2 Mart 2010 Salı
Yağmur Hüzne Mahkum mudur?
Belki yıllardır bunca yağmurlu geceyi birbirinin ardı sıra yaşamamıştık. Niçin bir yağış hali insanı hüzne boğar; kalkıp gitme değil de biraz oturma, anın ve dolayısıyla yaşamın anlamını bulma girişimi armağan eder?
Yağmur, bundan beş yüz yıl önce de hüznü çağrıştırır mıydı bilemiyorum. Gilles Deleuze, Proust’u anlatırken ‘varlıklara ilk baktığımızdaki nesnelliğimizin o varlığı her gördüğümüzde biraz daha azaldığını’ söylüyor. Ona göre, tanıdığımız bir ‘şey’i ilk gördüğümüz anın beraberinde rastlantısal olarak duyumsadığımız heyecan, keder, açlık, gürültü vd. o şeyi ikinci kez gördüğümüz ana da aynen taşınıyor.
İlk kez yağmurla tanışan insanoğlu neler neler düşünmüştür mesela! Yağmur ikinci üçüncü, yüzüncü kez göründüğünde ise ilk algılama biçimine eklenen deneyim ve duygularla katman katman derinleşmiştir. Deleuze’un desteklediği bu teoriye göre (Chomsky, Saussure ve tüm diğer dilbilimcileri bu yazıya almayacağım işte! Bugün Deleuze’ü tek dayanak olarak kabul ediyorum) bizim bir 'şey'i algılama biçimimiz o şeyin gerçeklik sınırını belirliyor. Yani şeyler anlamlarıyla varlar ve dolayısıyla şeylerin gerçekliğini bizler var ediyoruz. Velhasıl herkesin gerçeği kendine! Fakat bazı kavram veya nesnelerin gerçekliğinin fazlasıyla genelleştiğini düşünüyorum. Yağmur gibi, kalem gibi, güneş gibi bazı "şey"ler metaforlaşıyor...
İlk kez yağmuru kim“hüzün” göndergesiyle işlemiştir hikayesinde, şiirinde? Bizi yağmur izlerken hüzne boğmaya iten ilk suçlu kimdir? Pek çok yazın ustasının anlatısından sebep, bizler de her yağmur yağdığında “Ah! Bak ne de güzel yağıyor,” deyip gözlerimize hülyalı bir bakış kondurarak pencere önlerinde dikili kalıyoruz.
Bir de filmler! Yağmur sahneleri izleyicinin içine değer; yağış anı, kahramanın kimi gerçekleri kavrayış anıdır; esas kadın ya da adamın ruhunun dökülüp saçılma anıdır. Sonra resimler, fotoğraflar, şiirler, romanlar… Bir de bakarsınız ki yağmur, dünya kadar çağrışımla belleğinizde boy vermiştir; kök salmıştır. Bunca çağrışımı içinde barındıran tek tuhaf duygu ise hüzündür. İçinde neşeyi, acıyı, oyunu, aşkı, yalnızlığı, dostluğu barındırır. Hilmi Yavuz’un diliyle “hüzün ki en çok yakışandır bize” öyleyse yağmur belleğimizde hüzünlü kalmaya zorunludur. Ne gam!
26 Şubat 2010 Cuma
Gündüz Düşleri
Sesin; anlatıyor yıllar yıllar öncesini. Kırık, buruk, küskün bir ruh! Hikayeni yazmadım hiç, şiirini. Kanıtladım önemsizliğini, kanıtsızsın. Birkaç kitap girişine yazdıkların, bende unuttuğun karalamaların dışında hiçbir şeyin yok elimde. Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar.
Bir gün eski sevgilini aramıştın.
“Nasıl olduğunu merak ettim,” demiştin.“Sesini duymak istedim son kez”. Yeni bir ilişkiye tam olarak bırakmadan kendini, geri dönülmeze başlamadan evvel…
Dün beni aradın. Olmadık bir telefondan. Geri dönülmez bir ilişkiye başlamadan önce. Kapanmış defterlerin üzerine yeni bir defter açmak için.
Şimdi yazılabilir senin hikayen, şiirin.
Yabancısın. Artık. Çünkü tanımadıklarımızı yazabiliriz; onları önce yaratıp sonra anlamak için.
“Yalnızca sesini duymak, iyi olduğundan emin olmak istedim. Mutlu musun?”
“…”
“Hayatın iyi gidiyor değil mi?”
“Evet. Her şey harika! Çok mutluyum ben.”
“…”
“…”
“Dinle. Seni rahatsız ettiysem gerçekten özür dilerim. Bunca yıldan sonra…”
“…”
“….”
“Ben iyiyim. Her şey çok iyi… İyi günler dilerim. Hoşça kalın.”
“Hoşça kal.”
Şaşkınlıktan ‘siz’ dedi.
Şiir okunmaz, hatırlanır çoğu kez bir nöbet gibi.
Uzak bir telefonda ağlayan /yağmurlu genç kadın, titredi. Titremiş olmalı.
