23 Mayıs 2010 Pazar

Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü

Calvino diyeceğim yine. Dönüp dolaşıp ikliminde kendime yeni yerler açabildiğim bir yazardan söz edeceğim. Neden 'dönüp dolaşıp' diyorum çünkü külliyatını devirmeyi istemediğim hatta başaramadığım bir yazın ustasıdır Calvino.  Dönüp dolaşıp onda dinlendiğim gerçeğinin de tüm ömrüme yayılmasını arzu ediyorum;yazık ki bu olmayacak, belki yalnız bir kaç yıl daha süreceğim keyfini bu yaygınlığın, lüksün. 'Yeniden okumaya başlarım ben de o zaman' mı? Pek sanmıyorum. Hep imrenirim o insanlara, başyapıtları döne döne okuyanlara... Suç ve Ceza, Dönüşüm, Tutunamayanlar, Oblomov, Döşeğimde Ölürken, Ulysses, İlahi Komedya gibi yapıtlar dışında yeniden okumayı başaramadım çok sevdiğim baş yapıtları. Sanırım ben deha kadar cesarete ve yeniliğe de hayranım yazın okurluğu serüvenimde. (Söz nasıl bağlanır bu evreden sonra Calvino'ya? Bağlamasak sözü bu kez, yeni bir paragrafa  dosdoğruca çeksek yeni bir ilmeği?)



Son yıllarda giderek soğuk baktığım bir mecradadır seçim, seçmen, seçilen... 'Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü'nü okumaya başlarken beklentim epey fantastik bir kurguyla karşılaşmaktı. Kabul edersiniz ki 'sandık' güçlü bir metafordur. Kim bilir neler gizlenir içinde, neler saklıdır da birden dökülüverir kapağı açanın ellerine? Tüm bu metaforik beklentiler, hüsrana dönüştü elbette; Calvino'nun sandığı, bildiğiniz seçmen sandığına dönüştü. Uzun öykümüz şöyle başlıyor:
"Amerigo Ormega saat sabah beş buçukta evden çıktı. Bütün gün yağmur yağacağa benziyordu. Sandık gözlemcisi olacağı oy merkezine gitmek için, hala eski arnavutkaldırımı döşeli dar ve kemerli sokaklardan, içinde kesinlikle kalabalık ailelerin oturduğu ama o pazar sabahının erken saatlerinde herhangi bir yaşam izine rastlanmayan yoksul evlerin önünden geçti. mahalleyi iyi tanımayan Amerigo şemsiyesini yana eğerek bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun yüzünü ıslatmasına aldırmadan, kararmış tabelalardaki sokak adlarını- belki artık kim oldukları unutulmuş hayırseverlerin adlarını-okumaya çalışıyordu."
Buradan sonrasında bizim memlekettekine çok benzer durumlar birbiri ardına sıralanıveriyor. Parti temsilcileri, sandık başkanları, üyeler ve bitmek bilmeyen bürokrasi... Amerigo tüm bu bürokrasinin içinde kaybolmamaya çalışan bir görevli. Uzun ve sıkıcı seçim gününü kazasız belasız atlatmaya çalışıyor. Fakat görevli olarak bulunduğu seçim merkezinde gözlemlediklerini biz okurlarıyla pervasızca paylaşıyor; kızıyor, alay ediyor, hayret ediyor, dehşete düşüyor. Bulunduğu seçim merkezi  bir hastanedir: Cottolengo.
Cottolengo çaresiz hastalıklara sahip insanların kaldığı bir hastane. Sabahın erken saatlerinden itibaren  hastane sakinleri olan felçliler, "gerizekalılar"(Bu,yazarın ifadesi.), sağırlar, dilsizler sıraya girip oy vermeye başlarlar. Amerigo odağında Calvino bu öyküsünde demokrasiyi ve demokrasinin öğelerini tartışıyor. Seçmek nedir, seçmen kimdir, seçilenin değeri nedir, gibi sorulara yanıt arıyor. Ya da Calvino yanıtları çoktan bulmuştur  da bize de buldurmak istiyordur. Çağdaş toplumlarda kutsallaştırılmış demokrasi kavramının kurgudaki işletilme biçimi biz okurları demokrasinin alt kümelerini irdelemeye götürüyor. Demokrasi için takındığım ikircikli tavrı bu kitap besledi diyelim.Şimdi gelelim Calvino'yu Calvino yapan başka bazı deha belirtilerine:
Amerigo'yu öğlen tatilinde eve gönderiyor Calvino. Bize onun kitap dolu raflarını gösteriyor.Amerigo'yu telefonda sevgilisi Lia'yla kavga ettirirken  salondaki kanepeye oturup plakları karıştırmamızı sağlıyor.
Bir de okurun canını sıkacak şeyler anlatıyor Calvino. Mesela Amerigo'nun kitaplığı hakkında şunlar söyleniyor:
"Kitaplığı oldukça kısıtlıydı. Zamanla, en iyi şeyin fazla kitap bulundurmamak olduğuna karar vermişti. Gençliğinde dağınık, her eline geçeni okuyan, okumaya doyamayan biriydi. Olgunlaştıkça düşünmeye ve gereksiz şeylerden uzak durmaya başlamıştı (s.49)".
Durup düşündüm uzun uzun bu satırların ardından, ben ne zaman olgunlaşacağım acaba, diye. Amerigo'ya imrenmedim desem yalan olur. Oysa benim, şu bir kitapçıya girdiğimizde duyduğumuz "Aman Tanrım okunacak ne çok şey var? Bu kadar açığımın olmasından dolayı kendimden utanmalı mıyım, vesveselerinden kurtulmuşluğum henüz yok. Amerigo gibi düşündüğüm günlerin gelmesini dört gözle bekliyorum. Rahatlığı, kendiyle barışıklığı, kavga etmeden sadece zevk için, merak için yavaş yavaş okumayı özlüyorum. Sözü kendime bağlamakla iyi etmedim; bu yüzden dümeni hemen kitaba kırıyorum, Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü'ne.
Öğleden sonra tekrar seçim merkezine dönüyor Amerigo. Döndüğünde o insanlara biraz daha alışmış hatta onları kanıksamış buluyor kendini. Bu da bambaşka bir düşünme konusu veriyor okuyucuya. Neye alışmak? Ne kadar alışmak?
Seçimin sonucunu vermiyor Calvino. Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü'ne şahit olduktan sonra bunun bir önemi olmadığını da anlıyorsunuz. Yine dahi yazarımız sonucu değil süreci önümüze getiriyor. Süreç neyse sonuç da odur. Mucizeye yer yok, aranacaksa illa ki, yaşamın kendisi mucizedir.
Not: Blogda yepyeni, taze çıkmış kitapları tanıtmayı ben de çok isterim.  Ama yazın artzamanlı bir olgu; geçmiştekini, elekten geçmiş olanını konuşmak daha masalsı geliyor bana. Yeniyi okumayı bırakmıyorum; ama çoğu kez geçmiştekini anlatmayı seçiyorum. Bir de şunu söylemek gerek, yazının eskisi yenisi olur mu? Yazın her daim yenidir, tazedir, biriciktir.
Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü,  erken seçim rüzgarlarının arada bir estirildiği şu günlerde isabetle okunabilir. Dileğim, yetmiş beş sayfalık bu öykü, aklınızı tatlı tatlı karıştırsın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN

Yazının Kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bul...