19 Ocak 2013 Cumartesi

Magda Szabo: Kapı


Emerenc sabahları erken kalkar. Sokağı süpürür, hayvanları besler, temizliğini yaptığı yaklaşık on evi kolaçan eder. Hasta olan sokak sakinlerine yemekler götürür. Hatta biri canından bezmişse; onun intiharına bile yardım eder.
Marta Szabo 2003'te "Kapı" romanıyla Fransa'nın en saygın ödüllerinden Femina'yı kazandı. Kapı, Emerenc karakteri üzerinden  devrimciliği, yüksek sanatı, yazar- okur ilişkisini, şöhreti vs. eleştiriyor. Yumuşacık bir kalple yazılmış olduğu besbelli bu roman, Macar devrimini, yaşanan iç savaşları 2000'li yılların okuruna bir bellek olarak sunuyor.
Bazı romanlar olay örgüleriyle, bazıları taşıdıkları düşüncelerle bazıları ise karakterleriyle anılırlar. Örneğin Cervantes'in Don Kişot romanında en çok Don Kişot'la ilgileniriz. Oysa Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'nde ilgilendiğimiz en büyük şey savaştır. Kafka'da ise düşünceler öndedir: Şato, Dava, Amerika...
Szabo, kim bilir kimlerden, nerelerden ilham alarak bu ilginç kadını, Emerenc'i yaratmış. Romanı okudukça herkese ve herşeye karşı olan bu temizlikçi kadının aslında doğuyu ne çok yansıttığını görürüz. Szabo, Emerenc'in saplatılarından, önyargılarından fakat akıl almaz bilgeliğinden dem vurarak "doğu"yu hem yere göğe sığdıramaz ve onu efsaneleştirir hem de onu uzlaşmazlığı ve değişime direnmesinden dolayı yerden yere vurur. Emerenc halkı kurtarmak için halkı kırıp dökenlere küskündür; doğaya inanan sıradan insanlara sırtını dönmüş sanata saygı duymayandır; hayata övgüler yağdıran fakat hayatı yaşamayı bilmeyenlere öfkelidir. Szabo'nun Kapı'sından; daha doğrusu Emerenc'ten ve onun acılarından öğrenecek çok şeyimiz olduğu açıktır.

4 Ocak 2013 Cuma

İÇ MONOLOG 24

" Günaydın sevgili tavuklarım, ördeklerim, samanlığım, kerpiçten evciğim.  Hür olduğumda  sizleri yamacımda buluvermek  istedim. Ama Tanrı biliyor, hiçbir şey hazır verilmiyor insanın eline. Önce bir tarla almam gerekti. Kerpiçten harç kardım babam gibi, evimi kurdum. Sonra pazara, sizleri bulmaya çıktım. İnek almaya gücüm yetmedi. Ama kim bilir seneye, alıveririm iki koyun birden... Dile kolay,tam on yıl üç hafta, boncuk dizdim, yün ördüm, kilim dokudum; şimdi sizlerleyim. Öncem yok benim; hep sonram var bundan sonra.Tarlamdaki fasulye sırıkları, biberler, bal kabakları gibi bakan yok bana suçlamasız. Bir de her salı, süt satmaya gelen çocuk  gülüyor yüzüme. İnsan suçlanmadığı bir diyar bulamıyorsa, kendi diyarını kurmalıdır hiç olmazsa."