“Sesi ne kadar soğuktu. Ama benden başka herkese dağıtılabilecek bir neşe de vardı o seste. Yumuşak, buğulu ve ağırbaşlı, telefonun diğer ucundaydı. Öyle hep incecik midir? Upuzun mudur? Baharatlı bir parfümü vardır. Yanından geçip gidenler baygındır bu kokuyla!”
Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar. Yeni kitaplar, yeni dostlar, yeni sevgiler!
Resim: Picasso- Girl Reading At A Table
Bir gün eski sevgilini aramıştın.
“Nasıl olduğunu merak ettim,” demiştin.“Sesini duymak istedim son kez”. Yeni bir ilişkiye tam olarak bırakmadan kendini, geri dönülmeze başlamadan evvel…
Dün beni aradın. Olmadık bir telefondan. Geri dönülmez bir ilişkiye başlamadan önce. Kapanmış defterlerin üzerine yeni bir defter açmak için.
Şimdi yazılabilir senin hikayen, şiirin.
Yabancısın. Artık. Çünkü tanımadıklarımızı yazabiliriz; onları önce yaratıp sonra anlamak için.
“Yalnızca sesini duymak, iyi olduğundan emin olmak istedim. Mutlu musun?”
“…”
“Hayatın iyi gidiyor değil mi?”
“Evet. Her şey harika! Çok mutluyum ben.”
“…”
“…”
“Dinle. Seni rahatsız ettiysem gerçekten özür dilerim. Bunca yıldan sonra…”
“…”
“….”
“Ben iyiyim. Her şey çok iyi… İyi günler dilerim. Hoşça kalın.”
“Hoşça kal.”
Şaşkınlıktan ‘siz’ dedi.
Şiir okunmaz, hatırlanır çoğu kez bir nöbet gibi.
Uzak bir telefonda ağlayan /yağmurlu genç kadın, titredi. Titremiş olmalı.
“Sesi ne kadar soğuktu. Ama benden başka herkese dağıtılabilecek bir neşe de vardı o seste. Yumuşak, buğulu ve ağırbaşlı, telefonun diğer ucundaydı. Öyle hep incecik midir? Upuzun mudur? Baharatlı bir parfümü vardır. Yanından geçip gidenler baygındır bu kokuyla!”
Pamuk tarlası hayatımın hasadı biteli uzun zaman oldu; şimdi boy veriyor olgun, görkemli, sağlıklı başaklar. Yeni kitaplar, yeni dostlar, yeni sevgiler!
Resim: Picasso- Girl Reading At A Table
22 Şubat 2010 Pazartesi
NİÇİN GAZEL OKUMALIYIZ?
Yazın sanatını “hoşça vakit geçirme aracı" olarak gören bir okur değilim. Kötücül dünyaya sırt çevirmek için yazına sığınan romantik biri olmak ise benden çok uzakta! Yazını, yaşamı dikkate değer bulduğumdan “işin gücün yaşamak olacak” ilkesini benimsediğimden yok sayamıyorum! Onun çoğu kez sert, sarsıcı yanına eğiliyorum; fakat bu beni bir toplumsal gerçekçi de yapmıyor. İşin özü, yaşamı anlamak için ve yeni yaşamlar var etmek için yazın okuru olmayı seçtim. Peki, “yaşamdan uzak” “toplumdan uzak” bulunan bu gazel merakı da nedir?
Neden öykü, neden roman, neden yalnız şiiri değil de gazeli soruyorum? Galiba bir önceki tümcede sıraladıklarımı ortalama bir okurun belleğinde var sayabiliyorum. Kaç kişi Fuzuli, Baki, Şeyh Galib, Nedim’in gazellerini okuma gereği duyar ki? Yazık ki onlar ortaöğretim sıralarında bıraktığımız anlaşılmaz dizelerden ibarettir.
“Cihan- ara cihan içindedir arayı bilmezler
O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler”
Fuzuli
Duraklamaya zaman yok. Nefes almaya, bir ağaç altında oturup saatlerce denize bakmaya… Hızla koşuyoruz caddelerce, binalarca, taksilerce, restoranlarca, asansörlerce, kuaförlerce, büfelerce, benzinliklerce… Çok acelemiz var. Trik trak trik trak makineleşmek istiyoruz büsbütün. İşler aksamasın istiyoruz. Arada bir dar vakitlerde içimize dönüyoruz: Proust, Calvino, Mussil, Kafka, Joyse bize yaşadığımız karmaşık dünyanın şifrelerini veriyorlar. Doludizgin yaşamımızdaki karanlığımızda yolumuzu çağdaş yazınla bulmaya çalışırken geçmişe gözlerimizi dikip kaç arpa boyu yol gittiğimizi sormak aklımıza düşmemelidir değil mi? Şimdi gazel de nesi? “İvmesi/ ivmesi yokluğun istek hızında” dizeleri takılıyor aklıma Şükrü Erbaş’ın…
Edip Cansever, İlhan Berk, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz anlıyorlar halimizden... Gazel şairi anlamaz ki modernizm kıskancındaki insanın içine düşen karanfili, “nicedir bir pencereden deniz güzel değil” sitemini, “çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız” gerçeğini, ‘yalnızlık tarihi’nde kendine iki kişilik yer bulma düşünü… Gazel şairinin bildiği yalnız sevmek… Yoksulluk bilmez, yalnızlık bilmez! Öyleyse niçin gazel okumalıyız?
