29 Kasım 2015 Pazar

BİR VEJETARYENİN PARİS SEVGİSİ




Paris değişiyor, ne ki hiçbir şey değişmedi
İç dünyamda! Saraylar, yapı iskelesi, taşlar,
O eski mahalleler, benim’çin alegori,
Ve taştan daha ağır bende aziz anılar.
        
               C. Baudlaire/Kötülük Çiçekleri-Kuğu II[1]


Vetaryen gezginler Paris’i sever, çünkü o da yarı yarıya öyledir.
Bir vejetaryenin en çok kaygı duyduğu şey tanımadığı bir kente ya da ülkeye gittiğinde aç kalma olasılığıdır. Bizler genelde pek iştahlı tipler değilizdir ama bu da can, yemek yemesi gerekir. Paris’ten önce, başka iki dünya başkentinden; Roma ve Atina’dan söz edersem neden bu kentin vejetaryenlerin cenneti olduğunu anlatabilirim sanıyorum.
Öğleden sonra saat üç ila altı buçuk arası restoranların kapalı olduğu Roma’da bir vejetaryen geçici bir süre mutlu olabilir. Çünkü pastalar (makarna), pizzalar gözününün değdiği her yerde vardır. Piazza di Spagna’da ya da Trastevere’deki restoranlarda enfes pizza margheritalar, pastalar yiyebilirsiniz. İtalyanlar hamur işine bayılır; ancak karbonhidrata canınız tak ettiğinde ona alternatif bulmanız zordur. Roma’dan Türkiye’ye dönüşte karşı karşıya kaldığınız basküle çıkma korkusu “Roma’ya gelen bir daha gelir” deyişini geçersiz hale getirebilir. Roma’da özleyeceğiniz tek yiyecek belki de Roma dondurmasıdır sevgili vejetaryen.
Atina’ya giden bir vejetaryenin durumu Roma’da olduğundan farklı değildir. Orta düzeydeki bir restoranda parlaklığını yitirmemiş bir sebze haşlamaya ya da maş fasulyeli salataya rastlamanız mucizedir. Fakat hakkını yemeyelim, Atina’da neredeyse oturduğunuz her kafede “Greek Salad” bulursunuz. Malzemeleri çok basittir, ben evde çok yaparım:  İri doğranmış kıvırcık marul, domates, salatalık, zeytin ve hepsinn üzerine kalın bir dilim beyaz peynir. Peynirin üzerine kekik, zeytinyağı ve limon. Atina’nın cıvıl cıvıl Kolonaki’sindeki Antica Café Restaurant’daki vegetarian pizzayı unutamam. Türkiye’de vejetaryen pizza denilince pek çok işletme bundan salçaya dönmüş domates, yanmış yeşil-kırmızı biber dilimleri ve siyah zeytin anlıyor. Oysa ki brokoliden tutun havuca kadar pek çok şey eklenebilir pizzaya. Atina’nın meşhur Plaka’sında ise benim gibiler yiyecek bir şey bulamaz; suflaki ve türevleri sarmıştır çünkü bütün meydanı. Yani neyleyim Panteon’u neyleyim Akropolis’i içinde zeytinyağlı ıspanak, enginar vs. olmayınca…
Bu yazıyı okuyan kalburüstü tayfadan olan okurlar belki kızarlar bana. “Hadi oradan,” derler, “Filanca restoranda falanca marka şarap eşliğinde yenilecek bilmemne adındaki vejetaryen/vegan yemeği nasıl es geçiyorsunuz?” Eh, kuzum bizde ne gezer o para! Hem vejetaryenlik varlıklı olmayı gerektirmiyor ki!  Rahmetli Özal’ın deyişiyle “orta direk” vejetaryen ne yapacak? Öğretmen, doktor, akademisyen bir kurum/şirket tarafından finanse edilmiyorsa yemeğini kafelerde, bistrolarda, büfelerde yer. Buralarda vejetaryen yiyecekler bulamazsa da hali duman olur… Bu kişiler her yurt dışı gezisinde bir kez “Bir de adam gibi bir şey yiyelim,” deyip büyük, şatafatlı bir restorana girer. Alt tarafı bir salata, bir pizza yiyecektir lakin bu gidişlerin pek çoğu da fiyasko ile sonuçlanır. Ağır bir hesap, lezzetsiz bir yemek anısı bellekte kalır.
