17 Aralık 2016 Cumartesi

OYUN OYNAMAK İÇİN JACQUES DERRİDA REÇETESİ



Göçmen çocuklarının oyun dünyası üzerine hiç düşünmemiştim. Ta ki göçmen çadırlarını, bir gün ansızın karşımda görene dek.
Birkaç arkadaş, şehit yakınlarına taziyeden dönüyorduk. Memleketin her köşesinden can kaybı haberleri geliyor. Yakın yerlerdeki acılı ailelere baş sağlığı dilemek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.  Gençken cenazelerden kaçardım; şimdi hayata ekleyebiliyorum ölümü.  Sorunlu bir ülkede büyümek; böyle ekşi bir şey.
Ayrılırken elim fotoğraf makinesine uzandı; şöyle uzaktan çekecektim köyün girişini.  Fotoğrafın altına da şunları yazacaktım: “Bu bozkırda, bu toz duman içinde çocuklar  zar zor büyüyorlar ama politik kargaşaların kurbanı olarak, genç yaşta ölüp gidiyorlar”.
Arabada, sessizlik içinde giderken; birden yanımda oturan arkadaşım “Tuğba, sana bir trajedi daha göstereyim! Bak bunlar Suriyelilerin çadırları. Bu nasıl adaletsiz bir hayat böyle!” dedi. Bunları söyleyen arkadaşım hep kederlidir; beni de umutluyum diye eleştirir. Bu nedenle sık sık atışırız ama haksızlıkların farkında olan insanlar olarak aslında aynı dili konuştuğumuzu bilir, birbirimizi mazur görürüz.
Mavi beyaz  onlarca çadır, bir tarlanın üzerine yan yana dizili kurulmuştu. Çevrede ne market ne sağlık ocağı, ne yol vardı. Daha sonraları, yetişkin göçmenlerin düşük ücretlerle tarım işçiliği yaptıklarını ve çocuklarının okula gitmediklerini öğrendim. Okula gitmeyen çocuklar bütün gün ne yapar! Oyun oynarlar mı? Sanmıyorum. Oyun tok karna, güven dolu bir evin bahçesinde/odasında oynanır. Göçmen çadırları köy halkından yalıtılmış görünüyordu. Makineyi utanarak açtım ve bu toplu yalnızlık abidesinin fotoğrafını çektim.
Avrupa ülkelerinde yıllar geçtikçe  yükselen göçmen karşıtlığı, çoğumuzun nazarında ağır bir eleştiri konusudur. Ancak bizim göçmenlerle ilişkimizin mükemmel olduğunu söyleyebilmemiz çok zor. Jacque Derrida, 1999’da Boğaziçi Üniversitesi’nde, yabancı düşmanlığı sorununa da gönderme yapan bir konuşma yapmıştı.  Bu konuşmada “Konukseverliğin ne olduğunu henüz bilmiyoruz” diyerek bizi konuksever olmaya davet ediyordu. Ona göre, hiyerarşik bir ilişki biçimi olan konuk-ev sahibi dengesini yeniden kurmamız gerekiyor. Açıklayayım:
Konuk, ev sahibinin kurallarına uygun davrandığı sürece konukluğunu sürdürebilir. Oturacağı yeri, yiyeceği yemeği, uyuyacağı yatağı vs. ev sahibi belirler. Yani konuk, doğal davranamaz, geldiği yerin sahiplerine uyum sağlar. Çocukken anne babanızla gittiğiniz konukluklarda ne zaman oyun oynardınız? Tabii ki ev sahibinin çocukları, sizinle olumlu bir iletişim kurmayı istediğinde. İstemedikleri durumda, bir köşede sessizce oturmak zorunda kalırdınız. Konuk gittiğiniz evde çocuk yoksa, ev sahiplerinin belirlediği bir köşede ve size verdiği eşyalarla oynayabilirdiniz. Oyun oynamanıza izin verilmediyse yapabileceğiniz tek şey gözlem yapmaktı ya da bir an önce rahatça  oyun oynayabileceğiniz evinize geri dönmeyi düşlemekti. Ya dönecek bir eviniz olmasaydı? Ya orada günlerce, haftalarca hatta yıllarca kalmak zorunda kalsaydınız?

Derrida, konukseverlik tartışması kapsamında “dünyanın hepimize ait olduğunu” düşünmemizi istiyor. Çocuklar kimseden izin almadan hepimize ait olan, hepimizin evi olan dünyanın her yerinde oyun oynayabilmelidirler.