Bir düş gibidir hak bu ki manide bu alem
Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler
Nef’i
Oysa… Bir ömür içinde yalnız yaşadığımız çağı değil tüm çağları keşfeder gibi yaşamak isteriz. Öyle dopdolu, öyle soluksuz! Ondandır tarihi filmlere, romanlara merakımız. “Yazı”nın işe koşulmasından bu yana anlar, durumlar, düşler kağıda döküldü; yüzyıllarca dil evrildi çevrildi ve yüzyıllarca da evrilecek çevrilecek. Yalnızca bildiğimiz çağın “yazın”ı yetecek mi tüm çağları keşfetmeye? Eskilerin bildikleri bilinenden sayılmaz mı? Çağdan çağa elden ele dolaşıp çoğalmaz mı dönüşmez mi artmaz mı bilgi, deneyim? Onlarınkileri kendimize bir küçücük halkayla eklemek nefesimizi daha derin aldırmaz mı?
Ne sendedir ne bendedir ne çerh-i kine-verdendir
Bu derd-i ser humar-ı neşve-i cam-ı kaderdendir
Nabi
Yazın, her okur için bin türlü gerekçeyle açılır bir yelpaze! Fakat tüm nedenler gelir dayanır teselliye… Yazgımızı bilemeyişimizden teselli, çözüm bekleriz ondan. O da beklediklerimizi fısıldar kulağımıza!
Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ü adet
Gelmeye bu şişe-i çarh içre bir saat gibi
Muhibbi
Her an, her durum ayrışıverir yazınla. Paldır küldür geçip gitmez yaşam, çünkü yazın okuru sayar günleri, dakikaları, saniyeleri! Zamanın olmadığını bilir, bir yanı geçmiş bir yanı şimdidir; gelecekse onun için bir bilmece… Geçmişsiz şimdiden, şimdisiz geçmişten sıkılır yazın okuru; tesellisi eksik kalır.
Roman, şiir, öykü, oyun, deneme, anı… Gazel de eklensin okumalarımıza. Hatta rubailer, mesneviler eklensin. Eksik kalmasın tesellimiz!
Neden öykü, neden roman, neden yalnız şiiri değil de gazeli soruyorum? Galiba bir önceki tümcede sıraladıklarımı ortalama bir okurun belleğinde var sayabiliyorum. Kaç kişi Fuzuli, Baki, Şeyh Galib, Nedim’in gazellerini okuma gereği duyar ki? Yazık ki onlar ortaöğretim sıralarında bıraktığımız anlaşılmaz dizelerden ibarettir.
“Cihan- ara cihan içindedir arayı bilmezler
O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler”
Fuzuli
Duraklamaya zaman yok. Nefes almaya, bir ağaç altında oturup saatlerce denize bakmaya… Hızla koşuyoruz caddelerce, binalarca, taksilerce, restoranlarca, asansörlerce, kuaförlerce, büfelerce, benzinliklerce… Çok acelemiz var. Trik trak trik trak makineleşmek istiyoruz büsbütün. İşler aksamasın istiyoruz. Arada bir dar vakitlerde içimize dönüyoruz: Proust, Calvino, Mussil, Kafka, Joyse bize yaşadığımız karmaşık dünyanın şifrelerini veriyorlar. Doludizgin yaşamımızdaki karanlığımızda yolumuzu çağdaş yazınla bulmaya çalışırken geçmişe gözlerimizi dikip kaç arpa boyu yol gittiğimizi sormak aklımıza düşmemelidir değil mi? Şimdi gazel de nesi? “İvmesi/ ivmesi yokluğun istek hızında” dizeleri takılıyor aklıma Şükrü Erbaş’ın…
Edip Cansever, İlhan Berk, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz anlıyorlar halimizden... Gazel şairi anlamaz ki modernizm kıskancındaki insanın içine düşen karanfili, “nicedir bir pencereden deniz güzel değil” sitemini, “çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız” gerçeğini, ‘yalnızlık tarihi’nde kendine iki kişilik yer bulma düşünü… Gazel şairinin bildiği yalnız sevmek… Yoksulluk bilmez, yalnızlık bilmez! Öyleyse niçin gazel okumalıyız?
Bir düş gibidir hak bu ki manide bu alem
Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler
Nef’i
Oysa… Bir ömür içinde yalnız yaşadığımız çağı değil tüm çağları keşfeder gibi yaşamak isteriz. Öyle dopdolu, öyle soluksuz! Ondandır tarihi filmlere, romanlara merakımız. “Yazı”nın işe koşulmasından bu yana anlar, durumlar, düşler kağıda döküldü; yüzyıllarca dil evrildi çevrildi ve yüzyıllarca da evrilecek çevrilecek. Yalnızca bildiğimiz çağın “yazın”ı yetecek mi tüm çağları keşfetmeye? Eskilerin bildikleri bilinenden sayılmaz mı? Çağdan çağa elden ele dolaşıp çoğalmaz mı dönüşmez mi artmaz mı bilgi, deneyim? Onlarınkileri kendimize bir küçücük halkayla eklemek nefesimizi daha derin aldırmaz mı?
