8 Eylül 2010 Çarşamba

Eylül'dendir.

 Üç aydır balkonda gevezelik edip patırtı çıkaran güvercinler çekilmişler bir kenara, ortada görünmüyorlar. Yaz boyu açık bıraktığım balkonun kapısını örtüyorum; yine de camdan bakmak istiyorum bir süre "dışarı"ya. Uzansam dallarını tutabileceğim sandığım ağaçların yaprakları çürümeye koyulmuşlar, yorgun görünüyorlar. "İçeri" zamanı geliyor artık, diyorum.
 Buzdolabının kapısındaki vişne-soda iksirinin aleni içeriğini oluşturan vişne suyu kutularına, soda şişelerine yüz vermiyorum artık ; çekmedeki bardak poşeti yeşil çaylarda,  kuşburnularda, papatyalarda , Jacops granül kahvede, filtre kahvede gözüm. İçim kıpır kıpır.
Salonda "Hadi bir şeyler çal," diyen dvdye yanıtım Goldberg Variation/Glenn Gould/ 1955 Bach yorumu oluyor. "Bach dinlemek istediğime göre demek ki Eylül geldi," diyemiyorum; çünkü ben onun gelmesini  uzun zamandır bekliyor oluyorum.  Ülkenin gündemi her zamanki gibi kaynıyorken ben bu yıl da Eylül kutlamalarından, kendi gündemimden vazgeçmiyorum.
Aklıma çocukluk günlerimden anlar düşüyor. Hep ıslak toprak kokusu eşilğinde bulutlu bir havada evin yolunu tutan, ince bir hırkanın önünü iliklemeyerek rüzgarın tenine değişini duyumsamayı isteyen ve  dünyayı hep uzaktan izlemeyi seçen sessiz sakin sekiz-dokuz yaşlarında bir kız çocuğu oluyorum. Ablamın bir sözü düşüyor aklıma: "Rüzgar değer tenime. Güzel bir gelecek düşlüyorsam hep yürürüm ve yüzüme rüzgar değer." Belki çocukluğumuzda aynı yerlerde yürüdük ve aynı rüzgarlar değdi ya tenimize, ondandır bu imgesel benzerlikler. O gelecek düşlerine yerleştiriyor ben Eylül'e biriktiriyorum rüzgarları, yürüyüşleri...
Eylül'de kızgınlıklarım geçiyor herkese, sevdiklerimi daha çok arıyorum. Yaşamı elden geçiriyorum, her yıl için ayrı tuttuğum küçük defterlerimi yeniliyorum. Ve inanıyorum ki her Eylül'de bir önceki Eylül'e göre daha sakin daha derin daha ferah biri oluyorum. Eylül'de arınıyorum tüm karmaşalarımdan, gel-gitlerimden, yersiz direnmelerimden... Eylül'ü yaşarken herşeyin yolunda gitmesi için bir şeyler yapmam gerekiyor elbette:
Ne okurum Eylül'de? Mutlaka birkaç 19. yüzyıl romanı: Balzac, Henry James, Thomas Hardy, Dickens, Tolstoy... Bir de en az bir Frankfurt okulu düşünürü okurum. Derrida? Adorno? Olabilir.
Ne dinlerim Eylül'de? Başımın tacı Bach'ın dışında Rahmaninov, Handel, Chopin...
Ne yerim Eylül'de? En çok elma; çıtır çıtır ve kırmızı-yeşil karışık renkli olanlardan.
İnsan neden bir aya, bir güne, bir ana böylesi anlam yükler, bilmiyorum. Yaşamın bir bütün olduğuna ben de inanıyorum; ancak yaşam öylesine hızla akııp gidiyor ki capcanlı, umursamaz, delice...İnsan bir yerlerde durup dinlenmek istiyor. Yaşadıklarına dönüp bakmak, kaç arpa boyu yol geldiğine dikkat buyurmak istiyor. Ben Eylül'ü seçtim. Kim bilir hangimiz hangi zamanları seçtik bu söylediğim gereksinimi gidermek için?
Alçakgönüllü Bir Öneri:
Huzur için arada bir durup dinlenmek gerekir; zamanını siz seçin.
Üstteki resim: Monet- Autumm Effect at Argenteuil


1 yorum:

  1. Bach favorimdir. Ama Eylül'e değil kendi iç monoloğumda Kasım'a benzettim yazınızı okurken. Eylüle de Haydn'ı yakıştırdım. Barok herzaman balkonlarımızdan içeri sonbaharda girer.Sağlıkla..

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

YAZABİLMEK İÇİN GEREKLİ DÜZEN

Yazının Kendine göre bir düzeni vardır ve onu yazan kişiye çok benzer. Sabahları erken kalkan birilerinin yazdıklarında umut ve neşeyi bul...