11 Aralık 2012 Salı

ESRARENGİZ ARKADAŞIN FISILDADIKLARI

"Kafamda sürekli Scorpius'un neye benzediğini düşünüp duruyordum. Hayal gücümün bütün sınırlarını zorluyordum. Nedense en korkunç görüntüleri st üste getirip bana görüneceği vakte kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Neye benzerse benzesin onu sevmeye devam etmek istiyordum."
Çocukluğumuzda hemen hepimizin bir hayali arkadaşı olmuştur. Biraz ürkütücü gelse de, kendimize pek itiraf etmek istemesek de hayali arkadaşımızla geçirdiğimiz zamanlar azımsanmayacak kadar uzundur. Bazılarımız onun adını, özelliklerini çoktan unutmuşuzdur. Ben de unutmuştum fakat Filiz Özdem'in "Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları"romanıyla  hatırladım. Benim hayali arkadaşım değil; arkadaşlarım vardı; hem de üç tane.
 Çocuğun sevgiyle sarmalandığı bir dünyası olsa da mükemmel bir arkadaşın özlemi onu erkenden yakalıyor. Yakın çevresinin dışındaki kimseler tarafından onaylanmak, destek görmek istiyor.  Olgun yaşlarımızda tanıdığımız, bizi bütünüyle anlayıp seven arkadaşlarımızı bulmazdan önce, hayata sorduğumuz en büyük sorulara yüreklice ve bilgelikle yanıt veren hayali arkadaşlarımıza çok şey borçluyuz. Büyüyüp de gerçek arkadaşlar edinmeye başladıkça onları unutup gitsek de üzerlerimizdeki emeklerini unutmak mümkün değil. Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları, Zeynep ve onun hayali arkadaşı Scorpius'un ilişkilerini konu edinerek bu gerçeği bize anımsatıyor.
Romanın temel kurgusu şöyle:
 Zeynep'in annesi ve babası ayrılmıştır; her ikisi de yeniden evlenirler. Zeynep annesinn yanında kalmak ister fakat babası razı olmaz. Derken hayali arkadaş Scorpius ortaya çıkar. Zeynep tüm zamanını onunla geçirir; iki arkadaş çok eğlenirler ama ailenin diğer üyeleri bu ilişkiden pek memnun değillerdir.
Roman, çocuk edebiyatının "kusursuz aile"tablosuna aykırı görünüyor. Olağanüstü marifetleri olan anneler ve hep doğru kararlar veren babaların romanı değil Esrarengiz Arkadaşın Fısıldadıkları. Filiz Özdem'in diğer çocuk kitapları gibi, bu roman da toplumun alkışladığı "mükemmel hayat"ı aramıyor. Suç ve Ceza'da, Çavdar Tarlasında Çocuklar'da, Sessiz Ev'de, İnce Memet'te niçin her şey beyaz bir çizgi üzerinde akıp gitmiyorsa, çocuk edebiyatı metinlerinde de hayat pürüzsüz yürümez. Edebiyatın hiçbir türlüsü yapay ve aldatıcı olmamalıdır; sorunsuz ve patırtısız bir hayat ne gerçekçidir ne de ilginç. Sanılıyor ki çocuk kitaplarında dünya pembe, insanlar melek olmalı.  Yetişkinler okudukları yapıtlarda inandırıcılığı ve tutarlığı neden arıyorlarsa; çocuklar da onun için arar: Okuduklarına yaşamda bir karşılık bulmak için. Yaşadığımız çağın büyük sorunları var; bunları çocuklardan gizleyemeyiz. Scorpius, dünyanın geleceğinden endişe ediyor; gelecekte oluşacak çevre sorunlarının, savaşların  ipuçlarını veriyor. Zeynep ondan duyduklarına üzülse de bu karanlık geleceği bilmenin sorumluluğunu almışa benziyor; meraklı ve çalışkan bir genç kız oluyor Zeynep.
Romanın sonunda Scorpius'un gizemli biçimde ortadan kaybolması Zeynep'i olduğu kadar okuru da üzüyor. Yazar, romanın sonlarına doğru Scorpius'un görevini tamamlayıp ortadan kaybolma zamanının geldiğini düşünmüş; tüm hayali arkadaşların bir ömrü olduğunu düşündüğümüz gibi: Gerçek dostlarımızı bulunca hayali arkadaşların da görevi tamamlanmış oluyor.
Romanın anlatıcısı Zeynep'tir. Neşeli, uyumlu ama çok meraklı bir orta okul öğrencisi olan Zeynep, anlatıcılık görevini üstlenirken bizi o yaşlarımıza götürüyor. Abarttığımız duyguları, örttüğümüz kabahatleri düşürüyor aklımıza. Bir çocuk kitabında kendimizden bir şeyler bulacağımız söylemek mutluluk vericidir.  Zaten iyi bir çocuk kitabının temel özelliği her yaştaki insanın okumaktan zevk duyacağı niteliklere sahip olmasıdır. Edebiyat metninin yaşı yoktur; iyi yazılmış bir metin her kesimden okurunu bulur. Yine de bu kitabı en çok çocuklar okumalı. Çünkü bizim anımsamak için okuduğumuz bu kitabı, onlar yaşadıkları döneme ışık tutmak için okuyacaklardır. Çocuklar bu kitapla hayali arkadaşlarının neden birden bire hayatlarına girdiğini ve neden bir gün çıkıp gideceklerini anlarl

9 Aralık 2012 Pazar

Ben Şair Değilim.