Ne sendedir ne bendedir ne çerh-i kine-verdendir
Bu derd-i ser humar-ı neşve-i cam-ı kaderdendir
Nabi
Yazın, her okur için bin türlü gerekçeyle açılır bir yelpaze! Fakat tüm nedenler gelir dayanır teselliye… Yazgımızı bilemeyişimizden teselli, çözüm bekleriz ondan. O da beklediklerimizi fısıldar kulağımıza!
Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ü adet
Gelmeye bu şişe-i çarh içre bir saat gibi
Muhibbi
Her an, her durum ayrışıverir yazınla. Paldır küldür geçip gitmez yaşam, çünkü yazın okuru sayar günleri, dakikaları, saniyeleri! Zamanın olmadığını bilir, bir yanı geçmiş bir yanı şimdidir; gelecekse onun için bir bilmece… Geçmişsiz şimdiden, şimdisiz geçmişten sıkılır yazın okuru; tesellisi eksik kalır.
Roman, şiir, öykü, oyun, deneme, anı… Gazel de eklensin okumalarımıza. Hatta rubailer, mesneviler eklensin. Eksik kalmasın tesellimiz!
16 Şubat 2010 Salı
Tenha İklimlerden Bir Yazı
Tenha iklimimden çıkıp kalabalığa karıştım... Ben yokken de hayat bütün gürültüsüyle yaşanıp gidiyormuş meğer: Her sabah saat 7.25’i geçirenler trafikte yine deliriyor, yağmur yağıp rüzgar esiyor, rüzgarın etkisiyle tuhaf nesneler havada uçuşuyormuş... Bu aynılığın fark edilişi, yüzümde beklenmedik bir tebessüm bıraksa da tüm bu tekrar edişlerin hepimizin yaratıcılığını öldürdüğünü düşününce tebessümüm de söndü: Radyoda yine aynı şarkılar, aynı sunucu kadın ve adam, aynı reklamlar; yine hepsinden sıkılışım, kendi albümlerimi dinleme girişimlerim; Sarah Brightman ve Karrin Allyson arası gidip gelmelerim ve ikincisinde karar kılışım. Müzikte yeniliğe açık olmama rağmen neden yenileri sadece “denemek için” dinleyip yine kendi takıntılar listemle yetinirim?
Oysa uzun sayılabilecek bir zaman sürecinde kalabalıktan arınmış dünyamda ne kadar da değiştim, diye düşünmüştüm. Kendime ve yaşama ilişkin bir dolu keşif yapmış; günü geldiğinde tüm bu keşifleri uygulamaya geçirmeyi hayal etmiştim. Ne çare ki dış dünyaya daha ilk adımı attığımda “dışarısı” beni içine çekmiş ve beni kendi alışkanlıklarımla yeniden buluşturmuştu. “İçeri”de özgür “dışarı” da tutsak ben, günün ilerleyen saatlerinde neşeli insanlar, öfkeli insanlar, meraklı insanlar, sıkılan insanlar vd. gördüm ve tümünün bana teğet geçişlerini izledim. Aralarında arkadaşlarım, arkadaş gibi olduklarım, arkadaşlık kuramadıklarım, arkadaşlık kurma yolunda hızla ilerlerken son anda vazgeçtiklerim… vardı. Hepsi teğet geçiyorlardı aynı oranda bir mesafeden. İşte buydu anladığım: Gürültülü ve bir dolu rutinin hızla sıralandığı hayatın içinde kimse kimseye değemeden geçiriyordu günlerini. Ben de onlardandım; asla ayrı bir yolda değil!
Bir köşeye oturup Niteliksiz Adam’ı okumaya başladım. Kendimi evde hissettim. Tehha iklimimde. Coetzee’nin bir romanında Afrikalıların neden okumadıkları anlatılıyordu. Yalnızlıktan hoşlanmadıkları için okumuyorlarmış. Birinin yanında kitap okumak; “ kitap senden daha ilginç,”demekmiş. Bu yargıları işitmek için Afrika’ya kadar gitmemiz gerekmediğini biliyordum aslında! Neyse, konu o değildi! Yalnız olduğumuz için değil yalnızlığı sevdiğimiz için okuyor bazılarımız, ben de onlardanım galiba. Ne kadar “Teğet geçiyoruz,”desem de oldukça içten dostlukların doldurduğu bir hayatın ve dolayısıyla iç içe geçmiş hayatların rehavetli huzurunu istemezdim. Bunu elde etmiş olduğum bir zaman gelirse de bir köşede oturup tenha iklimimde kalmayı özlerdim. Daha keskin olan bir şeyi de düşündüm: Çoğumuz tenhalığımızı bir gün gerçek bir yalnızlıkta öğreniyor ve seviyoruz, bunun tadına varanlarımız kalabalıktan bunalıyoruz. Alışkanlıklar meselesine gelince! Bu ayrı bir yazı konusu olmalı…
Oysa uzun sayılabilecek bir zaman sürecinde kalabalıktan arınmış dünyamda ne kadar da değiştim, diye düşünmüştüm. Kendime ve yaşama ilişkin bir dolu keşif yapmış; günü geldiğinde tüm bu keşifleri uygulamaya geçirmeyi hayal etmiştim. Ne çare ki dış dünyaya daha ilk adımı attığımda “dışarısı” beni içine çekmiş ve beni kendi alışkanlıklarımla yeniden buluşturmuştu. “İçeri”de özgür “dışarı” da tutsak ben, günün ilerleyen saatlerinde neşeli insanlar, öfkeli insanlar, meraklı insanlar, sıkılan insanlar vd. gördüm ve tümünün bana teğet geçişlerini izledim. Aralarında arkadaşlarım, arkadaş gibi olduklarım, arkadaşlık kuramadıklarım, arkadaşlık kurma yolunda hızla ilerlerken son anda vazgeçtiklerim… vardı. Hepsi teğet geçiyorlardı aynı oranda bir mesafeden. İşte buydu anladığım: Gürültülü ve bir dolu rutinin hızla sıralandığı hayatın içinde kimse kimseye değemeden geçiriyordu günlerini. Ben de onlardandım; asla ayrı bir yolda değil!
