarıda kesildi. Masalımı bitirme!" diye bağırmış. Sonra sakinleşip "Bak bitirdin bile aslında; resme yakından bak lütfen," demiş gezgine. Gezgin resme yakından bakınca hiçbir şey görememiş. Boş bir tuval karşısında ışıldıyormuş. Ressam gezgine sırtını dönüp yeni bir resme başlamış.
Ressamın ününü duyan bir gezgin onunla tanışmaya gelmiş.
Gelmiş ki, ressamın evinde kendinin bir portresi var.
"Bu benim," demiş gezgin.
Ressam, "Sen değilsin o görmediğim bir kişinin resmidir, benzettin," demiş. "Evet ama," demiş gezgin, "Beni de görmemiştin, çizmişsin işte."
"Hayır!" demiş ressam, "Ben görmediğim şeyleri uzaktan çizerim; oysa sen geldin masalımı bitirdin, yakına gelince uzaktan çizdiğim adamın hikayesi yarıda kesildi. Masalımı bitirme!" diye bağırmış. Sonra sakinleşip "Bak bitirdin bile aslında; resme yakından bak lütfen," demiş gezgine. Gezgin resme yakından bakınca hiçbir şey görememiş. Boş bir tuval karşısında ışıldıyormuş. Ressam gezgine sırtını dönüp yeni bir resme başlamış.
2 Şubat 2012 Perşembe
İstanbul Girizgahı
Taksim Akbank Sanat'a bakarım önce. Yoklarım var mı yeni bir sergi diye. Varsa iterim kapıyı; yoksa gülümser geçerim. Cıvıltılı kalabalık solur ensemde; kalabalığın elleri sıvazlar sırtımı; özgür ve güvende hissederim kendimi. Mağazalara değil de onların duvarlarına bakarım; interaktif tiyatro, rock/jazz konser ilanlarına dikkatle göz gezdirir hatta bir delikanlıyı hemen o gece olacak bir dinletinin ilanını yapıştırırken izlerim. İstiklal'deki kitapçıları sevmem; Kadıköy'dekileri tercih ederim. Çok satanlara çok mesafelilerdenimdir çünkü; mesleki deformasyon... Haksızlık etmeyeyim YKY'ye uğrarım. Çocuk kitabı alırım, bir de şiir.
Konstantin Makovski ve Frida Cahlo/Diego Rivera sergilerini yad ederek Pera Müzesi'ne uzatırım başımı. Selamlaşırız; çağırır içeri, reddetmem. Kucağıma hediyeler bırakır da gönderir. Geri dönüp Galatasaray'a inerken sağdaki deftercime uğrarım. Bir defter alırım; kendime ve defter almayı hak eden güzel başkalarına. En son Simone de Beauvoir kapaklı saman sarısı bir defter aldım mesela; bir güzel başkasına verdim. Başkalarına kendimi saklıyorum sanıyorum böylece.
Cihangir arkamda kalmıştır çoktan; ama kahvelerin ve çayların hala içildiğini, sabah başlanıp akşama dek süren sohbetlerin olgunlaştığını ve bir hayat tanımına dönüştüğünü bilirim. Bir çırpıda inerim yokuşu. Ya yağmur yağmıştır ya da yağmayı vaad eder. Sonbahardır ve belki bahar. Arnavut kaldırımı yorar ayaklarımı. Ellerim cebimdedir artık; yağmur yağsa da olur yağmasa da.
Karaköy'e iner inmez sola dönerim. İstanbul Modern'e eskiden hoplaya zıplaya koşarken kaç zamandır mecburmuşum gibi giderim. Deneysel çalışmalarını giderek daha içtenliksiz bulduğum bu yer, yine de içimi ısıtır. Son zamanlardaki davranışlarını beğenmediğim bir akrabama oturmaya gider gibi olurum. Vazgeçilemeyen akrabanın penceresinden görünen sokağın sevilmesi gibi İstanbul Modern'in pencerelerinden görünen çoğu kez gri/yeşil çırpınan denize bakmayı severim. Bir resim bulurum yine de içime değen, karşısına dikilir dakikalarca bakar, zamanla ona değil kendime baktığımı anlarım. Muhakkak aklıma bir öykü yazmak gelir. Yarısını bilip öteki yarısını sırra gömdüğüm İlhan Berk, Cemal Süreya, Aydın Afacan şiiri dökülür ağzımdan. Az gelir hayat, daha çoğunu isterim.