Birileri soruyor: Şiirlerinizi hangi kitapta topladınız?
Ekşi sözlük yazarları beni şair sanıyor.
Aziz Nesin derdi ki bu ülkede her üç kişiden biri şairdir.  Şimdi benim "Ben şair değilim" diye ortaya çıkmam bu geleneğe ve eğilime aykırı görünüyor; belki de saflık ediyorum. Hazır bu paye verilmişken; bunu reddetmek de neyin nesi? Ama ne derseniz deyin ben şair değilim.
Tuğba Çelik adında bir şair varmış. Tanımıyorum. Belki bir gün tanışabilirim, ilginç olabilir.
Ama ben o değilim. Ben başka bir Tuğba Çelik'im.
Öykü yazarım. Eleştiri yazarım.
Akademik makaleler yazarım çünkü akademisyenim.
Ama şiir yazmam; yazamam.
Ankara'yı, İstanbul'u, Roma'yı ve Paris'i severim.
En sevdiğim yazar Marcel Proust'tur.
En sevdiğim şair İlhan Berk'tir.
Şiirsiz hayat tatsızdır derim; ama şair değilim.
İlgililere duyurulur!





3 Aralık 2012 Pazartesi

VİRGİNİA WOOLF +MUSTAFA DELİOĞLU: YAŞLI KADIN ve PAPAĞAN




 “Lanet kuş” dedi bayan Ford hırçın bir sesle kül rengi büyük bir papağanı göstererek . “Çığlığıyla kafa şişirir. Gün boyu bir anıt gibi iki büklüm tüneğinde oturur, yanına yaklaşacak olursanız ‘Evde  yok’ diye cırlar.’ Bayan Gage’in görebildiği kadarıyla çok güzel bir kuştu ama tüyleri fena halde bakımsızdı. ‘Belki mutlu değildir, belki de açtır’ dedi Bayan Gage. Ancak Bayan Ford, huyunun böyle olduğunu söyledi, bir denizcininmiş, konuşmayı da doğudan öğrenmiş.”

Virginia Woolf, İngiliz edebiyatının Shakespeare’den sonraki dahilerindendir. Özellikle Kendine Ait Bir Oda ve Mrs. Dalloway bir genç hanımın tüm dünyasını değiştirebilir, benimkini değiştirmişti. Çünkü Woolf feminist, özgürlükçü ve eşitlikçidir. Woolf öte taraftan, nesnelerle tıkış tıkış olmuş bir modern hayatın içinde gözle görülmeyen ama incelikli bir insanın hemen fark edebileceği hüzünlerin romancısıdır. Çatal bıçak sesleri arasında gezinen eller, merdiven başında duran kadınların gamzesindeki tedirgin gülüş, çiçeklerin yapraklarındaki heyecan bir Woolf okuru için tanıdıktır. 
Yapı Kredi Yayınları okurlarını çok heyecanlandıran bir iş yapmış, Virginia Woolf’un Yaşlı Kadın ve Papağan öyküsünü çocuk  edebiyatı seçeneklerimiz arasına katmış.  Yukarıda kısacık alıntıladığım bu sevimli öykü kitabı, çocuk okurların erkenden Wooolf’u tanımalarını sağlayacak. Ne kadar içtenlikli, ne kadar yüreklice bir adım! Tunç Tayanç, bu öykünün çevirisini titizlikle, çok severek yapmışa benziyor çünkü kitabın dili bir çocuğun iştahını kabartacak ölçüde parlak. 
Bu yazıyı yazmamın nedenlerinden biri de kitabın resimlerinin sahibi: Mustafa Delioğlu.
Mustafa Delioğlu, çocuk edebiyatı üzerine yazıp çizmeye başladığım yıllardan bu yana izlediğim bir sanatçı. İtiraf etmek gerekir ki Delioğlu, biçemi ve içeriğiyle pek de alkış almamış kitapları, resimleriyle kurtarmıştır. Ressamımızın kedileri, aydedeleri, kuşları bir bakışta “Beni Delioğlu çizdi”  der, o ölçüde özgündür. Her biri adeta bir tablo olan bu çocuk kitabı resimleri, çocuk kitaplarına can verir, neşe katar.
Yaşlı Kadın ve Papağan’ın günün birinde Virginia Woolf’la Mustafa Delioğlu’nu buluşturacağı kimin aklına gelirdi? Teşekkürler Yapı Kredi Yayınları! 

