22 Nisan 2010 Perşembe

HİLMİ YAVUZ: Kayboluş Şiirleri










                                                                                                            

  “aynalara bata bata yaşadım
   ve hiç aşina olmadım hayata…”
                                   Hilmi Yavuz
Yazının bin türlü hali var. Şiir, en son öğrendiğim hali... (Lisede çoğunun denediği gibi şair olmayı denedim. O yıllar şiir gibiydi, yazdıklarım değil.) Kurguyu şiirden önde tuttum hep; daha büyük zamanlar ayırdım ona. Bir yere varmaktan öte yolculuğun kendisini seviyor oluşumdu beni kurguda tutan. Sayfalar boyu yolun kıvrılışı, düze çıkışı, sonra yine kıvrılışı, bükülüşü… Saman rengi kağıda odaklı gözlerimin kenarlarından geçen ağaçlar, evler, denizler, boz dağların heybeti, bulutlar, adamlar, kadınlar. Kurgunun son sayfası kabusum, hiç gelmesin olmaz mı? İşte bu yüzden ben en çok kalın romanların okuruyum.
Şiir kitapları, kısacık. Yolculuğa değil bir bahçede oturup dinlenmeye davet ediyor okuru.

11 Nisan 2010 Pazar

Bir Kadının Bir Şiir Kitabına Duyduğu Aşkın Doğuş ve Gelişim Evreleri.

Sahne I
Kadıköy’de bir sahafta buldu onu. Sarı,soluk, hafif.Ellerinin arasına sığıveriyordu, küçücük. Melih Cevdet Anday. (1956) Yanyana. İstanbul:Yeditepe Yayınları.
Yüzünü hatırlamadığı sahaftan satın aldı onu. Üçe mi beşe mi aldı, onu hatırlamıyor, bunu hatırlamaya kıymet vermiyor. Aşkın ederi olmaz ki!
Sahne II
Kadın avucundaki kitaptan ilk şiiri okudu.
GELECEK
Protohippus atın ceddi
Dinothorium filin ceddi
Biz insanın ceddi...
GELECEK MUTLU İNSANIN
Geriye kalanları okumayı, Kadıköy- Eminönü vapuruna bıraktı.

9 Nisan 2010 Cuma

Yürüme Farkı

“Hadi, bu gün başka bir yoldan yürüyelim. Kıbrıs Caddesi’nden biraz yukarı çıkarız. Hem sana eskiden oturduğum evi de gösteririm. Çabucak döneriz.”
Böylece yolunu değiştirdim yol arkadaşımın. Fakat bu durumdan asıl ben etkilenecek, serin bir akşamüstü yürüyüşünü nicedir yapmıyor olmanın vicdan azabını üzerimden atmanın ötesinde bir şeyler düşünerek bitirecektim günü...
Bu güzergah benim her gün kat ettiğim "işe gitme yolu"mdur.. Aşağı yukarı on beş dakikada tamamladığım bu güzergah, yedi parkurdan oluşur:  tanıdığım kalabalık cadde, eskiden bildiğim daha az kalabalık olan cadde, tek yönlü dar bir yolla uzayan  gecekondu semti, gecekondularla lüks apartmanların birbiriyle itiştiği varlıklı bir semtin yokuşlu ve uzun caddesi, uçurumlu, dağ manzaralı şahane bir yol, üç şeritli çevre yolu; sakin, huzurlu, neşeli varış noktası: iş yerim...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Nietzsche Etkisi

Ben dünyanın sonunun bir türlü gelemeyeceğine; gelemeyeceği için de Nietzsche'nin "Ümit dünyanın en kötü ilacıdır; çünkü ıstırabın süresini uzatır." sözünün iyi insanlar için  bir kadere dönüşeceğine inanıyorum. Tüm insanların mutlu mesut olduğu güzel bir dünyanın düşünü on yıl, yirmi yıl, otuz yıl için kuramıyorum. Ancak elli yıl sonra dünya yavaş yavaş adam olur gibi geliyor. (Televizyonlar, gazeteler, insanların  birbirinin yüzüne bile bakmadan, birbirlerini hiç anlamadan  yaşayıp gitmeleri vd.bu inacıma kanıt sayılabilir . )

31 Mart 2010 Çarşamba

Uykusuzu Yargıla-ma

I. Yargı: Az uyuyorsun. Yanlış.
Saat 00.00 dedin mi pamuklu pijamalarımı giyip tüm kapı ve pencereleri kontrol etikten sonra  dişlerimi fırçalasaydım. Sağda solda bıraktığım kitapları rafa kaldırsaydım. Işıkları söndürüp günün bittiğini ilan etseydim.
Uyusaydım mışıl mışıl.Kafamı yastığa koyar koymaz, öyle hemen! Sıcacık yorgan sarmalasaydı beni. Sokaktan gelen sesler yavaş yavaş belleğimde bulanıklaşıp birden kaybolsalardı. Hayra yorulacak rüyalara bırakıverseydim kendimi. Yemyeşil çayırlara, papatya tarlalarına; çocukluğumun geçtiği evlere, kentlere; silik fotoğraf karelerinin canlanıverdiği odalara...Masalsı ve iyi kotarılmış bir rüyayı hak edebilmek için erkenden yatmak ve derin bir uykuya dalıvermek gerekir, biliyorum.
İsterdim deliksiz uyumayı. Daha kafam yastıkla buluştuktan beş dakika sonra "Aklıma parlak bir fikir geldi. Bunu hemen bir yere yazmalıyım." demeseydim.

22 Mart 2010 Pazartesi

Sen Olsaydın


Karşımda sen oturuyor olsaydın, bu kadar yorulmayacaktım. Kem küm etmeyecek, mevzuya girecekken kişilik özelliklerimle ilgili ayrıntılar verip daha iyi anlaşılmayı sağlamanın peşine düşmeyecektim:

"Aslında ben böyle surat asmaları filan pek ciddiye almam; ama beni bu kez öyle zorladı ki! Ben davranışlardan çok sözlere dikkat ederim. Ne kötü bir huy biliyorum, herkes tatlı dilli olmak zorunda değil böyle bir yüzyılda. Ama ne yapayım, elimde değil."

16 Mart 2010 Salı

Adsız Sansız Bir Jude: Bahar Ayları İçin “Havai” Bir Kitap

İlk gençlik yıllarımızda kurduğumuz ışıltılı düşleri anımsamamızı ister Thomas Hardy, genç Jude Fawley’i yaratırken. Kurduğumuz bu ışıltılı düşlerin hiç de kolay gerçekleşmediğinin ya da henüz gerçekleşmediğinin göstergesi olarak ise Mr. Phillotson’u öne sürer. 1895'te yayımlandığında geleneklere ve ahlaka aykırı bulunduğu için sert eleştirilerle karşılaşan bu yapıtı , yalnızca düşler ve düş kırıklıkları çevreninde de değerlendirebiliriz.

KİRALIK KONAK: EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜR KADIN DÜŞMANLIĞI

Bizim edebiyatımızda kadının görünme biçimi başlı başına bir sorundur. Halk şiirinde ve divan şiirinde ideal kadın edilgin ve suskundur. Ta...