Bir arkadaşım gelir yanıma; tünelden İstiklal'e birlikte döneriz. Uzun uzun konuşuruz; okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler random yöntemiyle görücüye çıkar.
Sonrası?
Bu girizgahın ardından İstanbul başka şeyler anlatır her seferinde. Biriktiririm anlattıklarını, hayat olur. Az gelir hayat çünkü, İstanbul'un verdiklerini eskiden yalnız Ankara'ya eklerdim. Şimdi bir de Mağusa'ya yetişiyor. Kim bilir daha sonraları hangi kentlere yetişir?
Ama bu girizgah olmadan olmuyor. Olsa da "olmuyor": Cihangir, Taksim, Pera, Galatasaray, Karaköy...
Konstantin Makovski ve Frida Cahlo/Diego Rivera sergilerini yad ederek Pera Müzesi'ne uzatırım başımı. Selamlaşırız; çağırır içeri, reddetmem. Kucağıma hediyeler bırakır da gönderir. Geri dönüp Galatasaray'a inerken sağdaki deftercime uğrarım. Bir defter alırım; kendime ve defter almayı hak eden güzel başkalarına. En son Simone de Beauvoir kapaklı saman sarısı bir defter aldım mesela; bir güzel başkasına verdim. Başkalarına kendimi saklıyorum sanıyorum böylece.
Cihangir arkamda kalmıştır çoktan; ama kahvelerin ve çayların hala içildiğini, sabah başlanıp akşama dek süren sohbetlerin olgunlaştığını ve bir hayat tanımına dönüştüğünü bilirim. Bir çırpıda inerim yokuşu. Ya yağmur yağmıştır ya da yağmayı vaad eder. Sonbahardır ve belki bahar. Arnavut kaldırımı yorar ayaklarımı. Ellerim cebimdedir artık; yağmur yağsa da olur yağmasa da.
Karaköy'e iner inmez sola dönerim. İstanbul Modern'e eskiden hoplaya zıplaya koşarken kaç zamandır mecburmuşum gibi giderim. Deneysel çalışmalarını giderek daha içtenliksiz bulduğum bu yer, yine de içimi ısıtır. Son zamanlardaki davranışlarını beğenmediğim bir akrabama oturmaya gider gibi olurum. Vazgeçilemeyen akrabanın penceresinden görünen sokağın sevilmesi gibi İstanbul Modern'in pencerelerinden görünen çoğu kez gri/yeşil çırpınan denize bakmayı severim. Bir resim bulurum yine de içime değen, karşısına dikilir dakikalarca bakar, zamanla ona değil kendime baktığımı anlarım. Muhakkak aklıma bir öykü yazmak gelir. Yarısını bilip öteki yarısını sırra gömdüğüm İlhan Berk, Cemal Süreya, Aydın Afacan şiiri dökülür ağzımdan. Az gelir hayat, daha çoğunu isterim.
Bir arkadaşım gelir yanıma; tünelden İstiklal'e birlikte döneriz. Uzun uzun konuşuruz; okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler random yöntemiyle görücüye çıkar.
Sonrası?
Bu girizgahın ardından İstanbul başka şeyler anlatır her seferinde. Biriktiririm anlattıklarını, hayat olur. Az gelir hayat çünkü, İstanbul'un verdiklerini eskiden yalnız Ankara'ya eklerdim. Şimdi bir de Mağusa'ya yetişiyor. Kim bilir daha sonraları hangi kentlere yetişir?
Ama bu girizgah olmadan olmuyor. Olsa da "olmuyor": Cihangir, Taksim, Pera, Galatasaray, Karaköy...