Bir köşeye oturup Niteliksiz Adam’ı okumaya başladım. Kendimi evde hissettim. Tehha iklimimde. Coetzee’nin bir romanında Afrikalıların neden okumadıkları anlatılıyordu. Yalnızlıktan hoşlanmadıkları için okumuyorlarmış. Birinin yanında kitap okumak; “ kitap senden daha ilginç,”demekmiş. Bu yargıları işitmek için Afrika’ya kadar gitmemiz gerekmediğini biliyordum aslında! Neyse, konu o değildi! Yalnız olduğumuz için değil yalnızlığı sevdiğimiz için okuyor bazılarımız, ben de onlardanım galiba. Ne kadar “Teğet geçiyoruz,”desem de oldukça içten dostlukların doldurduğu bir hayatın ve dolayısıyla iç içe geçmiş hayatların rehavetli huzurunu istemezdim. Bunu elde etmiş olduğum bir zaman gelirse de bir köşede oturup tenha iklimimde kalmayı özlerdim. Daha keskin olan bir şeyi de düşündüm: Çoğumuz tenhalığımızı bir gün gerçek bir yalnızlıkta öğreniyor ve seviyoruz, bunun tadına varanlarımız kalabalıktan bunalıyoruz. Alışkanlıklar meselesine gelince! Bu ayrı bir yazı konusu olmalı…
12 Şubat 2010 Cuma
Xtvk'nin Kendisi/ Xtvk'nin Gölgesi
George Perec'e saygıyla...
Çok
zayıflamış, saçları uzamış, yorgun ve uykusuz görünüyordu. Sigarayı da ısrarla
içiyordu. İmrendiriciydi içiş biçimi; ama ona uymadım. Yine hayatı bir oyun
gibi yaşadığını anlatıyor ve bu defa yalnız gözleriyle değil diliyle de aslında
onu ne kadar ciddiye alarak yaşadığını bana itiraf ediyordu. Fakat olmuyordu; yaşamı
gereği gibi yaşayamadığını söyledi. Gereğinin ne olduğunu bilmediğini de
ekledi. Bu haliyle bir arayış romanı kahramanına benziyordu. Çok çalışıyormuş,
düşünmemek için. Hiç değişmediğini aslında onun hep böyle olduğunu hatırladım.
O değil ben değişmiştim. Bir zamanlar ona iyimserliği olumlayıp dururdum. Şimdi
giderek ona benzediğimi ve ona benzemekten kaçışımın olmadığını kalbimin
derinliklerinde duydum. Beckhet’in “Aşksız İlişkiler” romanındaki ana kahramanı
lisede nasıl yadsıdığım, otuzumda ise aynı kahramanı nasıl tanıdık ve anlaşılır
bulduğum aklıma düştü. Onu az görüyorum. Fakat yılda belki birkaç kez gördüğüm
arkadaşım Xtvk'nin giderek bir dosta dönüştüğünü anlıyordum. Demek ki süreç
böyle işliyormuş. Arkadaşımızın yadsıdığımız hiçbir yanı kalmayıp, en sert
insanlık halleri bile sıcak bir çikolata kıvamında göz hizamıza yayılıveriyorsa
o artık dostumuz oluyormuş.
Onu
kaç kahramana devşirdiğimi düşündüm. Kendime sorduğum bu soruyu çabucak
yanıtladım. “İki kere. Evet tam iki kere yaptım bunu Xtvk!” dedim. Şaşkındı.
“Sahi mi söylüyorsun? Gönder bana onları, okumak istiyorum!” dedi. Yüzünde
muziplik ama bu işlerin hiç de umurunda olmadığı bir vurdumduymazlık esiyordu. “ Sana güvenmiyorum. Okumazsın bile
göndereceklerimi. O yüzden birini anlatacağım sana. Hemen şimdi, "dedim.