YABANCI OLMAK İYİDİR


Yabancıdan zarar gelmez , buralı olan bitirir dünyayı.
Tezer Özlü’den Bilge Karasu’ya, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a kadar neredeyse tüm modernist yazarlarımız “yabancılaşma” kavramıyla etiketlenmişlerdir. Bu yazarlar,  sözde “halktan kopuk, yaşamdan kopuk kurgu karakterleriyle”  açlık, yoksulluk gibi “gerçek” sorunlardan uzaklaşmışlardır. Toplumsal kurallarla dertleri olduğu için “öteki” sayılmışlardır. Onlarla ilgili yazılan kimi edebiyat eleştirisi yazılarında “Aslında toplumsal değerlerimizle barışsalardı, bizim gibi ne de güzel mutlu olurlardı,” düşüncesinin gizil olarak okuyucuya verildiğini düşünürüz. Bu bakış açısıyla yazılan eleştirilerde, yabancılaşmış yazarlarımız bu duruma kendileri de düşmemiştir. Yabancılaşmayı konu edinen yazarlarımız, başta Virginia Woolf ve James Joyse olmak üzere “Batıılılara özenerek” onların yitirdiği manevi değerleri sanki biz de yitirmişiz gibi davranmışlar ve topluma sırtlarını dönmüşlerdir. Halbuki değerlerimiz yerli yerinde duruyordur.  Sanki toplumsal değerlerle barışmak isteğe bağlıymış gibi toplumsal dayatmalara gözü kapatmak sanki iyi bir şeymiş gibi... Ki değer diye adlandırdığımız kavram toplumdan öte kişiden kişiye değişir; bana değerli gelen size gelmeyebilir.
Yaşama yabancılık, insanlara yabancılık sahiden kötü müdür? Yeniden düşünelim.
Yabancılaşma kavramını ilk kez kullananlardan biri Marx’tır. Ona göre bir fabrika işçisinin ürettiği nesneyi kullanmayı bilmemesi yabancılaşmayı getirir. Örneğin makarna fabrikasında çalışan işçinin tek başına evde tüm öğeleriyle makarna yapıp pişirememesi ya da üretiminde payı olduğu arabayı satın alamaması gibi. Bu durumdaki işçinin yabancılaşması doğaldır; doğal olmayan yabancılaşmamasıdır. Çünkü üretim odaklı yaşayan insan, komutlarla iş gören bir  robota dönüşmüştür.
Yalnız ekonomik açıdan değil doğa ve modern yaşam arasında da yabancılaşmadan söz edilir. Örneğin bir zamanlar insan, toprak üzerinde kendi yiyeceklerini üretirken apartman tipli modern yaşama geçince balkonun küçük bir sera yapar. Bu durum modern insanın doğaya yabancılaştığının belirtisidir. Doğayı özleyen değil özlemeyen tuhaf ve tehlikelidir. Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça mutsuz olur. İnsanın mutsuzluğunu anlaması yani yabancılaşmaya yabancılaşması doğaya dönüş için umut vericidir.  
Modern tiyatroda Brecht yabacılaştırma kuramını geliştirir. Bu kuram seyircinin “büyülenme” oyuncunun “inandırma reflekslerini yok eder; yabancılaştırma tekniği tiyatroyu modern dünya insanın yaşamı gibi yapay ve tedirgin kılar.
Felsefede ve edebiyatta yabancılık/yabancılaşma daha genel bir insanlık durumdur. Yabancılaşma, insanın kendisine ve çevresine dönük kayıtsızlığı ve beklentisizliğiyle başlar. Modern yaşamdan ve modern kavramlardan geri dönemeyeceğimize göre ve arkaik olarak doğal yaşamla uyumlu halimizi de özlediğimize göre, yabancılaşma hepimiz için kaçınılmazdır. İki binli yıllardan sonra kentte yaşayan modern insanlar yıllar yılı kazandıkları özgürlüklerinden artık vazgeçmek istemezler; modayı takip etmekten ve şebeke suyu kullanmaktan da kendini uzak tutamazlar. Öte yandan modern insan,  insanlık tarihinde pek çok olumlu gelişme olduğunu gözlemlese de hala sonlandıramadığı olumsuzluklara  da (savaşlar, adaletsizlikler, hastalıklar, vs.) kendisinin dünyada varoluş biçimine de razı olmayabilir. Bir türlü sonlanmayan kadim olumsuzluklar ve insanın kendisinin dünyada varoluş biçiminden hoşnut olmaması, onu yabancılaşmaya, yani yaşamda olup bitenleri yadırgamaya iter.
Sartre da söyler Pascal da, Camus de, “Biz bu dünyanın yabancısıyız,” diye. Yalnız onlar değil tüm insanlar olarak bu dünyanın yabancısıyız. Nereden geldiğini bilmediiği gibi buradan nereye gideceğini de bilmez insan; bilmediği için sadece inanır  buradan önceye ve buradan sonrasına. Böylelikle “buralı” olur. Buranın ona emanet olduğuna, burayı elde etmek gerektiğine, bu uğurda zafer kazanmaya, burayı dize getirmeye inanır.