2 Aralık 2012 Pazar

MARGUERITE YOURCENAR’IN DOĞU ÖYKÜLERİ


Marguereite Yourcenar, Fransız edebiyatının önemli yazarlarından biri. Doğu Öyküleri, Yourcenar’ın yeni bir masal- öykü dili yaratma endişesiyle yazdığını düşündüğüm yürek yakan bir kitap.
“Yürek yakan” söylemini özellikle bir payeymiş gibi kullanıyorum çünkü bunu başaran yazar sayısı her dönemde çok az olmuştur. Bazı yazarlar, biçemleriyle, zekalarıyla, yeni anlatma yollarıyla bizi büyülerler. Fakat başka bir yazar türü daha vardır ki o  zekice bulduğu yeni anlatım yollarını denemekle kalmayıp içimize işleyen bir hikayeyle karşımıza çıkar. Yourcenar bu ikinci yazar türündedir.  Yazar, sanki yüzyıllar önce, doğunun kırsallarında gerçekten olup bitmiş insan trajedilerini anlatır kitabında; biçeminde sahicilik vardır.  Söylencelerin büyüsü ve onların gerçek olmalarını istememiz arasında titreyen sahicilik sinmiştir öykülerine. Örneğin ilk öyküsünde ressam Wang-Fo’nun  düşlere bile hükmetmek isteyen sultana kurban oluşu dile getirilir. Bir başka öyküsünde yazar,  kaleyi savunmak üzere bir kadını kurban etmek gerektiğini düşünen üç erkek kardeşin, karılarından birini seçmelerini anlatır. Seçilen kadının henüz sütten kesilmemiş bir çocuğu vardır. Bu öyküde kadınlığı, iktidarı ve boş inançları bir kez daha elden geçiriyoruz. Yazar, Prens Genci’nin Son Aşkı öyküsünde aşkın hep yıpratıcı ve çoğunlukla kişinin kendine dönük yaşadığı bir serüven olduğunu gözler önüne serer.
Doğu Öyküleri’nde Osmanlı Devleti’nin batıya yaptığı seferleri bir de karşı cepheden anlama şansına erişiyoruz. Savaşın ve göçün olduğu her yerde varolabilecek yıkımları, acıları ve bütün bunlara karşın yürüyüp giden gündelik yaşamı görüyoruz.  Yourcenar bize şu iletileri sezdiriyor: Yaşam, ölüme tedirgin gözlerle bakar, korkakça değil.
Yourcenar’ın karakterleri genellikle kurbandır. Yazar, kurban gördüğü karakterlerini 'cesaretle yaşadıkları için' över. Erkelere baş eğen kadınlar, sultanlara ve beylere söz geçirmeye uğraşmayan erkekler hem eleştirilmiş hem de dönem koşullarına göre biçimlendirilmiş yaşamlarını onurluca sürdürdükleri için yüceltilmişlerdir. Bu bakış açısıyla şunları düşünmek olası: Demek ki bizden sonrakilere de bizler çok tuhaf görüneceğiz. Bunca ziyana, kavgaya ortak olarak yaşamamız gelecekteki insanlara kabul edilir gelmeyecek ama yine de  kendi koyduğumuz onur ilkeleriyle örtüşen bir hayat sürmeye çalışmamız alkışlanacak.
 Karşılaştırmalı edebiyat uzmanlarından Katherine Arence diyor ki: Çeviri ilerledikçe edebiyatın yönü değişti. İyi çevirilerle okuduğumuz dünya edebiyatı yerel edebiyattan daha mı az değerli? 
Edebiyat evrenseldir. Yourcenar,  zeka dolu ve“yürek yakan” öyküleriyle bunu kanıtlıyor. 

28 Kasım 2012 Çarşamba

BİR ANKARA RÖPORTAJI- HABERTÜRK GAZETESİ



21 Kasım 2012 Habertürk gazetesi Ankara Eki'nde Adnan Gerger'le  söyleşi. 



Dil ve Edebiyat Öğretimi kitabınızın doktora tezinizden doğduğunu biliyoruz. Niçin tez olarak bir öğretim programı yazmayı istediniz?