Anlattığım kahramanın kendisine hiç benzemediğini düşündü belki, bilemiyorum.
Zaten hiç önemli değildi. Eğer bir kurgunun içinde kişiliğini devşirdiğim biri
varsa ya da bunu yaptığımı sonradan da olsa anlarsam gidip ona söyleme gereği
duyardım. Bir tür vicdan azabıydı duyumsadığım galiba, belki de bir tür özür ya
da teşekkür etme ihtiyacı. Başka yerlere bakarak dinledi beni. Dinlerken bir
çizgi film kahramanı gibi elleriyle yüzünü ovuşturup durdu. Sanki ellerini yüzünden
çektiğinde bambaşka bir yüzle çıkacaktı karşıma. Ama olmadı. Uzun süre yaptığı
bu hareketin sonunda ellerini masanın üzerine bıraktı ve Xtvk aynı çukur
yanakları ve küçük siyah gözleriyle karşımda belirdi. İçime bir kurt düştü! Ya
bir gün gerçekten hep yaptığı bu numara tutarsa? Bir gün bambaşka biri yaparsa
kendini? Mesela daha olgun, mevki meraklısı, akıl hocası ya da kendine hiç soru
sormadığı için son derece kontrollü yaşayan biri? Düşüncesi bile korkunçtu.
Elinde
hep küçük bir kitap olurdu Xtvk’nin. Bazen kalın bir tane. Haftalarca aynı
kitapla gezdiği zamanları bilirdim. Kimsenin ne düşündüğünü önemsemez, bir
kitabı bir türlü bitiremediği izlenimini çürütecek hiçbir şey yapmazdı. Ondan
öğrenmiş olabilirim bazı kitapları telaşsızca bitirmeyi. Bir kitabı yavaş
okumanın erdemli bir davranış olacağını birilerine öğütleyebilmemin sebebi de
belki odur. Şimdi elinde bir kitap yoktu. Belki de soğuk havalarda yaptığı gibi
montunun cebine koymuştur.
Bundan
sonra ikimizin de yine çok yoğun olacağını ve bu yüzden kısa vadede
görüşülebilecek tek günün bu gün olduğunu kararlaştırmıştık. Şimdi çok önemli
şeyleri konuşmalıydık. Çoğu diğer insan gibi konuşacak önemli hayat
gailelerimiz yoktu. Ya da yeterince
önemli bulmuyorduk onları. Başka birileri için oldukça trajik ya da komik
olabilecek bir dolu ‘önemli’ yaşanmış şey vardı hayatımızda. Bunların hepsini
atladık; başkalarına da anlatılabilirdik. Şimdi daha önemli şeyleri
konuşmalıydık, sadece ikimiz için önemli
olabilecek şeyleri.
Yazmak
için neyi beklediğini sordum. “Bilmiyorum.” dedi. Bu da onun için önemli
değildi. Ben bu işe kafa yorduğum için benimle hep alay ederdi. Yıllardır
yazdığını, ama kimselere okutmadığını oracıkta öğrendim; biraz anlattı. Öyle
dudağının ucundan dökerek anlattı; telaşlı değildi benim gibi. Anlattıklarını
fil kulağıyla dinliyordum. Çünkü anlatıcı solgun, puslu, kısık, yorgun bir sesi
kullanıyordu, dikkatim dağılmamalıydı. Kalabalık caddenin gürültüsünde dalga
dalga yayılan Xtvk’nin kurgu parçacıkları beni heyecanlandırdı. Çok ilginçti duyduklarım.
Onu daha sık görmek istediğimi düşündüm.
Birden çok kurgu kahramanına dönüşebilen
üstelik kahraman yaratabilen çok kişi yoktu etrafımda. Bu yersiz bir istekti. Asla sık
görüşemeyecektik. Biz kendi
defterlerimizi kendi kendimize doldurup aklımıza düştüğünde buluşup birbirimize
defterlerimizden alıntılar yaparak birkaç saat geçirecektik, hepsi bu.
Xtvk
gitti. Ben onun gittiği yönün ters istikametindeki kalabalık bir caddeye
yürüdüm. Her yanda arabalar ve onların korna sesleri, motor sesleri vardı. Güzel
bir kalabalık değildi kulağımda çınlayan! Sonra benden başka kimsenin olmadığı
bir kaldırımda yürüdüm. Ayak seslerimi dinledim. Usulca baharın geldiğini
sezdim.
Xtvk
şimdi çoktan gitmesi gereken yere gitmiş ve düşünmemek için çalışmaya
başlamıştır bile. Eve yorgun dönecek ve belki tam da istediği biçimde, insan
ruhunu karmakarışık eden yerli yersiz şeyleri ‘düşünmeden’ bir gün geçirmeyi
başaracaktı. Bense eve vardığımda o gün
kendimi unutacak kadar çalışmayı bir kenara bırakıp insan ruhunu karmakarışık
eden yerli yersiz şeyleri düşünmeyi seçecektim. Ne de olsa bir arkadaşlığı
dostluğa çevirmiş, kendi ayak seslerimi genişçe bir kaldırımda duyabilmenin
coşkusunu nefesimde taşımıştım.