15 Ocak 2012 Pazar
İç Monolog 23
"Eimi çabuk tutup çantayı kapıp gitmeliyim. Beni görmeden, uyanmadan ortadan kaybolmalıyım. Uçak biletlerim cebimde, çantam kapının önünde, montum şimdiden sırtımda. Sabahtan beri biliyordum böyle heyecanlanacağımı. Donup kalacağımı biliyordum. Kapı önündeki çantaya bakakalacağımı, cebimdeki biletlerin tenimi yakacağını, içeride soluk alıp veren ev sahibim Latife Teyze'nin hala yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek üzere yatak odasının kapısına kulağımı dayamak isteyeceğimi sezmiştim. Benden kira istemiyordu ne zamandır. Yanında kalmamı istiyordu sadece. Kimsesi yoksa bana ne? Hem nasıl kimsesi yok? İzmir'deki kızı ne güne duruyor? Şarkıcı olacağım diye İstanbul'a gitmişse, bir daha arayıp sormamışsa kimseyi, arayanları, karışmayın hayatıma diye paylamışsa ben ne yapayım? Bu eve geldiğimde öğrenciydim. Bu eve neden gelmiştim? Bu yaşlı kadının evi güvenliydi, hem sıcak yemeğim olur, eşya derdim olmaz diye gelmiştim. İçeride hırıltıyla nefes alıp veren bu kadın, anneanneciğimin eski bir arkadaşıymış. Ben onun yanında kalırsam hem ona can yoldaşı olurmuşum hem emekli maaşının yanı sıra bir geliri daha olurmuş. Nasıl da zor kabul etmişti. Ben istemem ayol evimde yabancı, demişti. Rica minnet gelip yerleşmiştim. Ev temizliği bana kaldı. Yemek de zamanla öyle oldu. Börek bile yapabiliyorum. Fakat akşamları yemekten sonra bana kahve yaptı hiç sektirmeden. Fotoğraf albümlerini birlikte karıştırdık. Eski plaklarını çaldı bana. Ama geç geldiğimde surat astı. Söylendi. Tuhaf ama erkek arkadaşımla tanıştı. Ona kendini sevdimek istedi. Kaya, alık bir çocuktu. Onu anlamadı. Soğuk davrandı ona hep. Senin ev sahibin aksi kadının teki, deyip durdu. Oysa Latife Teyze, sevdiği insanlarla da azarlayarak konuşur. Kaya'dan ayrıldığımda, Latife Teyze acıma ortak olmak yerine hiçbir şey olmamış gibi beni yemeğe götürdü. Yemekten sonra bana bir elbise aldı. Hiç açmadı o konuyu. Takside durup durup bana baktı ve saçlarımı uzatmamı istedi. Kıza benze biraz, dedi. Kaneviçe işlemeyi öğretti. Tıp fakültesini bitirmeden onun hastalıklarına çare olamayacağımı asla anlamadı. Bence biraz romatizma biraz da tansiyondan başka bir rahatsızlığı yoktu. Yıllardır kavga gürültü yaşayıp gittik; ama iyiydi. Ben son sınıfa geldiğimde hastalandı. Yüzü gülmez oldu. Giderek huysuzlandı. Her yaptığım dert oldu. Memlekete gitmeme izin vermedi. Gidersen dönemezsin dedi. Gidemedim. Annemler geldi. Onlar gelince onlara surat astı. Onları kıskandı. Annem, kızım artık çık şu evden, bu kadın seni bizden soğutuyor dedi. Bunu dediğini yüzümden okuyunca Latife Teyze suçlu suçlu baktı. İçin için ağladı. Sonra iyice hastalandı. Şu burs işi olunca da ilaçlarla ayakta durabildi. Amerika'ya gitmemem için her şeyi yaptı. Gavur mu olacaksın, diye sordu. Helal süt emmiş bir oğlan bulup evlenmemi, bir devlet hastanesinde işe girmemi buyurdu. Bu çağda Ankara'da bir devlet hastanesinde kadro bulmamın imkansız olduğunu anlamıyordu. Eninde sonunda gidecektim işte. Neden bu kadar kötü soluk alıp veriyor bu kadın? Gidip bir bakayım odasına. Hem uçağın kalkmasına daha dört saat var."
10 Ocak 2012 Salı
Varoluştan Sonra Hiçlik Kaçınılmaz mı?
