24 Mayıs 2017 Çarşamba

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN


Yazının kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bulmak kaçınılmaz gibi gelir bana. Gece geç saatlerde yazdıklarımız ise çoklukla karanlık, içimizde nadiren gördüğümüz keşiflerimiz, bulgularımız olabilir. Ya da ben öyle sanıyorum.

Kafka’nın geceleri yazdığını biliyorum. Gündüzleri, geceleri yazdıklarını düzeltmeyle geçermiş. Sait Faik ise bir gündüz yazarıdır. Balıkçıların sabah kalkışlarını anlattığına göre, onlarla birlikte uyanıyordur, diye düşünüyorum. 
Yazmak isteyip de yazamayanlar vardır bir de. Onların zamanla bir alıp veremedikleri var. Hatta yaşamla bir alıp veremedikleri… Her şey bende oldun istiyor, her şeyi bir çırpıda yazıvereyim istiyor. Baktığı ilk şey yazım kuralları, içerik kolay gelir sanıyor.

17 Aralık 2016 Cumartesi

OYUN OYNAMAK İÇİN JACQUES DERRİDA REÇETESİ



Göçmen çocuklarının oyun dünyası üzerine hiç düşünmemiştim. Ta ki göçmen çadırlarını, bir gün ansızın karşımda görene dek.
Birkaç arkadaş, şehit yakınlarına taziyeden dönüyorduk. Memleketin her köşesinden can kaybı haberleri geliyor. Yakın yerlerdeki acılı ailelere baş sağlığı dilemek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.  Gençken cenazelerden kaçardım; şimdi hayata ekleyebiliyorum ölümü.  Sorunlu bir ülkede büyümek; böyle ekşi bir şey.
Ayrılırken elim fotoğraf makinesine uzandı; şöyle uzaktan çekecektim köyün girişini.  Fotoğrafın altına da şunları yazacaktım: “Bu bozkırda, bu toz duman içinde çocuklar  zar zor büyüyorlar ama politik kargaşaların kurbanı olarak, genç yaşta ölüp gidiyorlar”.

YABANCI OLMAK İYİDİR


Yabancıdan zarar gelmez , buralı olan bitirir dünyayı.
Tezer Özlü’den Bilge Karasu’ya, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a kadar neredeyse tüm modernist yazarlarımız “yabancılaşma” kavramıyla etiketlenmişlerdir. Bu yazarlar,  sözde “halktan kopuk, yaşamdan kopuk kurgu karakterleriyle”  açlık, yoksulluk gibi “gerçek” sorunlardan uzaklaşmışlardır. Toplumsal kurallarla dertleri olduğu için “öteki” sayılmışlardır. Onlarla ilgili yazılan kimi edebiyat eleştirisi yazılarında “Aslında toplumsal değerlerimizle barışsalardı, bizim gibi ne de güzel mutlu olurlardı,” düşüncesinin gizil olarak okuyucuya verildiğini düşünürüz. Bu bakış açısıyla yazılan eleştirilerde, yabancılaşmış yazarlarımız bu duruma kendileri de düşmemiştir. Yabancılaşmayı konu edinen yazarlarımız, başta Virginia Woolf ve James Joyse olmak üzere “Batıılılara özenerek” onların yitirdiği manevi değerleri sanki biz de yitirmişiz gibi davranmışlar ve topluma sırtlarını dönmüşlerdir. Halbuki değerlerimiz yerli yerinde duruyordur.  Sanki toplumsal değerlerle barışmak isteğe bağlıymış gibi toplumsal dayatmalara gözü kapatmak sanki iyi bir şeymiş gibi... Ki değer diye adlandırdığımız kavram toplumdan öte kişiden kişiye değişir; bana değerli gelen size gelmeyebilir.
Yaşama yabancılık, insanlara yabancılık sahiden kötü müdür? Yeniden düşünelim.

5 Ağustos 2016 Cuma

NE OKUSAK HUZUR YOK: AHMET HAŞİM DE YORUYOR KADINLAR KONUSUNDA


İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya verdim. Nermi Uygur’un Başka-Sevgi’sinden sonra üniversite yıllarında okuduğum ama belli ki hiç anlamadığım Ahmet Haşim’in denemelerini okumaya başladım.
Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları, sözlüğe bakma gereği duymadan anlayabileceğim 1920 Türkçesiyle yazılmış tatlı bir biçemle beni sıcacık  sardı ilkin. Kendimi güvende, huzurlu ve sanki cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi gönençli duydum. İncelik, zarafet, sanat sardı her yanımı... Ahmet Haşim’in çok iyi bir deneme yazarı olduğu, şairliği kadar bilinmez. Okurunu sever de döver de o; hocanızı dinler gibi okursunuz; yani tatlı sert.  Şairin biçem dehasına birkaç örnek vereyim:
Şair, Bahar başlıklı denemesinde “ Zeka - nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sohbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor, ” derken olgun yaşlardaki okurunu gülümsetecek, rahatlatacak türden pek sevimlice sözler söylüyor.  Aşık olan ama evlenmelerine izin verilmeyen gençlere öğüt verirken ise pek içten ama acımasız. Bu durumda üzülecek bir şeyin olmadığı hatta sevinilecek bir şeyler olduğunu bakın nasıl söylüyor: Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikayeden tatsız ne olabilir! Şair haklı… Bu sözün karşısında ne söylenebilir ki! Altı çizilecek daha nice veciz sözü olan Ahmet Haşim’in deneme dili  gerçekten bir harika!
Şimdi gelelim bu yazının yazılma nedenine. Başlıktan da anlaşılacağı gibi bu yazının amacı  Ahmet Haşim’in deneme dilini övmek değil. Mesele başka.