Resim: Van Gogh "Terrasse-de Cafe"
3 Şubat 2010 Çarşamba
Başkalarının hayatları... Depresyon hakkı...
Ayna I
"Her şey iyi olacak!" diyorken bizden azade hayatlara, kurduğumuz cümleyi önce kendimiz duyuyoruz. Ve depresyon hakkımızı yitiriyoruz.
Ayna II
Sabah aynaya baktım. Gülümseme koydum sanıyordum yüzüme uyandığımda, yoktu yerinde. "Neden?" Kendiliğinden orada değilse emaneten koyulmuştu demek ki. Zoraki.
Eğildim. Dikkatle baktım. Yoktu işte.
Lavabonun soğuk mermeri, parmaklarımın arasında ıslak. Ayaklarım çıplak, zemin buz. Burnum aynaya değecek, gülümseme yok yerinde.
Arkaya çekiyorum kendimi. Buz zemine yerleşiyorum adam akılı. Elimin parmakları saçlarımda, diş fırçamda, yüzümde.
Ayna kayboluyor göz hizamdan. Yüzüm kapıdan yana. Gülümseme yok yerinde.
"Her şey iyi olacak!" diyorken bizden azade hayatlara, kurduğumuz cümleyi önce kendimiz duyuyoruz. Ve depresyon hakkımızı yitiriyoruz.
Ayna II
Sabah aynaya baktım. Gülümseme koydum sanıyordum yüzüme uyandığımda, yoktu yerinde. "Neden?" Kendiliğinden orada değilse emaneten koyulmuştu demek ki. Zoraki.
Eğildim. Dikkatle baktım. Yoktu işte.
Lavabonun soğuk mermeri, parmaklarımın arasında ıslak. Ayaklarım çıplak, zemin buz. Burnum aynaya değecek, gülümseme yok yerinde.
Arkaya çekiyorum kendimi. Buz zemine yerleşiyorum adam akılı. Elimin parmakları saçlarımda, diş fırçamda, yüzümde.
Ayna kayboluyor göz hizamdan. Yüzüm kapıdan yana. Gülümseme yok yerinde.
31 Ocak 2010 Pazar
Tanpınar'ı yıllar sonra dinlerken...

Üniversite yıllarında hocalarımızdan en sık duyduğumuz değerlendirmelerden biri Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çağdaş Türk edebiyatının ruhu olduğudur. Edebiyatı büyük bir aşkla sevdiğini ve bütün öğrenmelerini ona çevirdiğini öğrenmiştik. Resmi, müziği, tarihi, sosyolojiyi, doğabilimlerini, her şeyi...Üniversite yılları bitip de kendi okumalarımı özgürce yapabilme şansını elde ettiğimde bambaşka adlarla tanışacağımı, kim bilir daha ne kadar "deli" ne kadar "çalışkan" ne kadar "derin" ve ne kadar "mütevazı" yazar tanıyabileceğimi düşlemiştim. Türk edebiyatının ve Dünya edebiyatının elbette onun kadar değerli bir çok yazarını kendi iz sürmelerimle bulup tanıdım ve sevdim. FakatTanpınar'ın, o insanı hiç rahatsız etmeyen "her şeyi bilen ve duyan adam" halini hiçbir yazar veya şairde bulamadım. Bu son derece kişiye özgü kararımın hiç değişmeyeceğini de dün anladım.
Mustafa Şerif Onaran ve Rüştü Asyalı'nın hazırlayıp sunduğu Milli Kütüphane binasında yapılan "Şiir Günleri" ne olabildiğince katılırım. Asla çok fazla kalabalık olmayan, "şiir sevmeyen insanlar"ın çoğu kez arka sıraların ıssız bıraktığı bir salonda "Doğumunun 109. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar"ı dinlemeye gittim. Şiir konuşan insanların daima ilgili,özenli ve saygılı tutumuyla bir saat Tanpınar konuşuldu. Konuklar arasında onu tanıyanlar da vardı. Onu tanıma şansına erişenler, onunla ilgili anılarını anlattılar. Beni sarsan, tam da bu anılardı. Hiçbir kitabın kolay kolay izini sürüp yazamayacağı sahicilikteki anılar. Neler mi gizliydi bu anılarda? Roman ve şiirlerindeki düzen duygusunun onun yaşamında hiç olamayışı; kendisinden övgüyle söz edenlere gösterdiği tevazu, çalışmak ve okumaktan yaşamla bağını pamuk ipliğine bağlayışı; dünyayla sanki ilgisiz sandığınız bu adamın zamana, ölüme ve yaşamın güzelliğine ilişkin hayret verici derinlikteki kanıları...
Bir şey daha: Yazarlık ya da şairlik, statüye dönüşmüyor Tanpınar gibilerde. Yüzyüze tanışamadığımız bu sivri adamların kitaplarını okuyunca biz onları zamanının en ulaşımaz adamları sanıyoruz. Oysa Dostoyevski, Kafka, Sartre gibi Tanpınar da aslında ulaşılmaz bir statü uğruna yazı yazmış değil. Yazmaktan başka çareleri olmadığı için yazdılar onlar, bir tür var oluştu yazma halleri. Ve var oluşlarını öylesine ciddiye alıyorlardı ki tek satırlık sözlerine bile özensizliği koymadılar.
