6 Temmuz 2017 Perşembe

EV SAHİBİ İLE KONUK OLMANIN DAYANILMAZ AYNILIĞI: MELİH CEVDET ANDAY “YARIN BAŞKA KORUDA”

                                “Bir evin resmi içerden de yapılabilir.
Bu bir seçme işidir. Kimi dışardan sever,
kimi içerden.” M.C. Anday/Yarın Başka Koruda

Kurmaca metinlerde olay örgüsü; zaman, uzam ve kişiler ekseninde oluşur. Yazar, seçtiği kişileri bir uzam ve zaman diliminde betimler. Uzamı hiyerarşi, karşıtlık, benzerlik gibi nedenlerle ayrı düzlemlerde toplar. Söz gelimi Haldun Taner’in Kızıl Saçlı Amazon öyküsünde, seyisin kızı olduğu için, yaşadığı köşkün olanaklarından tümüyle yararlanamayıp köşkün asıl sahiplerinin şehir dışında olduğu zamanlarda köşkün atlarına binip mahalleliye caka satabilen bir genç kız anlatılır. Mekanların kullanımının sınıfsal ayrıma dayandırılması kurgusal metinlerde yaygın görülen bir durum.

 Melih Cevdet Anday, Yarın Başka Koruda[1] adlı tiyatro oyunuyla mekansal dengenin ayrılıklar ya da benzerlikler ilkesine dayandırılması geleneğine itiraz eder gibidir. Anday bu oyununda uzamı kullanma bakımından ev sahibi ile konuğu birbirine denkler. Ev sahipleri de konuklar da etrafta olanları değerlendirme ve belirleme açısından benzer durumdadır. Biri diğerinden daha yetkin değildir.

EVİN HALLERİ


HOOGSTRATEN, Samuel van
View of a Corridor
c. 1670
Oil on canvas, 103 x 70 cm
Musée du Louvre, Paris
Ağaç kovukları, mağaralar kuş yuvaları, apartmanlar, çiftlikler vs. dahil olmak üzere bu dünya, tüm canlılar ailesinin birlikte yaşadığı koca bir evdir. Bu nedenle dünyanın ev sahibi hem üveyikler hem ayılar hem ağaçlar hem helikopter böcekleri hem de insanlardır. Komşuluk hakları gibi başka evlerle, canlılarla ilişkilerimizi sorgulamak başka bir yazıya kalsın; biz bu yazıda yalnız insancıkların evlerinden söz edelim.

Denemelerini hayranlıkla okuduğum Nermi Uygur ev için “Çocuklukta baba ocağı, gençlikte dışarıdan uzak; evlenince: yuva, -ya da hapishane. Sevmeyince cehennem. Sevince: kale, bahçe, tapınak, kitaplık. Hastayken bambaşka türden bir yer…” der. Bu betimlemeler, evden çok insanı öne çıkarır. Oysa Behçet Necatigil’in Evin Halleri şiiri, insanı içeren ama salt kendi benliğiyle de evin ne olduğunu anlamamızı sağlayan bir şiirdir. Evin Halleri evin her görünümünü özetler. Siz dizelerin aralarını doldurun yeter ki! Ben bu yazıda öyle yapacağım.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

MEVSİM YENİCE: TEKME TOKATLI ŞEHİR REHBERİ

"Bekleme yapmayın hanfendi," dedi şoför yüzüme dik dik bakarak. "İlerleyin."
Ben de istiyorum ama nasıl yapılacağını bilmiyorum, dedim içimden. 
Çünkü ben bir süredir ilerleyemiyordum. 
Oysa her sabah güneş doğuyor, insanlar işlerine gidiyor, arabaların kornaları, telefonların alarmları çalıyordu. Dediklerine göre hayat akıyordu işte. Bense devamlı gelmesini beklediğim bir şey varmış  hissiyle bekliyordum.
(Mevsim Yenice, Durağan Yolcu/ Tekme Tokatlı Şehir Rehberi)"