 Kendini “buralı” saymayan herkes yabancıdır. Bazıları bir türlü sahiplenemez oturduğu evi, tanıdığı insanları, her gün geçtiği sokağı. Bu nedenle hep meraklı , nahif, kırılgan, belleği açıktır.
Çokluk ise buralı bilir kendini , ondan öyle rahat rahat yakıp yıkar, ahkam keser, tarafını seçer, “tarafını seç” der. O hep “buralar benim”cidir. Kendine ait mahalleye,  kente, ülkeye yakıştıramadığına “Biz burada yabancıları sevmeyiz,” deyip göz dağı verir. Yabancı olan yola gelmezse buralılar tarafından cezalandırılır, sürülür ya da yok edilir.   
Bir kente alışma süreci düşünülürse, yabancılık daha iyi anlaşılır. Yaşamaya gelinen kentteki ilk zamanların tedirginliği, oralı olanlara yabancının kendini  anlatmaya, tanıtmaya çalışırkenki çırpınışları anımsanmalıdır. Yabancıların “Aman yanlış anlaşılmayayım,” diye sözünü tartarak konuşmalarını düşünün. Yabancıların sadece konuştukları değil nasıl göründükleri de buralıları tedirgin edebilir. Belki giydiği eteğin rengini  beğenmezler, belki saçlarının biçimi onlara iddialı gelir, belki de elindeki kitap hayrete düşürür kentin ahalisini.
Bazılarının yabancılığı gitmek bilmez. Hatta yabancılıkları, matematikteki artarak artan fonksiyonla yaşar gider. Yabancı, güvendiği diğer yabancılarla dostluk kurar. Buralılar, onu ilginç bulsalar da kendilerine yakın görmezler. Bu durumda yabancı, bir sirk maymunu olmak yerine kabuğuna çekilir.
Yabancı, bir gün gideceğini bilendir. Ona göre hiç kimse ev sahibi hiç kimse kiracı değildir. Yani yabancı efendi de olmaz köle de. Buralı olana hayretle bakar o. Ondaki rahatlığı ve buralı oluşa inancı anlayamaz.
Yabancı, yediklerinin tadını daha çok alır; bir gün yiyemeyeceğini bilir de ondan. Yabancı göğe hayranlıkla bakar, bir gün göremeyeceğini bildiği göğe. Yabancı caddeden akan arabaların arasından bile kuş sesini duyar, çünkü o hep doğaya döneceğini bildiğinden ona karşı duyarlıdır. Yabancı hep vedalaşır gibi yaşar.; bu nedenle kıymet bilir; toprağa da suya da ağaca da çocuklara da düşkünlüğü bundandır.
Hegel  Geçmişi yani tarihi durup seyrettiğimde ilk gördüğüm yıkıntılardır,” der. Doğru, geçmiş kötüdür. Geçmiş yanlışlarla doludur. Üstelik dün de geçmiştir, bir ay öncesi de bir yıl öncesi de, otuz yıl öncesi de…  Demek ki yabancıların yani bu dünyada gelip geçici olduğunu bilenlerin sağduyusu ve sahiplenmeden yaşayanların barışçıllığı bu dünyadan sanki hiç gitmeyeceğini sananların ya da bu dünyada elde ettiklerini yanında götüreceklerini düşünenlerin tamahkarlığıyla yıkıma uğruyor.
Nietzsche “Tehlikede yaşayın,” diyor.  Çünkü elde ettiğiniz her şey mesela özgürlük, mesela sevgi, mesela eşitlik mesela bilim, bir gün  elinizden kayıp gidebilir. İnsanlık unutkandır, bir bakar yüz bin kere tövbe ettiği savaşlara geri dönmüş. Bir bakmışsınız herkesin elinde silah, herkes sağa sola ateş ediyor. Peki , dersiniz onca acı boşuna mı çekildi; onca sözleşme, anlaşma boşuna mı yapıldı? Bir anda bu dünyada yabancı olduğunu unutmuş olan birilerinin bu dünyayı sahiplenip yabancılığından vazgeçmemiş olanları hizaya getirebildiğini anlarsınız. Ortega y Gasset’in söylediği gibi insan/yabancı, elde ettiklerini daima hatırlamalıdır. İnsanlık, elde ettiklerini aklında tutmak için onları sanatla ve bilimle çoğaltmalıdır. Bu dünyanın yabancısı olan insanlar, yüzlerce binlerce kez yinelemelidirler yaşamda buldukları anlamları. Çünkü bunu yapmaktan vazgeçerlerse Sisifos’un laneti gerçekleşecek, binbir emekle tepeye çıkardıkları taş, aşağı yuvarlanacaktır.
Didinip durmalıdır yabancı, geldiği dünya daha iyi bir yer olsun diye. Yaşadığı kent daha mutlu bir kent olsun , içinde yaşayanlar birbirini sevsin diye. Yabancı, buralılar onun çabalarını ziyan etse de vazgeçmemelidir.
Çünkü vazgeçerse yabancı,  Sisifos’un laneti gerçekleşecek, binbir emekle tepeye çıkardığı taş, aşağı yuvarlanacaktır.