13 Nisan 2016 Çarşamba

YOKSA BİZ BU DÜNYADAN DEĞİL MİYDİK? ORHAN VELİ

Dünyada mutluluğu bulmak çok eski bir arayış. Bu yazıda Türkçe şiirin en iyimser şairlerinden olan Orhan Veli’nin bize dünyada mutlu olmayı nasıl öğrettiğini açıklamaya çalışacağım. Ama önce mutluluk nedir, bunu düşünmeliyiz.
Socrates’in öğrencisi Antishenes (M.Ö.444-368), mutluluğun her türlü bağdan kurtulmuş içsel bir özgürlükle gerçekleştiğini söylüyor. O halde mutluluk için istenilecek tek şey erdem, mutsuz olmamak için kaçınılacak tek şey ise  erdemsizliktir. Çünkü erdem, dünya için sorumluluk almayı öncelerken öte yandan dünyadaki yaşama sevincini yitirmemeyi gerektirir.
Antishenes tıpkı hocası Socrates gibi ancak bilgiyle elde edilebilen erdemin mutluluğun kaynağı olduğunu söylüyor. Bilgisizler, erdemsizler mutlu olamıyor öyleyse.

29 Kasım 2015 Pazar

ANKARA “CİDDEN” ÇOK EĞLENCELİDİR


Ankara’nın adı çıkmış; gri, sıkıcı, beyaz yakalılar kenti.... Bu söylenenlerin doğruluk payı yok değildir. Ancak geçmişten beri eğlenceli bir kent olmak için çok uğraştığı da gözden kaçmamalıdır. Devlet kurumlarıyla iç içe bir kent ne kadar eğlenebilirse o kadar eğlenir bu kent.
Ankara’nın başkent olmasıyla başlayan modernleşme öyküsü, onun eğlence anlayışını da belirler. Ankara’nın modern eğlence tarihi çok uzakta değildir, daha dünle yani 1920’lerle başlar. Onun öncesinde Ankara’nın kendi halinde bir yerleşim yeri olduğunu hepimiz biliriz.
Kent merkezi 1923’ten 1950 ‘ye kadar Ulus’tu. Bunun nedeni Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Meclis, Sümerbank gibi devlet binalarının Ulus’ta olmasıdır. 1950’den sonra ise kent merkezi şimdi Kızılay dediğimiz Yenişehir’e doğru kayar. Bu semte zamanla bu adın verilmesinin nedeni ise buraya Kızılay binasının yapılmasıdır; 2011’de Kızılay binasının yerine çok katlı bir AVM yapılmış olsa  da neyse ki semtin adı aynı kalır. 1980-2000 yılları arasında Ankara’nın kalbi Çankaya-Gaziosmanpaşa’ya kayar. 2000’den sonra ise Çayyolu eksenli yeni bir kent merkezi oluşumundan söz edilir. Kent merkezinin sürekli yer değiştirmesi  insanların biribiriyle etkileşim biçimini değiştirdiği gibi Ankaralıların  ürettiiği eğlence anlayışının da gelenekselleşmeyip sık sık değişmesine neden olur.

BİR VEJETARYENİN PARİS SEVGİSİ




Paris değişiyor, ne ki hiçbir şey değişmedi
İç dünyamda! Saraylar, yapı iskelesi, taşlar,
O eski mahalleler, benim’çin alegori,
Ve taştan daha ağır bende aziz anılar.
        
               C. Baudlaire/Kötülük Çiçekleri-Kuğu II[1]


Vetaryen gezginler Paris’i sever, çünkü o da yarı yarıya öyledir.
Bir vejetaryenin en çok kaygı duyduğu şey tanımadığı bir kente ya da ülkeye gittiğinde aç kalma olasılığıdır. Bizler genelde pek iştahlı tipler değilizdir ama bu da can, yemek yemesi gerekir. Paris’ten önce, başka iki dünya başkentinden; Roma ve Atina’dan söz edersem neden bu kentin vejetaryenlerin cenneti olduğunu anlatabilirim sanıyorum.
Öğleden sonra saat üç ila altı buçuk arası restoranların kapalı olduğu Roma’da bir vejetaryen geçici bir süre mutlu olabilir. Çünkü pastalar (makarna), pizzalar gözününün değdiği her yerde vardır. Piazza di Spagna’da ya da Trastevere’deki restoranlarda enfes pizza margheritalar, pastalar yiyebilirsiniz. İtalyanlar hamur işine bayılır; ancak karbonhidrata canınız tak ettiğinde ona alternatif bulmanız zordur. Roma’dan Türkiye’ye dönüşte karşı karşıya kaldığınız basküle çıkma korkusu “Roma’ya gelen bir daha gelir” deyişini geçersiz hale getirebilir. Roma’da özleyeceğiniz tek yiyecek belki de Roma dondurmasıdır sevgili vejetaryen.

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN

Yazının kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bul...