Bir köşeye büzülüp
Böyle susmazdım ama
Kapılardan süzülüp
Gece doldu odama.
Behçet Necatigil
Heidegger bu soruya asla tam olarak yanıt veremediği için Da sein'i yani "-daki insan"ı çok çaresiz bulur. Sahiden de Da sein bir yerde hiç bulundu mu? Ya da bulunduğu yeri hiç tarif edebildi mi?
İnsan dünyada yanıt veremediklerine sitemle bakar; sonra vazgeçer hepsinden. Bundan sonra ona düşen, yanıtsız olan dünyada oyalanmaktır.
Kimisi doğduğunda hazır bulduğu ya da yeni tanıştığı bir dinle, kimisi yaşadığı toplumun kurallarıyla, değerleriyle oyalanır. Kimisi yanıt aramaktan vazgeçmez. Kitaplar okur, filmler izler, insanlar tanır... Hep aynı soruyu sorar: Ben neden buradayım?
"Sır şu," diye geçirir içinden. "Burada neden olduğumu bilemem ama burada ne yapacağımı bulabilirim". Ama bu sır da bir oyalanmadır. Biraz oyalanır insan... böyle düşünerek... Ama "Sahi...," der sonra "Ben neden buradayım?"
7 Aralık 2011 Çarşamba
Öyküye İhanet
Mayıs ayında "Romana İhanet" yazısını yazmıştım. Öyküye İhanet yazısı yazmak için gecikmişim bile. Bakınız bakalım, acaba siz de öyküye ihanet edenlerden misiniz?
1- Öykü yazmayı romana hazırlık olarak görüyorsanız,
2- Öykü seçkilerini öykü kitaplarına tercih ediyorsanız,
3- Öykü kitabı hediye etmiyorsanız,
4-Füruzan'ın Parasız Yatılı'sını, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'ini, Sait Faik'in Son Kuşlar'ını, Sabahattin Ali'nin Değirmen'ini hatta Tarık Buğra'nın Yarın Diye Bir Şey Yok'unu okumamışsanız.
5- Yazarların sıkıldıklarında öykü yazdıklarını, aslında tüm amaçlarının damar bir roman yazmak olduğunu sanıyorsanız,
6- Bir öykü kitabında en çok bir iki öykünün iyi olduğunu, gerisinin tekrar olduğunu ya da uyduruktan metinler olduğunu düşünüyorsanız,
7- Öykünün en az bir, en çok yirmi sayfa olması gerekir diyorsanız,
8- Öykünün durum ve olay olmak üzere ikiye ayrıldığından eminseniz,
9- Öykülerin bellekten çabuk silinen metinler olduğunu iddia ediyorsanız,
10- Öykülerin filme aktarılmadığını zannediyorsanız,
11- Öykü kitabına verilen paraya yazık olduğunu buna neden olarak da kitabı birine ballandıra ballandıra tek bir özetle anlatamayacağınızı gösteriyorsanız,
12- Faukner'ın, Woolf'un, Hemingway'in öykülerinin romanları kadar iyi olduğunu bilmiyorsanız,
13- Hiç Edgar Allan Poe okumamışsanız,
14- Bilge Karasu öyküsüne denk gelmemişseniz,
15-Öykünün mutlaka şiirden, romandan beslendiğini kendi başına ayakta duramayacağını sanıyorsanız,
16- Öykü ödüllerini izlemiyorsanız,
17- En iyi öyküleri öykü ödülü alanlar yazar sanıyorsanız,
18- Öykü dergilerini izlemiyorsanız,
19- Roman ve öykünün kardeş olduklarını ama siam ikizi de olmadıklarını bilmiyorsanız,
öyküye ihanet ediyor olabilirsiniz.
Araştırmalar memleketçe öykü okumadığımızı gösteriyor. Okuyorsam bari roman okuyayım, anlayışına dur demek gerekir. Öykü hap gibidir oysa; kestirmeden iyileştirir. Öykü şeker gibidir, kestirmeden haz verir. Uyanık okur, başının tacı romanın yanı sıra belleğin arka sokaklarını anlatann öykülere de kucak açar. Uyanık okur, yüzeysel ve piyasacı değildir, kabul edelim ki öykü şimdiye dek hiç piyasaya düşmedi. Herkes bu hafta bir öykü kitabı alsın ve aklansın. Öyküye ihanete son!
