1 Şubat 2013 Cuma

RUH EŞİM'miş!


2011 Kanada yapımı, Jean-Marc Vallee'nin, senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Cafe de Flore (Ruh Eşim) filmini izledim. Film pek bir övgü almış; yere göğe sığdırılamamıştı. Baştan fikrimi söyleyeyim bu film tam bir fiyaskodur. Filmin ne yönetmenlik dehasını sorgulayabilecek durumdayım ne de yapımcılığına diyecek sözüm bulunur; ama senaryodan anlarım.  Bu senaryonun ideolojisi bozuk.

Tüm sanat yapıtlarını birer metin olarak görmeliyiz. Bir metnin karşısına geçtiğimizde ise onun güzelliğinin bizi çabucak büyüleyebileceğini bilmeliyiz. İmgeler, söylemler öylesine incelikle kurulmuş olabilir ki bu estetik varlığın bizim üzerimizde bırakacağı "dona kalma" hali epey uzun sürebilir. Fakat sanat metninin ideolojisini kavradığımızda bu "dona kalma", "taş kesilme"ye dönüşebilir. Gelin öncelikle filmin hikayesini anlatarak bu filmle derdimin ne olduğunu açıklayayım:
Ergenlik dönemlerinde tanışmış olan bir kız ve bir oğlan  birbirlerine aşık olurlar; büyüdüklerinde evlenirler. İki kız çocukları olur. Derken aşk tek taraflı biçimde biter. Erkek bir başka kadına deliler gibi tutulur. Yani erkeğin ruh eşi değişirken kadınınki aynı kalır. Kadın, terk edildiğini uzun süre kabullenemez; uyurgezerlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla boğuşur. Uykularında sürekli bir "düş yaşantısı" görür. Kadın bu düş yaşantısında down sendromlu bir çocuğun annesidir.  Oğlu  bir başka down sendromlu kıza aşık olur. Kadın oğlunu, bu kıza kaptırmak istemez. Terk edilen kadın, eşgüdümlü olarak düşündeki down sendromlu  çocuğuna ve gerçekteki kocasına yol verir. Anlar ki kocasını hasta bir çocuk olarak görmüş; onu kollayıp gözetmek üzerine bir hayat kurmuştur. Bu gerçekliğe aydığında kocasına koşar ve ondan af dilenir. Dahası yeni gelin adayını da bağrına basar. Eski kocasının düğününe pespaye bir kılıkla katılır; bilge ve yaşlı bir kadın olarak  kocasına ve genç geline şefkatle bakar.
"Yönetmen keşke bu senaryoyu bir kadın senariste okutsaydı" deriz film bitince. Çünkü hiçbir kadın senarist bu hikayeyi böyle kurmaz. Ne kadar klişe bir Freud'çuluktur bu! Neymiş, kadınlar kocalarını çocukları gibi görürlermiş.
Yönetmen, erkeği çocuklar gibi özgür yaşayan bir cins olarak tarif ederken; kadını, erkeği olmadan hayatın anlamını yitirecek biçimde sunar.  Filmin başından sonuna kadar,  karısını bırakıp giden adam ve genç gelin adayı, haklı çıkarılmak için uğraşılıp durulur. Terk edilen kadının ise ruh hastası, depresif ve yaralı olduğu gözümüze sokulur. Üstelik filmde  kadına tek bir umut bile verilmez; ne  yeni bir aşk ne yeni bir iş... Belli ki üstün zekalı Valllee, terk edilen  kadınları "işi bitmiş çileli bir anne" olarak görmek ister. Oysa terk edilen de yoluna gider, terk eden de...
Filmin sonu şöyle veya böyle olsaydı film kurtulurdu diyemeyeceğim; neresinden tutarsanız tutun bu film kötüdür. Çağımızda iki cinsiyete de  "birey" gözüyle bakılabilmelidir.  Bu Kanadalı  yönetmenden Türkiyeli yönetmen ve senaristlerin öğrenecek pek bir şeyi yoktur; çünkü çağdaş Türk sinemasında cinsiyetlere ilişkin böyle sığ klişelere artık yer verilmemektedir.
Festivallerde gösterilen, pek çok gazeteci ve yazarın ayakta alkışladığı bu filme bir de benim gözümden bakılmasını öneririm.

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN

Yazının kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bul...