5 Ağustos 2016 Cuma

NE OKUSAK HUZUR YOK: AHMET HAŞİM DE YORUYOR KADINLAR KONUSUNDA


İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya verdim. Nermi Uygur’un Başka-Sevgi’sinden sonra üniversite yıllarında okuduğum ama belli ki hiç anlamadığım Ahmet Haşim’in denemelerini okumaya başladım.
Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları, sözlüğe bakma gereği duymadan anlayabileceğim 1920 Türkçesiyle yazılmış tatlı bir biçemle beni sıcacık  sardı ilkin. Kendimi güvende, huzurlu ve sanki cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi gönençli duydum. İncelik, zarafet, sanat sardı her yanımı... Ahmet Haşim’in çok iyi bir deneme yazarı olduğu, şairliği kadar bilinmez. Okurunu sever de döver de o; hocanızı dinler gibi okursunuz; yani tatlı sert.  Şairin biçem dehasına birkaç örnek vereyim:
Şair, Bahar başlıklı denemesinde “ Zeka - nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sohbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor, ” derken olgun yaşlardaki okurunu gülümsetecek, rahatlatacak türden pek sevimlice sözler söylüyor.  Aşık olan ama evlenmelerine izin verilmeyen gençlere öğüt verirken ise pek içten ama acımasız. Bu durumda üzülecek bir şeyin olmadığı hatta sevinilecek bir şeyler olduğunu bakın nasıl söylüyor: Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikayeden tatsız ne olabilir! Şair haklı… Bu sözün karşısında ne söylenebilir ki! Altı çizilecek daha nice veciz sözü olan Ahmet Haşim’in deneme dili  gerçekten bir harika!
Şimdi gelelim bu yazının yazılma nedenine. Başlıktan da anlaşılacağı gibi bu yazının amacı  Ahmet Haşim’in deneme dilini övmek değil. Mesele başka.
Bir kitabı okurken, çoğu erkek okurun  hiç dikkatini çekmeyecek  bazı nedenlerden ötürü kadın okurların yüzü ekşiyiverir. Kolayca kestirimde bulunulabileceği gibi bu ekşime, yazarın cinsiyetçilik yaptığı durumlarda gerçekleşir. Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları kitabında bazı betimlemeler, tanımlamalar beni rahatsız etti. İlk örnek durumda şaşırdım, bir kerecik olabilir diye geçiştirdim. Baktım bu durum pek geçici değil;  karşıma çıkıp duruveriyor.  Ahmet Haşim’in kadınların makyaj yapmasından, bir işte çalışmasından, kısa etekler giymesinden pek hoşlanmadığı adım adım gözüme batırılıyor.
Bakınız Ahmet Haşim’in kadınların toplumsal yaşamda bir süs olarak kalması gerektiğine dönük ısrarına  bir örnek:
“Altın gözlerin tılsımını ve mercan dudakların ateşini bir kağıt çantasına, bir mürekkep kaleme ve bir muşambalı pardesüye değişen asri kadınla beş on dakika, biraz yakından konuşmak, erkekleşme merakının kendisine ne pahalıya oturduğunu anlamaya kafidir…”
Bir örnek daha vereyim:
“Melek nedir? Edebiyattaki manasına göre melek bir kadındır ki gözleri mavi, saçları sarı ve beyaz entarisinin etekleri uzundur (…) Fakat kadın saçları, berber makasıyla kısalıp eteklerin yarısı da terzi nefesiyle uçarak dizleri çıplak bıraktığı günden sonra, melek, birden mazinin silik şekilleri arasına düşmüştür”.
Sizce de saldırgan bir dil değil mi? Ya hu hiç karışıldı mı edebiyat metinlerinde erkeklerin şu bir türlü kesmedikleri sakal-bıyıklarına; ütüsüz pantolonlarına, boyasız ayakkabılarına…  Kitapta altlarını çizdim şairin bu doğrultudaki sözlerini; ancak içim elvermedi en sevdiğim şairlerden birini mahkum etmeye. O nedenle hepsini aktarmak istemedim; meraklısı alır okur bulur. Ancak o devirde öyleymiş deyip geçmek de içime sinmediğinden yazma gereği duydum bu yazıyı. Bir de bir kısım şair ve yazar milletini, kadınları bir süs bitkisiymiş gibi görme arzularından vazgeçirme niyetiyle yazdım. Beğenin beğenmeyin; biz kadınlar canımız isterse makyaj yapıyoruz, işimize gelirse uzun eteklerle huzurunuzda süzülmek yerine sabahları pantolonu çekip işe koşuyoruz. Dilerseniz şiir yazmayın artık bu “erkekleşmiş kadınlara” Kara dudum çatalkaram çingenem diye. Aslında ne iyi olur artık kadınların hülyalı bakışlarına, servi boyuna, beline, bacağına, şiir yazmasanız!