Herkes yazıyor herkes yazarım şairim diye geziyor, diye sesleniyordu bir köşe yazarı! İtirazım yok bu duruma! Çağ iletişim çağı; yazı da en güzel iletişim yolu. Ama iyi kitaplar okunmadan iyi kitaplar yazılamayacağı unutullmamalı... Tanpınar'ın bu şiir gününde bana uzanan bir anısını aktarark yazımı bitiriyorum:
Tanpınar'ı çok seven bir üniversite öğrencisi, Tanpınar'la tanışır; onu evinde ziyarete gelir. Genç adam, Aile dergisinde yayımlandığı günden beri defalarca okuduğu ve etkisinden kurtulamadığı ve epeyce uzun (100 dize) bir şiir olan "Eşik" şiirini, Tanpınar'a ezberden okumaya başlar. Şair, yazar ve üniversite hocası Ahmet Hamdi, hayretle öğrenciyi dinler. Şiirin okunması bittiğinde genç öğrenciye şöyle söyler:
"Beni bırak. Bırak beni. Git Rilke'yi oku."
Not:Ahmet Hamdi Tanpınar, kendi şiirini Fransız şiirinden özellikle Rilke'den etkilenerek oluşturduğunu yazılarında ve mektuplarında da sık sık söyler.
Mustafa Şerif Onaran ve Rüştü Asyalı'nın hazırlayıp sunduğu Milli Kütüphane binasında yapılan "Şiir Günleri" ne olabildiğince katılırım. Asla çok fazla kalabalık olmayan, "şiir sevmeyen insanlar"ın çoğu kez arka sıraların ıssız bıraktığı bir salonda "Doğumunun 109. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar"ı dinlemeye gittim. Şiir konuşan insanların daima ilgili,özenli ve saygılı tutumuyla bir saat Tanpınar konuşuldu. Konuklar arasında onu tanıyanlar da vardı. Onu tanıma şansına erişenler, onunla ilgili anılarını anlattılar. Beni sarsan, tam da bu anılardı. Hiçbir kitabın kolay kolay izini sürüp yazamayacağı sahicilikteki anılar. Neler mi gizliydi bu anılarda? Roman ve şiirlerindeki düzen duygusunun onun yaşamında hiç olamayışı; kendisinden övgüyle söz edenlere gösterdiği tevazu, çalışmak ve okumaktan yaşamla bağını pamuk ipliğine bağlayışı; dünyayla sanki ilgisiz sandığınız bu adamın zamana, ölüme ve yaşamın güzelliğine ilişkin hayret verici derinlikteki kanıları...
Bir şey daha: Yazarlık ya da şairlik, statüye dönüşmüyor Tanpınar gibilerde. Yüzyüze tanışamadığımız bu sivri adamların kitaplarını okuyunca biz onları zamanının en ulaşımaz adamları sanıyoruz. Oysa Dostoyevski, Kafka, Sartre gibi Tanpınar da aslında ulaşılmaz bir statü uğruna yazı yazmış değil. Yazmaktan başka çareleri olmadığı için yazdılar onlar, bir tür var oluştu yazma halleri. Ve var oluşlarını öylesine ciddiye alıyorlardı ki tek satırlık sözlerine bile özensizliği koymadılar.
Herkes yazıyor herkes yazarım şairim diye geziyor, diye sesleniyordu bir köşe yazarı! İtirazım yok bu duruma! Çağ iletişim çağı; yazı da en güzel iletişim yolu. Ama iyi kitaplar okunmadan iyi kitaplar yazılamayacağı unutullmamalı... Tanpınar'ın bu şiir gününde bana uzanan bir anısını aktarark yazımı bitiriyorum:
Tanpınar'ı çok seven bir üniversite öğrencisi, Tanpınar'la tanışır; onu evinde ziyarete gelir. Genç adam, Aile dergisinde yayımlandığı günden beri defalarca okuduğu ve etkisinden kurtulamadığı ve epeyce uzun (100 dize) bir şiir olan "Eşik" şiirini, Tanpınar'a ezberden okumaya başlar. Şair, yazar ve üniversite hocası Ahmet Hamdi, hayretle öğrenciyi dinler. Şiirin okunması bittiğinde genç öğrenciye şöyle söyler:
"Beni bırak. Bırak beni. Git Rilke'yi oku."
Not:Ahmet Hamdi Tanpınar, kendi şiirini Fransız şiirinden özellikle Rilke'den etkilenerek oluşturduğunu yazılarında ve mektuplarında da sık sık söyler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI
Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...
-
Harold Bloom, dünya edebiyatının en önemli yazarının Shakespeare olduğundan emindir. Başka bir yazara/şaire ait çok iyi bir metin okuduğumda...
-
İçinde bulunduğumuz bunaltıcı ülke gündeminden uzaklaşmak niyetiyle ve başka gözlerle dünyaya bakma umuduyla kendimi deneme okumaya ver...




