Ne tür zorluklardan geçersek geçelim çocukluğumuzu güzel hatırlarız. Aslında o yıllar hiç de güzel değildir başkaları için. 80'de çocuk olanların ablalalarını, ağabeylerini, II. Dünya Savaşı'nda ilkokula giden çocukların anne babalarını düşünün. Bu yargıya ulaşmak için ille de büyük felaketlerin çağını düşünmek gerekmez. Kendimden örnek vereyim; Fransa'da geçirdiğim çocukluğum benim için gerçekten de bir "Altın Ülke"ydi. Ağaçlı yollardan geçerek gittiğimiz okulumuz, her sabah uğradığımız şekerci dükkanımız, evimizin önündeki yemyeşil oyun alanlarımız bize göre huzur vericiydi. Fakat annem "kaç yaşından sonra" gittiği bir ülke için öğretmenliğe ara vermesinden haklı olarak, daima yakınmıştır. İlk fırsatta dönüp mesleğine devam etmeyi düşlemiştir. Biz üç kardeş, yepyeni oyunlar kurarken kim bilir anne ve babamız hangi zorlukları göğüslemeye çalışıyorlardı, bunu yeni yeni anlıyoruz. Çocukluğumuzu iyi anmamızın nedeni, o zamanlar dünyaya iyi gözlerle bakabiliyor olmamızdır. Büyüyünce dünya iyi olmaktan çıkar ya da büyüyünce dünyaya iyi bakmak olanaksızlaşır. Çarpım tablosundan türeve, integrale geçerken arkadaş kazığını da sevdiğimiz şairin ölmesinin ne anlama geldiğini de öğreniriz çünkü. Öğrendikçe yaşamak yükü ağırlaşır.
3 Temmuz 2014 Perşembe
14 Nisan 2014 Pazartesi
BİZ NEDEN BU KADAR ÜZGÜNÜZ ANKARA?
14
Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi'nin 1. sayısındaki yazımdır: BİZ NEDEN BU KADAR ÜZGÜNÜZ ANKARA?
“Siz de benim gibi/ Günleri/ Sevgiyle isteyerek/ Değil de,
takvimden yaprak koparır gibi gerçek
/ Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa,
Ankara
güneşi sizin de/ Uyuşturmuşsa beyninizi, Ata'nın izinde/ Gitmekten başka bir
kavramı olmayan/ Cumhuriyet çocuğu olarak yayan,/ Pis pis gezdiyseniz ( O
sıralarda adı Opera Meydanı olan)/Hergele Meydanı'nda, bu sarı ve tozlu alan/
İğrendirmediyse sizi,/ Bir taşra çocuğu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız
denizi/ Kaybettiniz (benim gibi)”
Oğuz Atay-Tutunamayanlar[1]
Barış
Bıçakçı’nın Bir Süre Yere Paralel
Gittikten Sonra[2]
ve Aramızdaki En Kısa Mesafe[3]
adlı yarı öykü yarı roman kitapları, Ankara’nın neden bu kadar üzgün olduğu
gizemini çözmemize yardım ediyor.
İstanbullular
Ankara’yı “renksiz, mutsuz, içine kapanık” olmakla suçlayıp Ankara’da yaşayanları da bu niteliklerle özdeşleştirirler.
Kabul etmek zor olsa da Ankara için tüm bu
söylenenler doğrudur: Bu şehir cumhuriyetten bu yana hüzünlü ve düşüncelidir. Ankara’da bir süreliğine bile yaşamış olan
hiçbir entelektüel bu niteliklerden kendini koruyamaz. Yazının başındaki Oğuz
Atay epigrafından da anlaşılacağı gibi Ankaralı aydınlar, cumhuriyetin verdiği
sorumlulukları yüklenmiş, ferah denizleri olan kentlerde yaşamayı aklına bile
getirmemiş, gösterişten uzak yaşamayı yüceltmiş,
memleket meselelerini hem belleğinde hem kalbinde ödev gibi taşımıştır. Bu
tavır, onları kederli gösterse de Ankaralı aydınlar bu durumdan şikayetçi
değillerdir.
24 Aralık 2013 Salı
DÜNYANIN SESİ: ANISH KAPOOR
Suyun, taşın, pencerenin, kuşun, masanın, annenin sesi...
Dünya seslerle dolu! Yerden göğe
uzananan ve büyüyen, gökten yere dökülmeye ve düşmeye eğilimli nesneleri,
canlıları taşımaya devam ediyor dünya.
Mevsimlerin nasıl değiştiğini, kıtaların ne büyük bir gürültüyle ayrıldığını bir şelalenin yanında durduğumuzda
ya da gök gürlediğinde anlayabiliyoruz.
Gürültülüdür yerkabuğu!
Anish Kapoor devasa büyüklükteki yontularıyla insanın, bilmediği
yerlerin de sesini merak ettiğini sezdirir:
“Bu duvarın arkasındaki ses de
ne?”
“Kim o kapıdaki?”
“Kutunun içinde ne tıkırdıyor?”
Kulağımızı dayarız duvara, kapıya, kutuya; sesi duymak için... Gelen, garip bir ses ise korkup heyecanlanırız. Tanıdık gelirse rahatlarız.
Hiç ses gelmezse, o zaman fena!
Çocukken arkasını açtığınız radyoları düşünün. Pilli bebeğin sırtındaki
kapağı zorlamayanınız yoktur!
İnsan meraklıdır; her sesin ardından büyülenmiş gibi gider:
“O da ne?”
“O ses de neydi öyle?”