Doktora tezi yazmak belalı bir iştir. İnsan üzerinde ne kadar çalışsa da sıkılmayacağı bir konuyu seçmelidir. Bendeniz mesleğine aşık bir edebiyat öğretmeniydim ve Türkiye’deki edebiyat öğretiminin neredeyse her yönüne  itiraz ediyordum. Bu konuyu seçerek inandığım edebiyat öğretimini bilimsel bir zeminde geliştirmiş oldum.  

Sizce bir gün, yazdığınız dil ve edebiyat öğretim programı liselerde uygulanır mı?

Sanmam. Bu konuda karamsarım doğrusu. Ama hiç olmazsa edebiyat öğretiminin nasıl olması gerektiğini yazdım, sadece olanı eleştirmekle kalmamış oldum.

Türkiye’deki çocuk edebiyatının durumu hakında neler söylersiniz?

Hem kaygılıyım hem umutluyum. Kaygılıyım çünkü pek çok yayınevi, çocuk kitaplarını seçme konusunda özensiz davranıyor. Şiddetin, ayrımcılığın aşılandığı kitaplar raflarda yerini koruyor maalesef. Bir taraftan da umutluyum çünkü çok iyi çocuk kitapları yazılıyor; nitelikli çeviriler yapılıyor. Bunun yanı sıra çocuk ve ilk gençlik edebiyatının sorunlarını ve yeniliklerini tartışmak için Ankara Üniversitesi bünyesinde birkaç yılda bir sempozyum düzenleniyor. Bunlar, çocuk edebiyatının gelişimi için değerli gelişmeler.  

Ankara’da öğrenci olmayı mı öğretmen olmayı mı daha çok sevdiniz?

Aslında ben öğrenciliği hiç bırakamadım. Yüksek lisans ve doktorayı öğretmenken yapanlardanım. Sanırım bu yüzden arasındaki farkı asla anlayamadım. Doktora bitince de üniversitede göreve başladım. İnanın hala öğrenci miyim hoca mıyım, ben de bilmiyorum. Biz akademisyenler kitap okumaya ya da yazı yazmaya “ders çalışmak” deriz. Sizce öğretmen olmuş muyum? Hiç sanmam. O zaman şöyle söyleyeyim: Ankara’yı her durumda çok sevdim.

Kızılay’da yürürken etrafınızın aniden doluşması nasıl bir duygu?

Kalabalık bir duygu. Bakın Kızılay’a yalnız iniyorum, bundan eminim.  Bir kitapçıya uğruyorum, yanıma bir iki kişi çoktan gelmiş oluyor.  Tabii bu kişiler ya arkadaşım ya öğrencimdir. Bir kahve içeyim, yemek yiyeyim diyorum. Yarım saat içinde oturduğum masaya bir masa daha ekleniyor. Masada tabii Sartrelar, İlhan Berkler, Kafkalar, Adornolar... Bildiğiniz güvenli, sıcak, bilgi dolu Ankara muhabbeti. Galiba bu muhabbet çekiyor onları. Çoktandır birbirini görmeyenler bu “ani doluşma”larda karşılaşırlar.

2011de Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda ödül almıştınız. Öykü kitabınızı hala çıkarmadınız. Öykülerinizi topluca ne zaman okuyabileceğiz?

Aslında bir dosya haline geldi çoktan ama henüz kitaplaşması için bir girişim yok. Öyküleri dergilerde yayımlamayı sürdürüyorum.  Fakat sürprizlere de hazır olmak gerek.

Öykülerinizde genellikle Ankara’yı anlatıyorsunuz.  Ankara sanki çoğu öykünüzün esas karakteri olmuş. Neden?

Bu kent bana çok şey öğretmiştir. Ondan öğrendiklerime benziyorum, ondan öğrendiklerimi anlatıyorum. Özgürce okumayı, direnmeyi, sil baştan yaşamayı, araştırmayı, sınırlarımı zorlamayı ben burada öğrendim. Bir de doğasını çok severim Ankara’nın. Sokaklarını, ağaçlarını, kuşlarını, soğuğunu, göğünü... Ankara’yı gözü pek, merhametli, aydın bir delikanlıya benzetirim. Ona güvenilir, saygı duyulur ve değer verilir. Öykülerimin mekanı Ankara’dır ve bunun uzun süre değişeceğini sanmıyorum.

2007’de çıkarmaya başladığınız Sahaf dergisi 2011’de kapandı. O günleri özlüyor musunuz? Dergi kapanmasaydı dediğiniz oluyor mu?