1- Öykü yazmayı romana hazırlık olarak görüyorsanız,
2- Öykü seçkilerini öykü kitaplarına tercih ediyorsanız,
3- Öykü kitabı hediye etmiyorsanız,
4-Füruzan'ın Parasız Yatılı'sını, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'ini, Sait Faik'in Son Kuşlar'ını, Sabahattin Ali'nin Değirmen'ini hatta Tarık Buğra'nın Yarın Diye Bir Şey Yok'unu okumamışsanız.
5- Yazarların sıkıldıklarında öykü yazdıklarını, aslında tüm amaçlarının damar bir roman yazmak olduğunu sanıyorsanız,
6- Bir öykü kitabında en çok bir iki öykünün iyi olduğunu, gerisinin tekrar olduğunu ya da uyduruktan metinler olduğunu düşünüyorsanız,
7- Öykünün en az bir, en çok yirmi sayfa olması gerekir diyorsanız,
8- Öykünün durum ve olay olmak üzere ikiye ayrıldığından eminseniz,
9- Öykülerin bellekten çabuk silinen metinler olduğunu iddia ediyorsanız,
10- Öykülerin filme aktarılmadığını zannediyorsanız,
11- Öykü kitabına verilen paraya yazık olduğunu buna neden olarak da kitabı birine ballandıra ballandıra tek bir özetle anlatamayacağınızı gösteriyorsanız,
12- Faukner'ın, Woolf'un, Hemingway'in öykülerinin romanları kadar iyi olduğunu bilmiyorsanız,
13- Hiç Edgar Allan Poe okumamışsanız,
14- Bilge Karasu öyküsüne denk gelmemişseniz,
15-Öykünün mutlaka şiirden, romandan beslendiğini kendi başına ayakta duramayacağını sanıyorsanız,
16- Öykü ödüllerini izlemiyorsanız,
17- En iyi öyküleri öykü ödülü alanlar yazar sanıyorsanız,
18- Öykü dergilerini izlemiyorsanız,
19- Roman ve öykünün kardeş olduklarını ama siam ikizi de olmadıklarını bilmiyorsanız,
öyküye ihanet ediyor olabilirsiniz.
Araştırmalar memleketçe öykü okumadığımızı gösteriyor. Okuyorsam bari roman okuyayım, anlayışına dur demek gerekir. Öykü hap gibidir oysa; kestirmeden iyileştirir. Öykü şeker gibidir, kestirmeden haz verir. Uyanık okur, başının tacı romanın yanı sıra belleğin arka sokaklarını anlatann öykülere de kucak açar. Uyanık okur, yüzeysel ve piyasacı değildir, kabul edelim ki öykü şimdiye dek hiç piyasaya düşmedi. Herkes bu hafta bir öykü kitabı alsın ve aklansın. Öyküye ihanete son!
1 Aralık 2011 Perşembe
Soru 3
Dağ görünmektedir. Deniz epeyce arkada kalmıştır. Adam yanındaki çocuğa "Rüyalara inanır mısın?" diye sorar. Çocuk "Evet. İnanırım. Çünkü onu görüyorum," diye yanıt verir. Kasketini indirir önüne adam; burnunu çeker. "Sadece gördüklerine inanmak iyi bir şey değildir," der. Çocuğun yanıtını beklemeden de ekler: "Tutarlı ol. O halde bu dünyada olduğuna da inanmamalısın. Doğduğunu gördün mü mesela sen?"Çocuk, güler. "Ona da inanmıyorum ki!" der. Dağın üzerindeki bulutlar aşağı inmektedir.
Soru 3: Çocuk gerçek midir?
Soru 3: Çocuk gerçek midir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...
-
İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya ver...
-
Harold Bloom, dünya edebiyatının en önemli yazarının Shakespeare olduğundan emindir. Başka bir yazara/şaire ait çok iyi bir metin okuduğumda...