Neredeyse hepimiz şehirlerde yaşıyoruz; ama bu şehirler sarmalamıyor bizi. Pek çoğumuz yaşadığımız şehirde, kendimizi evimizde hissetmiyoruz. Mevsim Yenice'nin "Tekme Tokatlı Şehir Rehberi" öykü kitabı işte tam bu halimizi anlatıyor. 
Herkesin mafya kesildiği trafik, çocukluğumuzda pek nadir duyduğumuz ama artık giderek yaygınlaşan tedavisi güç hastalık adları, ilgi görmediğinden git gide öfkeli  hale gelmiş yaşlılar, hemen büyüyüvermiş endişeli çocuklar, birbirinden kopuk aile üyeleri... 
Gidilecek uzak köyler kalmadı; onların da hepsi şehirlerciklere döndü: Sinemasız, tiyatrosuz, özgürlüksüz şehircikler... İster büyük ister küçük bu kaotik şehirlerden başka gidecek yerimiz de olmadığından her gün daha fazla içimize kapanıyoruz.
"Tekme Tokatlı Şehir Rehberi" şehirlerle yüzleşmemizi; bunu yaparken de  tek çareyi  yine insan kardeşlerimizde bulacağımızı sezdiriyor. Ne de olsa bu şehirlerde kalabalıkça, maaile denilebilecek bir iç içelikle yaşayıp gidiyoruz. Aynı yollardan geçiyor, aynı apartmanlarda yaşıyor, aynı yerlerde çalışıyor, aynı metrolara, uçaklara, otobüslere biniyoruz. Adeta dip dibeyiz; ama gelin görün ki neredeyse birbirimize düşmanız. Vahşi bir aslana av olmaktan  korkan bir ceylandan,  avuç kadar bedenine yüzlerce saçma isabet etmiş yavru  bir puhu kuşundan farklı değiliz. 
Mevsim Yenice, öykülerinde şehirde yaşayan insanların ilişkilerinin pek çoğuna işaret etmiş. Evlilikler, arkadaşlıklar, kardeşlikler...  Yolunda gitmeyen ilişkilerimizin temelinde, ilgisizliğin olduğunu düşündüm bu öyküleri okurken. Kim kimi seviyor, sevmiyor, kim kime küs, dargın, hayran,  belli değil... Arada derede, tüketiyoruz çevremizdeki insanlarla olan ilişkilerimizi. İster ailemizden ister eş dost takımından olsun, üstün körü besliyoruz duygularımızı. Ölüp gittiklerinde ya da onları yanımızdan yöremizden kaçırdığımızda, bizi terk ettiklerinde, biz onları terk ettiğimizde, yerlerini dolduramadığımız boşluklarla başa çıkmaya çalışıyoruz. Belki bu yüzden Mevsim Yenice, okurunu hep ölümle tehdit eder gibi yazıyor. Karakterlerini, sevdiklerinin ölümleriyle ya da hastalıklarıyla yüzleştiriyor. 
"Tekme Tokatlı Şehir Rehberi" yaşadığı şehirle ve onu içeren insanlarla sorunları olduğunu düşünen her okurun, şu sıra popüler deyişle bibliyoterapiyle kendini sorgulayabileceği bir öykü kitabı.  

Mevsim Yenice, Tekme Tokatlı Şehir Rehberi, Everest Yayınları, 2017, İstanbul. 


30 Haziran 2017 Cuma

TASALANMAYIN! YAŞADIĞIMIZ HER ŞEY "ORADA BİR YERDE" SAKLI



Romanlar tarihe de geleceğe de en az şimdiki zaman kadar ilgi duyar. Öyküler ise çoğunlukla günün, çağın nabzını tutar. Öykü yazarları, kendi döneminde ne gördüyse içinde tutamaz, anlatır. Bu nedenle öykü; sorumluluk sahibi, öncelikleri olan ve bu nedenle de maceraya fazla kapılmayan insanlar gibidir. Örneğin Mauppasant ve Alphonse Daudet öykülerinde  1870 ve 1880'lerin Fransa'sını öyle kusursuz betimler ki, neredeyse yüz elli yıl önceki insanlar bize daha dün yaşamış gibi gelir. Bu öykülerde, yoksulluk içinde yaşamalarına rağmen çocuklarının iyi  bir eğitim alması için uğraşan aileleri, teknolojiyle yavaş yavaş geleneksel tarımdan vazgeçen çiftçilerin arada kalışlarını, hastalıklardan çocuklarını kaybeden anne babaları ta içimizde duyarız. Çehov'un öyküleri de keza 1890 sonrası Rusya'nın burjuva ve köylülerinin yaşamlarını  anlatan resmi aile belgeleri gibidir.
Bizim edebiyatımızın öykü geleneği de çağını iyi tanır ve anlatır. Refik Halit Karay, Osmanlı’nın huzursuz dağılışını ve farklı kültürel yapıdaki insanların bir zamanlarki birlikteliklerinden sıyrılıp çözülüşlerini okuruna sitemle aktarır. Sait Faik ise öykülerinde Cumhuriyet devrimleriyle aydınlanan Türkiye’nin insanlarını eğitimsizlikle, açgözlülükle sınar ve çoğu karakteri sınıfta kalır. Sait Faik yalnız çocuklardan umutludur, bir onlara güvenir. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i de 60-70’lerin Türkiyesi’nin özetidir. Herkes o devirde tedirgin, güvensiz… Öte taraftan Yaşar Kemal de Orhan Kemal de sanayileşen  ülkenin payandaları arasında yitip giden çocukları, gençleri,işçileri anlattılar. Yani yaşadığınız  ülkenin gelgitlerini anlamanın en iyi yolu belki de öykü yazarlarınızı okumaktır.
“Orada Bir Yerde” öykü kitabıyla Engin Türkgeldi, bize son yirmi otuz yılımızı önümüze serer gibidir. Doğrudan değil dolaylı yollardan; masalla, düşle anlatır. Nasıl mı?  Bu kitaptaki öykülerde, uzaklarda bir yerlerde insanların başına zor şeyler geliyor.  Ölenler, acı çekenler, ruhları kirlenenler, yaşamanın tadını unutanlar, dövülenler, güçten başı dönüp zalime dönenler, yerinden yurdundan koparılanlar, işinden gücünden edilenler, aşkı şiddete bulaştıranlar… Engin Türkgeldi, öykülerini öyle katastrofik bir atmosferde anlatıyor ki; karakterlerin trajedilerini anlamaya yaklaşamıyorsunuz ama bu trajediler size bir yerlerden tanıdık geldiğinden hepsinin birer birer yasını tutabiliyorsunuz. Devlerin, cücelerin, peygamberlerin, hükümdarların yaşadığı bir devrin neleri içerebildiğine tanıklık ediyorsunuz. Bu nedenle bu öykülerin bazılarında şiddeti kimi zaman perdesiz izlemek gerekiyor.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN


Yazının kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bulmak kaçınılmaz gibi gelir bana. Gece geç saatlerde yazdıklarımız ise çoklukla karanlık, içimizde nadiren gördüğümüz keşiflerimiz, bulgularımız olabilir. Ya da ben öyle sanıyorum.

Kafka’nın geceleri yazdığını biliyorum. Gündüzleri, geceleri yazdıklarını düzeltmeyle geçermiş. Sait Faik ise bir gündüz yazarıdır. Balıkçıların sabah kalkışlarını anlattığına göre, onlarla birlikte uyanıyordur, diye düşünüyorum. 
Yazmak isteyip de yazamayanlar vardır bir de. Onların zamanla bir alıp veremedikleri var. Hatta yaşamla bir alıp veremedikleri… Her şey bende oldun istiyor, her şeyi bir çırpıda yazıvereyim istiyor. Baktığı ilk şey yazım kuralları, içerik kolay gelir sanıyor.

17 Aralık 2016 Cumartesi

OYUN OYNAMAK İÇİN JACQUES DERRİDA REÇETESİ



Göçmen çocuklarının oyun dünyası üzerine hiç düşünmemiştim. Ta ki göçmen çadırlarını, bir gün ansızın karşımda görene dek.
Birkaç arkadaş, şehit yakınlarına taziyeden dönüyorduk. Memleketin her köşesinden can kaybı haberleri geliyor. Yakın yerlerdeki acılı ailelere baş sağlığı dilemek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.  Gençken cenazelerden kaçardım; şimdi hayata ekleyebiliyorum ölümü.  Sorunlu bir ülkede büyümek; böyle ekşi bir şey.
Ayrılırken elim fotoğraf makinesine uzandı; şöyle uzaktan çekecektim köyün girişini.  Fotoğrafın altına da şunları yazacaktım: “Bu bozkırda, bu toz duman içinde çocuklar  zar zor büyüyorlar ama politik kargaşaların kurbanı olarak, genç yaşta ölüp gidiyorlar”.

YABANCI OLMAK İYİDİR


Yabancıdan zarar gelmez , buralı olan bitirir dünyayı.
Tezer Özlü’den Bilge Karasu’ya, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a kadar neredeyse tüm modernist yazarlarımız “yabancılaşma” kavramıyla etiketlenmişlerdir. Bu yazarlar,  sözde “halktan kopuk, yaşamdan kopuk kurgu karakterleriyle”  açlık, yoksulluk gibi “gerçek” sorunlardan uzaklaşmışlardır. Toplumsal kurallarla dertleri olduğu için “öteki” sayılmışlardır. Onlarla ilgili yazılan kimi edebiyat eleştirisi yazılarında “Aslında toplumsal değerlerimizle barışsalardı, bizim gibi ne de güzel mutlu olurlardı,” düşüncesinin gizil olarak okuyucuya verildiğini düşünürüz. Bu bakış açısıyla yazılan eleştirilerde, yabancılaşmış yazarlarımız bu duruma kendileri de düşmemiştir. Yabancılaşmayı konu edinen yazarlarımız, başta Virginia Woolf ve James Joyse olmak üzere “Batıılılara özenerek” onların yitirdiği manevi değerleri sanki biz de yitirmişiz gibi davranmışlar ve topluma sırtlarını dönmüşlerdir. Halbuki değerlerimiz yerli yerinde duruyordur.  Sanki toplumsal değerlerle barışmak isteğe bağlıymış gibi toplumsal dayatmalara gözü kapatmak sanki iyi bir şeymiş gibi... Ki değer diye adlandırdığımız kavram toplumdan öte kişiden kişiye değişir; bana değerli gelen size gelmeyebilir.
Yaşama yabancılık, insanlara yabancılık sahiden kötü müdür? Yeniden düşünelim.

EV SAHİBİ İLE KONUK OLMANIN DAYANILMAZ AYNILIĞI: MELİH CEVDET ANDAY “YARIN BAŞKA KORUDA”

                                “Bir evin resmi içerden de yapılabilir. Bu bir seçme işidir. Kimi dışardan sever, kimi içerden.” M.C. A...