Neyse ki devir değişti diye sevindim kitabı kapatınca! Gerçi Ahmet Haşim şimdi yaşasa eminim kadınlar üzerine daha dikkatli sözler söylerdi; ancak 1920’lerin kafasını 2000’lerde hala taşıyanlara ne demeli! 
Not: Fotoğraftaki bilim kadını Dr. Maria Telkes(1900-1995) Ev Güneş Enerjisi Sistemi Mucidi olarak anılır. 

13 Nisan 2016 Çarşamba

YOKSA BİZ BU DÜNYADAN DEĞİL MİYDİK? ORHAN VELİ

Dünyada mutluluğu bulmak çok eski bir arayış. Bu yazıda Türkçe şiirin en iyimser şairlerinden olan Orhan Veli’nin bize dünyada mutlu olmayı nasıl öğrettiğini açıklamaya çalışacağım. Ama önce mutluluk nedir, bunu düşünmeliyiz.
Socrates’in öğrencisi Antishenes (M.Ö.444-368), mutluluğun her türlü bağdan kurtulmuş içsel bir özgürlükle gerçekleştiğini söylüyor. O halde mutluluk için istenilecek tek şey erdem, mutsuz olmamak için kaçınılacak tek şey ise  erdemsizliktir. Çünkü erdem, dünya için sorumluluk almayı öncelerken öte yandan dünyadaki yaşama sevincini yitirmemeyi gerektirir.
Antishenes tıpkı hocası Socrates gibi ancak bilgiyle elde edilebilen erdemin mutluluğun kaynağı olduğunu söylüyor. Bilgisizler, erdemsizler mutlu olamıyor öyleyse.
Socrates’in başka bir ünlü öğrencisi olan Aritippos, her davranışımızın nedeninin mutlu olmak istemek olduğunu söylüyor. Yaşama amacımız hazdır. Bizim haz dediğimize  Yunanlılar hedone, diyor, hedonizm de hazcılık demek. Haz almakla, hazzın kölesi olmak arasında fark var. Bunun için yaşamaktan alabildiğine haz almak, ancak ölçüyü kaçırmamak gerekir, diyebiliriz.  Akıl insanın sonsuz isteklerine karşı koymalıdır. Haz almadan yaşamak olanaksızdır; hazların ya da yaşamanın kölesi olmak ise ruhumuzu tutsak  eder. Bazen acılara katlanabilmek bazen ölümü göze almak gerekir başka insanların mutluluğu ya da dünyanın mutluluğu için. Bunları  yapmak da haz verir; çünkü erdemlicedir. Akılla olgunlaştırdığımız haz, bizi neşeli olmaya, iyimser olmaya ve yaşamdaki güçlüklere karşı dayanıklı olmaya götürür.
M.Ö. 3. Yüzyılda Epiküros tarafından felsefe okuluna dönüştürülmüş olan hazcılık bedensel hazla karıştırılır. Hazcılıkta esas erdemle biçimlenen  neşelilik, üretkenlik ve iyimserliktir. İnsan bu üçünü elde ederse mutlu olur.
Freud, süper ego kavramıyla hazlarla aklı nasıl uzlaştırdığımızı açıklar. İnsan yaşı ilerledikçe kendi dizginlemeyi, böylece olgunlaşmayı başarır. 