Paris… Bir vetaryenin çok uzun süre yaşayabileceği harika bir kenttir.  Havaalanına iner inmez anlarsınız ki bu kent sizin için yaratılmıştır.  Orly Havaalanı’ndan çok güzel mantarlı, peynirli bir tost almışlığım vardır. Fransızlar yeşillik yemeyi çok severler. Peynirlerini ise tüm dünya tanır, benim en sevdiğim peynirleri rokfor ve briedir. Porte Dore’den Concorde’a kadar her pattiseriede bu peynirlerden yapılma sandviçlere rastlarsınız. Çıtır baget ekmeklere (kepekli beyaz, esmer vs.) yapılan bu sandviçleri üç ila beş euro karşılığında alabilirsiniz. Sandviç  deyip geçmeyin bu sandviçlerin içinde tazecik domatesler, biberler, salatalıklar, nane yaprakları, yeşil zeytin ezmesi, mayonez vardır. Beyaz önlüğünü beline bağlamış güler yüzlü kadınlar hazırlar onları.  Öğle yemeği saatinde pek çok Fransız bu sandviçlerden almak için büfelerin, pattiserie’lerin önünde kuyruk olur. Benzer market ya da büfelerde içine peçete, sos, çatal kaşık koymak bile düşünülerek paketlenmişmaş fasulyeli, mantarlı, yumurtalı, iri dilimlenmiş salatalar bulursunuz. Hatta bazı salata paketlerinde taze haşlanmış yumurta bile olur. Şaşırırsınız, bu kadar ayrıntılı düşünmeye… Taze sebzelere bu kadar kolay ve güvenle ulaşabileceğiniz, size “Tatilde olduğum için maalesef kötü besleniyorum” dedirtmeyecek bir kibarlıktadır Paris. Dünyanın en iyi marketlerine sahip olan olan bu kent, size meyveli yoğurtlar, meyve ezmeleri, taze sıkılmış meyve sularını özenle kutulayıp sunar. Paris’in fast foodu vejetaryenleri düşünür, hatta önceler, çünkü kendisi yarı yarıya öyledir.
Paris’in bana göre en güzel kafelerine metroya binip St-Germain-des-Pres ya da Palais Royal duraklarında inerek ulaşabilirsiniz. Kafelerde türlü kahveleri deneyip yanında cruasan ya da limonlu, vişneli tartalette yiyebilirsiniz. Tartalette mi cupcake mi diye sorarsınız, çıtır ve tırtıklı zemin üzerine taze meyvelerden oluşan (kivi, çilek, muz vs.) Fransız mutfağına ait tartalette tercihimdir. Sanırım Fransız pastacılığının en önemli püf noktası bol bol taze meyve kullanılmasıdır. Meyve demişken Fransız reçellerini, marmelatlarını anmadan edemem. Türk mutfağının şerbetli tatlılarından geçemem diyenlerin Paris’te baklavayı, şöbiyeti bu saydıklarımla aldatmayı göze alabileceklerini düşünüyorum.
Yazının başında Baudlaire’in Kuğu şiirinden bir dörtlük aldım. Bu dörtlükte Baudlaire Paris’in çok değiştiğini ama içindeki Paris’in hala aynı kaldığını söylüyor. Çocukluğu seksenlerde Fransa’da geçmiş biri olarak “Fransa değişti ama benim içimdeki Fransa aynen duruyor,” diyebilirim. Bunu kaç  ülke başarabilir, gerçekten bilemiyorum. Örneğin yıllar sonra bile Paris’te Carambar marka şekerlere, siyah anasonlu şekere  çok rahat ulaşabiliyorum. Onları ağzıma attığımda sekiz yaşıma geri dönüyorum. Varsa tüm kederim, kafamda dönen olmazlarım hepsi bir hiç oluyor. Zaten yemek bir gelenekse bizim her on yılda bir “Aaa evet  x marka çikolata vardı değil mi? Ah nasıl da yerdik! Şimdi yok artık!” yazıklanmalarımızın olmaması gerekir. Tat, bizi geçmişe götürür, bizi mekana bağlar. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde dizisinin ana karakterinin yediği kurabiye ile çocukluğuna gitmesi gibi bizim de çocukluğumuza gitmemiz kolayca olabilmeli.
Paris benim için salatalar, sandviçler, şekerlerlerle dolu bir kent. Sanatı, mimarisi ve bütün muhteşem yanları kalbimde, aklımda şimdilik duruversin; sırf beni, bir vejetaryeni böyle güzel, eğlenceli biçimde beslediği için ondan asla vazgeçemem.

Not: Bu yazı, altzine.net dergisinin Bahar 2015 sayısında yayımlanmıştır. 




[1] Paris change ! mais rien dans ma mélancolie
N'a bougé ! palais neufs, échafaudages, blocs,
Vieux faubourgs, tout pour moi devient allégorie
Et mes chers souvenirs sont plus lourds que des rocs.
[1] C. Baudelaire/ Les Fleurs du mal- Le Cygne II

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

EV SAHİBİ İLE KONUK OLMANIN DAYANILMAZ AYNILIĞI: MELİH CEVDET ANDAY “YARIN BAŞKA KORUDA”

                                “Bir evin resmi içerden de yapılabilir. Bu bir seçme işidir. Kimi dışardan sever, kimi içerden.” M.C. A...