Sahaf’ı ben edebiyat öğretmeniyken çıkardım. Derginin yazarları öğrencilerimdi, bazen yazar ve şair dostlarımdan da yazı desteği alıyordum. Şimdi onlarla hala iç içeyiz. Çocuklar şimdi de  yazıp çiziyorlar, yazdıkları yazıları başka ulusal dergilerde yayımlanıyor. Sahaf’ın varlık amacı lisede yazı nasıl yazılır, dergi nasıl çıkarılır, bunları öğretmekti. Amacına da ulaştı: Ankara’daki  bir  devlet okulundan, profesyonel bir dergi çıktı. Edebiyat dünyasına gencecik yazarlar ve şairler kazandırdı Sahaf. Neyse ki beni bu genç adam ve hanımlar hiç yalnız bırakmıyorlar ve ben o günleri özlemek zorunda kalmıyorum.
 
Sizce Türkiye üniversitelerinde edebiyat eğitimi veren bölümlerin en  büyük eksikleri nelerdir?

Türkiye'de edebiyat eğitmi veren bölümlerinin çoğunda çağdaş Türk edebiyatına yer yok. 1960’lardan sonra sanki hiçbir yenilik yokmuş gibi davranılıyor.  Çoğu akademisye çağdaş eleştiri kuramlarıyla bağ kurmuyor, hala en büyük edebiyat eleştirmeninin Mehmet Kaplan olduğu sanılıyor. Bu bölümlerde ne Roland Barthes’a ne Akşit Göktürk’e ne Umberto Eco’ya ne İtalo Calvino’ya rastlamak mümkün. Bunun dışında dünya edebiyatı da değer görmüyor. Pek çok Türkçe  ve edebiyat öğretmeni adayı, üniversiteden Joyce’u, Woolf’u, Gonçarov’u okumadan mezun oluyor. Sonra da bu ülke neden okumuyor diye yakınıyoruz. Üstelik bu bölümlerde okuyan öğrenciler yazmaya karşı ilgili kılınmıyorlar. Ben üniverisite öğrencisiyken hocalarımızdan birinin bize “Tanpınar gibi yazamayacaksanız hiç yazmayın” dediğini hatırlıyorum. Yazı kutsallaştırılıyor ve geleceğin edebiyat öğretmenleri yazmaktan korkuyor.

“Düş Odası” sizin sığındığınız bir liman mı, yoksa denize açılmak için kulaç attığınız bir kıyı mı? Yoksa Virginia Woolf’un, ‘Kendine Ait Bir Oda’sı gibi mi?

Üç yıldır blog yazıyorum. Gelip geçici bir heves sanmıştım ama öyle olmadı. Düş odası benim hayali kürsüm oldu.

 Düş Odası’ndaki profil fotoğrafınızda saçlarınız neden öyle yaramaz kızlar gibi havalanmış? 

Bu soruyu Ezel Akay’a sormak gerek. Çünkü bu 'avatar'ı yapan o. “Bana da avatar yap” isyanıma cevabıdır bu. Sanırım  uçuşan saçlar  neşemi; saçlarımdaki harften tokalar da yazma sevgimi yansıtıyor.
 
Ankara’daki edebiyat ortamları hakkında neler düşünüyorsunuz? Ankara bir edebiyatçı  için yaşanabilir bir yer mi?

Ankara’nın hala Türkiye’de edebiyatın merkezi olduğunu düşünüyorum. Bugünün pek çok yazar ve şairinin yolu Ankara’dan geçiyor. Fakat eteğindeki taşı dökmek isteyen yazar ve şairler İstanbul’a gidiyorlar, haklı olarak. Maalesef Ankara’da yazar ve şairlerin birlikte hareket edebilecekleri, nitelikli tartışmaları yapabilecekleri yerler yok.  Burada çoğunlukla bir başınıza kalırsınız. Ama size benzer dostları bulmak da zor değildir.  Bu yüzden Ankara tuhaf biçimde yazarını, şairini yalnız bırakır sonra da onu kucaklar. Ankara’nın bu durumunu aslında  mistik biçimde açıklamaya gerek yok. Ankara’da artık kültüre ve sanata yer açan yapılanmalar bulunmuyor. Ankara hep böyle değildi ki! Malum, şiirde birinci yeni de ikinci yeni de Ankara’dan çıkmıştır. Bunun nedeni kuşkusuz o dönemlerde Ankara’daki sanat ve bilim ortamlarının çok etkili olmasıdır. 





KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...