Öte yandan haz, dilimizde olumsuz anlamlar kazanmıştır. Oysa haz, yaşamın tadı tuzudur. Elma yerken, bir ağacın altında uzanırken, sevdiğimiz insanlarla sevdiğimiz  kitaplar üzerine konuşurken haz duyarız, mutlu oluruz. Kötü bir yemek yediğimizde, kirli havaya maruz kaldığımızda, borçlarımızı ödeyemediğimizde yaşamın bütün hazzını yitiririz. Fakat bütün bunlar yaşamda olur; yani haz aldığımız ve almadığımız anları birlikte yaşarız. Önemli olan haz almadığımız durumların ardından haz alabilir konuma geçip geçemediğimizdir. Yani iyimserliğimizi koruyabilme gücülümüzü ne ölçüde sürdürebildiğimiz önemlidir. Yoksa hepimiz depresyona giriyoruz, toplumsal olaylar hepimizin içini acıtabiliyor, isyan ediyoruz, üstelik çok az şeyi değiştirebiliyoruz.  
Erdem, haz almakta ölçülü olmaktır. Gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza bilgelikle varılabilir. Bilgenin hazzı kendinden hoşnut olmakla başlar.

           BİLGİ  - ERDEM= HAZ X ÖLÇÜ

      Hegesias, hazcılığı kötümserliğe vardırır. Ona göre mutluluk kuruntudur. Acı, dünyada hazdan çoktur çünkü. Saf mutluluk yoktur, her mutluluğa acı karışmıştır. Öyleyse haz, erişemeyeceğimiz bir erektir. Yaşamın anlamını bulanlar, hazza ulaşanlar ancak bilgelerdir. Çünkü onlar erdemi erdem için isterler, erdeme başka bir yoldan ulaşmak istemezler. Erdem yaşamakla elde edilir; öyleyse yaşamanın içinde bir erdem vardır.
SİZİN İÇİN
Sizin için, insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
(...)
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun;
Sizin için mezarlar, mezar taşları,
Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;
Sizin için;
Her şey sizin için.”

       Orhan Veli’nin şiirlerinde bu nasıl mümkün oluyor? Yani biz onun şiirlerini okuduğumuzda niçin mutlu oluyoruz? Çünkü o dünyadaki olumsuz durumlar ya da olaylara karşı bizim bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor.
ROBENSON
 Haminnemdir en sevgilisi
Çocukluk arkadaşlarımın
Zavallı Robenson’u ıssız adadan
Kurtarmak için çareler düşündüğümüz
Ve birlikte ağladığımız günden beri
Biçare Güliver’in
Devler memleketinde
Çektiklerine.

Bir anneanne ya da babaanneyle aynı acıya üzülme, acılara sonuçsuz çareler bulmaya çalışmanın anlatıldığı bu şiir, artık olmayan bir anneanne ya da babaannenin yokluğuyla başa çıkma durumudur. Kaybettiklerimiz güzel hatırlamayı öğreniriz bu şiirle.
Ölüm, insanın karşılaşmak istemediği sonudur. Orhan Veli, onu görmezden gelmez; yine gülümseyerek ve normalleştirerek anlatır. Önemli olanın ölüm değil, nasıl insanlar olarak öldüğümüzle ilgilenir. Bakını Süleyman Efendi’ye

KİTABE-i SENG-İ MEZAR
II
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için,
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin...