Anish Kapoor bize büyülü nesneler yapmış. Seslerin ardına düşme
tutkumuzu büyütmüş... Doğrusu, insanın meraklı oluşu kendisinin pek işine yaradı. Bilimde dünyanın
sırları yer kabuğunun homurtularıyla, başlara düşen elmaların sesiyle,
deliklerden gelen çıtırtıların ilhamıyla çözülüyor hala.
12 Kasım 2013 Salı
FELSEFEDEN EDEBİYATA BAKMAK: VAROLUŞ VE ROMAN
Yapı Kredi Kitap-lık dergisinin Kasım-Aralık 2013 sayısında Varoluş ve Roman'la ilgili bir yazı yayımlandı. Ulaş Bager Aldemir'e yazısından dolayı teşekkür ederim. Camus'nün 100. yaşını kapağa taşıyan Kitap-lık dergisinde "Camus, varoluşçu roman yazarı değildir"i savlayan Varoluş ve Roman'ın tanıtılması da pek güzel denk gelmiş. İyi okumalar...
FELSEFEDEN
EDEBİYATA BAKMAK:
VAROLUŞ VE ROMAN
Ulaş Bager Aldemir[*]
İnsan otantik varlığını
yitirip makineleştikçe Varoluşçuluk tartışmasına ihtiyaç duyulacaktır. Çünkü
Heidegger’in Dasein’ı (otantik insanı) günümüzde artık makineleşmenin ötesinde
siber insana dönüşmüştür ve bu teknokratik çağ üstümüze kapanmıştır. Böylece
Dasein’ın en ayrıcalıklı görüngüsü olan sanat da endüstriyel çağın ağır baskısından
payına düşeni almıştır; sanatçı bir filozof olarak değil, sanatsal düzlemde
ilerleyerek bu baskıdan kurtulmak zorundadır. Eleştiri ancak böyle bir çabayı
gözlemleyebilir: Tuğba Çelik, Varoluş ve Roman adlı incelemesinde bu gözlemle
yetinmemiş, okuyucusuna yeni ufuklar açmıştır.
9 Kasım 2013 Cumartesi
Cambaz
İp üzerinde yürümek bir denge meselesinden çok, bir şeyi yapmayı çok istemekle ilgilidir. Çocukken cambaz olmayı isterdim. Pırıtılı elbiseler giyip derin bir nefes aldıktan sonra upuzun bir ipin üzerinde sessiz ve güçlü adımlarla yol almayı düşlerdim. Hayatın tam ortasında esnek ve dengeli kalabilmek, ne büyük başarıdır!
5 Kasım 2013 Salı
FELSEFE İLE ROMANIN KARDEŞLİĞİ: VAROLUŞ VE ROMAN
Ekim ayında yayımlanan kitabım Varoluş ve Roman üzerine Kaan Mercan Ateş, Sözcükler dergisinin Kasım- Aralık 2013 sayısında bir yazı yazmış. Yazıyı çok beğendim ve Ateş'in yazısına blogda yer vermek istedim.
FELSEFE
İLE ROMANIN KARDEŞLİĞİ: VAROLUŞ VE ROMAN
Tuğba Çelik, Varoluş ve Roman adlı inceleme kitabıyla romanlar okuyarak
dünyadaki konumunu anlamaya çalışan eleştirel okura yeni bir kapı aralar: Felsefenin
kapılarını...
Roman Cervantes’in Don Kişot’uyla başlamış,
aslında felsefeyle kardeş doğmuştur. Felsefe, akılcı ve ısrarcı büyük kardeş
iken; büyük soruları sormaktan çekinmeyen ve onlara kesin yanıtlar vermeyen roman
ise küçük kardeştir.
Roman, aydınlanma çağındaki insanın ‘biz’den
‘ben’e dönüşme savaşımının ürünüdür. Şövalye hikayelerinde, destanlarda,
masallarda boy gösteren karton kahramanlar, romanlarda özgün ben’lere evrilir. Don Kişot, ne ailesinden, ne arkadaşlarından kimselere
benzer. O yel değirmenleriyle savaşmayı göze almış, akıl almaz, mükemmel bir roman karakteridir.
20 Ekim 2013 Pazar
HORKHEİMER ve ADORNO, BOTTON'U YENER
Yıllar önce Alain de Botton'un Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı'nı okumuştum. Bu kitap, bana kalırsa çalışmak kavramına dönük yapılmış en yıldızlı güzellemelerdendir. Botton, insan neden çalışır,hiç bilmediğimiz ve çok iyi bildiğimiz bazı mesleklerin incelikleri nelerdir gibi sorulara tatmin edici yanıtlar verir. Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı, çalışmayı sevenler için ilham vericidir. Okumak lazım.
Birkaç gün önce, Adorno ve Horkheimer'ın Teori ve Pratik Üzerine Bir Tartışma adıyla yayımlanan bir tartışmasını okudum. Doğal olarak tartışmanın içeriği çelişkilerle dolu. Üstelik birbiriyle dost bu iki düşünürün zıtlaşmaları, atışmaları, şakalaşmaları tartışmayı baldan tatlı kılıyor. Gelelim Botton'dan bana kalan yadigara, yani çalışma meselesine.
Birkaç gün önce, Adorno ve Horkheimer'ın Teori ve Pratik Üzerine Bir Tartışma adıyla yayımlanan bir tartışmasını okudum. Doğal olarak tartışmanın içeriği çelişkilerle dolu. Üstelik birbiriyle dost bu iki düşünürün zıtlaşmaları, atışmaları, şakalaşmaları tartışmayı baldan tatlı kılıyor. Gelelim Botton'dan bana kalan yadigara, yani çalışma meselesine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...
-
İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya ver...
-
Harold Bloom, dünya edebiyatının en önemli yazarının Shakespeare olduğundan emindir. Başka bir yazara/şaire ait çok iyi bir metin okuduğumda...