Orhan Veli için,  ölenin arkasında bıraktıkları hüzünlüdür ama kederli değilidir; ölüm yaşamın parçasıdır; hiç ölmeyecek gibi hırslarla yaşamak doğru değidir; yaşamı kaçırmamak gerekir, güzelliklerle yaşamak gerekir. 
Yoksul bir adamdır Süleyman Efendi. Matarası, tüfeği, torbası bile aslında çok değerlidir ve yaşamak için bunlar ona yetmiştir, gerisi teferruattır.  Bu dünyadan ayrılmak hepimiz için kötüdür; biz burayı severiz çünkü, bırakıp gitmek isemeyiz. Para pul, şan şöhret bir yere kadardır, önemli olan dostlarla, aşklarla dolu güzel bir yaşam sürmektir. Varlıklı insanlarla,  şöhret delileriyle, zalimlerle yarışmak derdiniz değilse bu dediklerim sizin için de anlamlıdır. Sizin varlıklı olmak, güç sahibi olmak gibi düşleriniz varsa zaten aynı yerde değilizdir. Orhan Veli’nin duruşu, bir tasavvuf ehlinin dervişaneliğinden pek  farklı değildir. Derviş Tanrı için vazgeçer güçten, paradan; Orhan Veli gibi modern dervişler ise insanlığın erdeminden, akılla sınırlandırılmış hazzın  erdeminden dolayı elinin tersiyle iter kötülüğü.
ÖLÜME YAKIN
“Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

 Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz”

Orhan Veli, edilgin yaşamayı öğretmez. Savaşı, haksızlıkları görmezden gelmez kuşkusuz.  Fakat zalimin ettiğinden sakınamayan insana şefkatle bakmaktan da kendi alıkoymaz:

HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz;
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

İyi bir şair savaşı övmez. Şair insanlığı sever, onun yıkımı, ölümü övmeye dili varmaz. Orhan Veli, savaşın hangi savaş olduğuyla ilgilenmez, cephlerde canından olacak, canı yanacak güzel çocukların endişesini taşır...
Tepkisizliği, adaletsizliği görmezden gelmez. Yoksulun halinden anlamayana, milletin derdine derman olmayan, narsizme tepki gösterir. Bu insanlarla alay eder:
CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!

Orhan Veli, yaşamdan haz almayı öğütler. Düşünmek her zaman iyi değildir; çokluk  duymak, duyumsamak önemlidir. Hayat güzeldir. Hayatın güzelliğine dönük heyecanımızı yitirmemeliyiz hiç ama hiç:
NE KADAR GÜZEL
Çayın rengi ne kadar güzel,
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!

Aşk belasına düşmek de Orhan Veli şiirlerinde bir trajedi değildir. Öyle güzel anlatır ki kederi:

SEVDAYA MI TUTULDUM?
Benim de mi düşüncelerim olacaktı,
Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,
Sessiz,sedasız mı olacaktım böyle?
Çok sevdiğim salatayı bile
Aramaz mı olacaktım?
Ben böyle mi olacaktım?

İnsanın yaşamın güzelliği karşısında egosundan vazgeçebileceğini söyler: Evkaftaki memuriyetinden istifaya da, eve ekmekle tuz götürmeye de, tütüne başlamaya, şiir yazmaya başlamaya da “güzel havalar” neden olur. Güzel havalar her derde devadır. Yaşamdan beklentisi yalnızca sevilmektir:

Istanbul’da, Boğaziçinde,
Bir fakir Orhan Veli’yim;
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde

Bizim yaşamdan tek beklentimiz sevgiyken; çok kişinin öyle değildir. Pek çok insan başımıza imparator kesilmeye, emir verip demir kesmeye niyetlidir. Orhan Veli, kötünün kaybedecek bir şeyi olmadığından kötü olduğunu bilir. İyinin gücü, kırıp dökmeden olabilirse olur. Kötünün gücü ise kırıp dökmeyle olur ve kolayca olur. Orhan Veli, kötülere sitem eder ve asla onlardan olmak istemez. İşte erdem de buradan gelir:
GİDERAYAK
Handan, hamamdan geçtik,
Gün ışığındaki hissemize razıydık;
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icadettik,
Avunamadık;
Yoksa biz bu dünyadan değil miydik?


Dünya gözünüze kötü görünüyorsa, iyiliğin, kötülük yanında cılız kaldığını düşünüyorsanız; parada pulda gözünüz yok diye suçluluk duyorsanız; siz de bu dünyadan olmadığınızdan kuşkulanıyorsanız; Orhan Veli’nin ülkesine sığının.  O hepimizi, neşe erdeminden ördüğü dünyasında bekliyor.